Türüne göre Filtre:

346. Tiroid Nodül Sitolojisi Bethesda Kategori I ve III Olan Hastalarda Serum Kalsitonin Düzeyleri 2018

Cevdet Aydın, Oya Topaloğlu, Berna Öğmen, Nagihan Beştepe, Serap Ulusoy, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-52.
ABSTRACT

Giriş-Amaç: Serum kalsitonin düzeyi medüller tiroid kanseri(MTK) tanısı için duyarlı ve özgül bir yöntemdir. Tiroid nodülü olan bireylerde MTK olasılığı için rutin serum kalsitonin bakılması konusu tartışmalıdır.
Amerikan Tiroid Birliği rutin tarama önermezken Amerikan Klinik Endokrinolojistler Birliği, Avrupa Tiroid Birliği,İtalyan Endokrinoloji Birliği (Associazione Medici Endocrinologi AME) başlangıç değerlendirmede ve tiroid nodülü nedeni ile tiroidektomi yapılacak hastalarda ameliyat öncesi serum kalsitonin bakılmasının faydalı olacağını belirtmektedir.
Sitolojisi mükerrer şekilde Bethesda kategori I ( nondiyagnostik) olan hastalarda takip ve tiroidektomi seçenekleri kararı klinik ve sonografik risk özellikleri değerlendirildikten sonra verilir. Bethesda kategori III (önemi belirsiz atipi-ÖBA) sitolojisi olan hastalar klinik ve sonografik olarak yüksek riskli ise tiroidektomi açısından değerlendirilebilir. Bu çalışmamızda Tiroid İnce İğne Aspirasyon sitolojisi Bethesta I ve III kategorisinde olan hastalarımızda retrospektif değerlendirme ile serum kalsitonin ile taramanın değerini irdelemeyi amaçladık.

Yöntem-Gereçler: Kliniğimizde 2007-2018 tarihleri arasında tiroidektomi yapılan hastaların tiroid veri tabanımızdaki kayıtları incelenerek preoperatif serum kalsitonin düzeyi bakılanların sitoloji ve histopatoloji sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif dönemde bakılan serum kalsitonin düzeylerinin dağılımı histopatolojik alt gruplara göre sınıflandırıldı.

Bulgular: Opere olan 6905 hastanın 881’inde kalsitonin düzeyleri bakıldı. Kalsitonin değerleri <2, 2-10 ve >10 olarak 3 ayrı grupta (1,2 ve 3 sırasıyla) sınıflandırıldı. Bu hastaların 217’si (%24.6) ND, 275’i (%31.2) ÖBA idi. ND ve ÖBAlı hastalarda cinsiyet dağılımı benzerdi (p=0.7). ND hastalarının % 84.8’inde kalsitonin düzeyleri 1. grupta, %14.3’ünde 2. grupta ve %0.9’u 3. grupta yer alırken, ÖBA’lı hastaların %82.9’u 1. grupta, %15.6’sı 2. grupta ve %1.5’i 3. grupta yer alıyordu (p=0.786) (Tablo 1). ÖBA olan hastaların %30’unda histopatolojide malignite saptanırken, ND grubundaki hastaların %11.6’sında malignite saptandı (p=0.006). Histopatolojide malign saptanan hastalarda kalsitonin değerlerinin %82.9’u 1. grupta, %15.4’ü 2. grupta ve %1.7’si 3. grupta iken benign saptanan hastalarla bu oranlar benzerdi (p=0.16) (Tablo 1). Çalışmada 2 kadın hastanın kalsitonin düzeyleri çok yüksekti (144-655).2’sinin de preoperatif sitolojisi ÖBA ve histopatolojisi maligndi.

Sonuçlar: Özellikle Bethesda Kategori III tiroid nodüllerinde cerrahi kararı verirken hem tiroidektominin tipini belirlemek hem de takip seçeneği tercih edildiğinde serum kalsitonin düzeyini bilmek faydalı olacaktır.

 

https://www.abstractmodule.com/2018tiroid/abs_files/0150_Tablo_1._Kalsitonin.jpg

345. Folliküler Tiroid Kanseri ve Folliküler Varyant Papiller Tiroid Kanserinin Klinikopatolojik, Ultrasonografik ve Sitolojik Özelliklerinin Karşılaştırılması 2018

Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Serap Ulusoy, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018,Sözlü sunum.
ABSTRACT
Amaç: Diferansiye tiroid kanserinin(DTK) büyük çoğunluğunu papiller tiroid
kanserleri(PTK) ve folliküler tiroid kanserleri(FTK) oluşturmaktadır. PTK varyantlarından
olan folliküler varyant- PTK(FV-PTK) sıklığı son yıllarda artmaktadır. Bu çalışmada amaç,
merkezimizde takip edilen FTK ve FV-PTK tanısı alan hastaların klinikopatolojik özelliklerin
karşılaştırılması, preoperatif radyolojik ve sitolojik özellikler ile histopatolojik tümöral
özellikler açısından bu iki grup arasında fark olup olmadığının araştırılmasıdır.
Gereç-Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya toplam 177(144 FV-PTK ve 30 FTK) hasta dahil
edildi. Her iki hasta grubunun preoperatif tiroid fonksiyon testleri, tiroid antikorları,
nodüllerinin ultrasonografik ve sitolojik özellikleri, operasyon sonrası histopatolojik
özellikleri karşılaştırıldı.
Bulgular: FV-PTK grubunda 23(%16) erkek hasta, 121(%84) kadın hasta var iken, FTK
grubunda 11 (%36,70) erkek 19(%63,30) kadın hasta mevcut olup erkek hastaların sayısı FTK
grubunda istatistiksel olarak anlamlı derece fazla idi(p=0,009). Preoperatif ultrasonografik
özellikler karşılaştırıldığında FTK grubundaki nodüllerin longitudinal çapı ve volümü FV-
PTK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü(sırası ile p=0,007 ve
p=0,005). Her iki gruptaki nodüllerin preoperatif sitoloji sonuçları Bethesda sınıflamasına
göre karşılaştırıldığında folliküler neoplazi/folliküler neoplazi şüphesi (FN/FNŞ) sitoloji
sonucu FTK grubunda istatistiksel olarak anlamlı derece daha fazlaydı(%15,80’e karşılık
%5,30, p=0,017). Histopatolojideki tümöral özellikle değerlendirildiğinde FTK grubunda
tümör çapı, FV-PTK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derece daha büyüktü (median
tümör çapı 25 mm’e karşılık 14,5 mm, p&lt;0,001). Kapsüler invazyon ve vasküler invazyon
görülme oranı FTK grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazlaydı (p&lt;0,001).
Sonuç: FV-PTK, PTK’ının sık görülen bir alt grubudur. Literatür verilerine göre klinik
özelliklerinin klasik tip PTK ile FTK arasında olduğu belirtilmektedir. Diğer DTK’lar
içerisinde FV-PTK’nın klinikopatolojik davranışı ileri çalışmalarla daha net bir şekilde
tanımlanabilir.

344. Toksik nodüler ve multinodüler guatrlı hastalarda tiroid kanser sıklığı ve malign ve benign nodüllerin ultrasonografik özellikleri 2018

Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Fatma Dilek Dellal, Berrak Gümüşkaya Öcal, İbrahim Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018,P-20.
ABSTRACT
Amaç: Hipertiroidinin tiroid kanserine karşı koruyucu olduğu inancına karşın son yıllarda bu
hastalarda da tiroid kanser riskinin çok düşük olmadığı bildirilmektedir. Bu çalışmanın amacı
toksik nodüler (TNG) ve toksik multinodüler guatr (TMNG) nedeniyle cerrahi uygulanan
hastalarda tiroid kanser sıklığını ve kanser ile ilişkili preoperatif özellikleri değerlendirmektir.
Yöntem: Ocak 2017-Aralık 2014 arasında TNG veya TMNG nedeniyle tiroidektomi yapılan
hastalar retrospektif olarak tarandı. Klinik özellikleri, laboratuar ve ultrasonografi (US)
sonuçları, sitolojik ve histopatolojik bulgular kayıt edildi. Histopatolojik olarak benign ve
malign hastaların klinik özellikleri, nodüllerin preoperatif US özellikleri ve sitolojik sonuçları
karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 335’i(%69.5) kadın, 147’si(%30.5) erkek 482 hasta alındı ve yaş
ortalaması 54.48±11.52 idi. 74 (%15.4) hastada TNG, 408 (%84.6) hastada TMNG vardı.
Histopatoloji sonucu 380 (%78.8) hastada benign, 102 (%21.2) hastada maligndi. Benign ve
malign hastalarda yaş, cinsiyet dağılımı, antitiroid kullanımı, antikor pozitifliği, nodül sayısı
benzerdi. Malign hastalarda sitoloji sonuçları nedeniyle, benign hastalarda ise dev nodül
nedeniyle operasyon tercih edilen hasta oranı yüksekti. Preoperatif US verileri incelenen 1222
(%96.75) benign, 41 (%3.25) malign nodülün uzun çapı, yapısı, ekojenitesi,
mikrokalsifikasyon ve makrokalsifikasyon oranları, ön arka/transvers çap oranı, periferik halo
varlığı ve kenar düzeni benzerdi. Sintigrafik değerlendirmesi olan nodüllerden benign
olanların 406’sı (%72.0), malign olanların 19’u (%67.9) sintigrafik olarak aktifti (p=0.853).
Sonuç: TNG/TMNG nedeniyle cerrahi uygulanan hastalarda tiroid kanser sıklığı ihmal
edilemeyecek orandadır. Nodüllerin US özellikleri preoperatif olarak maliniteyi öngörmede
yardımcı değildir. TNG/TMNG’lı hastalardaki nodüllerde, nodül aktif dahi olsa, ince iğne
aspirasyon biyopsi endikasyonunun diğer hastalarda olduğu gibi konulması, cerrahi
planlandığında total veya totale yakın tiroidektomi tercih edilmesi önerilir.

343. Levotiroksin kullanan hastalarda Ramazan açlığının tiroid hormon düzeyleri üzerine etkisi 2018

Fatma Dilek Dellal, Berna Öğmen, Didem Özdemir, Fatma Neslihan Çuhacı, Şefika Burçak Polat, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-54.
ABSTRACT

Amaç: Ramazan açlığının tiroid hormonları üzerine olan etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma olup sonuçları çelişkilidir. Bu çalışmada amacımız, hipotiroidizm nedeniyle tedavi edilmekte olan ötiroid hastalarda Ramazan öncesinde ve sonunda tiroid fonksiyonlarını karşılaştırmak ve yatmadan önce saat 22:30-23:00 arasında veya sahur öncesi levotiroksin kullanımının tiroid fonksiyonları üzerine etkisini incelemekti.
Gereç-Yöntem: 2018 Ramazan ayından önce başvuran ve levotiroksin kullanmaktayken ötiroid olan 62 hasta çalışmaya alındı. Hastalara levotiroksini yatmadan önce saat 22:30-23:00 saatleri arasında (Grup 1) veya sahurdan en az yarım saat önce 1:30-3:00 saatleri arasında (Grup 2) almaları önerildi. Hastalar Ramazan ayının sonunda kontrole çağırıldı. 
Bulgular: Ramazan sonunda TSH düzeyi anlamlı derecede yükselmişti (2.01±1.05μIU/mL, 3.09± 3.38μIU/mL;p=0.008). fT3 azalırken, fT4 yükseldi (p<0.001, p=0.028). 18 hasta yatmadan önce 22:30-23:00 saatleri arasında (Grup 1), 44 hasta sahur öncesi (Grup 2) levotiroksin almıştı. Grup 1’de TSH ve fT4 yükselişi istatistiksel anlamlı değildi (p=0.160, p=0.425), Grup 2’deyse anlamlı şekilde yükselmişlerdi (p=0.022, p=0.008). fT3 ise her iki grupta düşmüştü (p=0.016, p<0.001). Hastaların 39’unda (%63.9) TSH arttı, 22’sinde (%36.1) TSH azaldı, 1’inde değişmedi. TSH artan grupta Anti-TPO pozitiflik oranı daha yüksekti (%65.5, %35.3;p=0.047). 
Sonuç: Ramazan açlığının TSH’yı belirgin şekilde yükselttiğini saptadık. Bu artış Anti-TPO pozitif hastalarda daha belirgindi. Bununla birlikte, hastaların yaklaşık 1/3’ünde TSH düştüğü için, her hastanın bireysel olarak değerlendirilmesi ve Ramazan ayı sırasında ve sonrasında yakın takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Yatmadan once levotiroksin kullanımı sahur öncesi kullanıma göre daha stabil tiroid hormon düzeyleri sağlıyor gibi görünse de, Ramazan ayında optimal tiroid hormon replasman zamanıyla ilgili öneride bulunmak için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.




 

Hasta gruplarında Ramazan öncesi ve Ramazan sonundaki tiroid fonksiyon testleri ve kilo değişimi

 

 

Total (n=62)

   

Yatmadan Önce 22:30-23:00 (n=18)

   

Sahur Öncesi (n=44)

   
 

Ramazan Öncesi

Ramazan Sonu

p

Ramazan Öncesi

Ramazan Sonu

p

Ramazan Öncesi

Ramazan Sonu

p

TSH (μIU/mL)

2.01±1.05

3.09± 3.38

0.008

1.68±1.16

2.32±1.99

0.160

2.14±0.99

3.40±3.78

0.022

fT3 (pg/mL)

2.88±0.46

2.51±0.51

<0.001

2.89±0.56

2.56±0.48

0.016

2.88±0.43

2.49±0.53

0.000

fT4 (ng/dL)

1.41±0.19

1.52±0.28

0.028

1.51±0.27

1.56±0.19

0.425

1.37±0.14

1.50±0.31

0.008

Kilo (kg)

76.09±13.17

75.02±12.92

<0.001

           





 

TSH artan ve azalan grupların ve Levotiroksini yatmadan önce 22:30-23:00 arasında ve sahur öncesi alan grupların karşılaştırılması

 

342. İstmik nodüllerin ultrasonografik, sitolojik ve histopatolojik özellikleri diğer lokalizasyonlardaki tiroid nodüllerinden farklı mıdır? 2018

Fatma Dilek Dellal, Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Ahmet Dirikoç, Ayşegül Aksoy Altınboğa, İbrahim Kılınç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, Sözlü sunum.
ABSTRACT
Amaç: İstmus kaynaklı tiroid nodüllerinde kanser gelişiminin tiroid loblarından
kaynaklananlara göre daha düşük oranda olduğu, fakat bazı çalışmalarda bunların daha agresif
seyirli olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızın amacı, istmik nodüllerin tiroid loblarındaki
nodüllere kıyasla hormonal, ultrasonografik ve sito-histopatolojik özelliklerini belirlemektir.
Gereç-Yöntem: 2007-2014 tarihleri arasında hastanemizde opere olan nodüler guatrlı
hastalar retrospektif olarak tarandı. Hormonal, ultrasonografik ve sito-histopatolojik özellikler
karşılaştırıldı.
Bulgular: İstmik nodülü olan 260 hasta ve non-istmik nodülü olan 2171 hasta çalışmaya
alındı. Bu hastalardaki 268 istmik nodül(%10.7) ile 5347 nonistmik nodül(%89.3)
karşılaştırıldı. Hastaların yaş, cinsiyetleri benzerdi. İstmik nodülü olan hastalarda AntiTG
pozitiflik oranı daha fazlaydı (%28.6,%21.2;p=0.018). İstmik ve nonistmik nodüllerin
longitudinal çap, ön-arka/transvers çap, mikrokalsifikasyon varlığı, halo varlığı, ekojenite,
nodül yapısı, sınır özellikleri, vaskülarite gibi ultrasonografik özellikleri benzer iken
makrokalsifikasyon oranı istmik nodüllerde daha azdı(%19,%27;p=0.004). İki grup arasında
sitolojik özellikler benzerdi. Malignite oranı istmik nodül grubunda daha azdı (%6.0, %11.4;
p=0.006), fakat kanser tipi açısından istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Malign olan istmik
(n=16,%2.6) ve nonistmik (n=605,%97.4) nodüller kıyaslandığında tümör çapı, tümör tipi,
lenfovasküler invazyon, kapsüler invazyon, çevre doku invazyonu ve multifokalite açısından
istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. İstmik nodüller benign (n=251, %94) ve malign (n=16,
%6) olarak ayrıldığında malign nodül boyutlarının belirgin şekilde daha küçük olduğu
[10.05(4.00-34.50)mm, 20.05(8.40-74.10)mm;p=0.002] ayrıca daha fazla oranda
hipoekoik(%31.2, %5.6,p&lt;0.001) ve egzofitik (%28.6, %4.9; p=0.007) özellikte olduğu
görüldü.
Sonuç: İstmik nodüllerin sıklığı ve malignite oranı tiroid loblarındaki nodüllere göre azdır ve
histopatolojik özellikler açısından iki grupta farklılık yoktur. İstmusta yerleşen rölatif küçük,
hipoekoik ve egzofitik özelikteki nodülleri değerlendirirken malignite riski açısından tanısal
incelemelerin bekletmeden yapılması önerilir.

341. Obezite ile tiroid fonksiyonları ve tiroid morfolojisi arasındaki ilişki 2018

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Berna Evranos Öğmen, Fatma Dilek Dellal, Afra Alkan, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-43.
ABSTRACT
Amaç: Bu çalışmanın amacı obezite ile tiroid fonksiyonu ve tiroid morfolojisi arasındaki
ilişkiyi araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Her hastanın beden kitle indeksi serum TSH sT3, sT4, anti Tg, anti tpo
değerleri kayıt edildi. Tiroid ultrasonografisinde (USG) tiroid nodülü olanlar çalışmaya
alınmadı.Tiroid glandının ekojenitesi homojen ve heterojen olmak üzere ikiye ayrıldı. Her
hastada tiroid volümü hesaplandı.
Bulgular: Çalışma 553 non-obez ve 121 obez hasta olmak üzere 674 hasta ile yapıldı.
Obezlerde non-obezlere göre yaş anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla ortanca 41 yıl (min-
maks:18-68) ve 32 yıl (min-maks: 18-68), p&lt;0.001). İki grup arasında TSH, sT3, sT4
değerleri ve anti Tg ve anti tpo pozitifliği açısından anlamlı farklılık yoktu (p&gt;0.05)
Obezlerde non-obezlere göre tiroid volümü anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla ortanca 12.1
ml (min-maks:3.65-25.88) ve 10.77 ml (min-maks:2.39-71.15) p&lt;0.001).Univariate analizde
ileri yaş, sT4 düşüklüğü, multivariate analizde ek olarak anti Tg pozitifliği de obeziteyle
ilişkili bulundu. Her 5 yaş artışı obezite riskini %22.6 (%95 GA: %13.3-%32.5) arttırırken,
anti Tg pozitif olanlarda risk, olmayanların 1.6 katıydı (%95 GA:1.047-2.454). St4’teki bir
birimlik(1 ng/dl) azalma obezite riskini 2.217 kat (%95 GA: 1.037-4.739) arttırmaktaydı.
Ayrıca USG heterojen olup tiroid antikorları negatif olan hasta oranı obezlerde anlamlı olarak
daha yüksekti (sırasıyla %14.0 ve %7.2 p:0.024).
Sonuç: Yaş, sT4 düşüklüğü ve anti Tg pozitifliği ile obezite arasında anlamlı ilişki
bulunmaktadır. Obezlerde tiroid volümü anlamlı olarak artmaktadır. Obezlerde yaklaşık
olarak her 7 hastanın birinde tiroid antikorları negatif olmasına rağmen USG&#39;de heterojen
görünüm bulunmaktadır; dolayısıyla bu hastalarda otoimmün tiroidit tanısında USG&#39;nın
tanısal değerinin azalmış olması nedeniyle hastanın klinik ile birlikte değerlendirilmesi
uygundur.

340. Tiroid hormon süpresyon tedavisi alan diferansiye tiroid kanserli hastalarda oksidatif stresin yeni bir metod ile değerlendirilmesi:dinamik tiyol/disülfid homeostazı 2018

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Afra Alkan, Sevgül Fakı, Özcan Erel, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 8. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 14-16 Aralık 2018, P-45.
ABSTRACT
Amaç: Tiroid hormon süpresyon tedavisi (THST) diferansiye tiroid kanserinin (DTK)
tedavisinde önemli bir modalitedir. THST ile subklinik hipertiroidi oluşturulmaktadır ve
hipertiroidi artmış doku oksidatif hasarı ile ilişkilidir. Bu çalışmada yeni bir metod ile THST
alan hastalarda tiyol /disülfid homeostazını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: 50 DTK&#39;li hasta ve 40 sağlıklı bireyle çalışma yapıldı.DTK grubundaki
hastaların kullanmış oldukları levotiroksin dozu, radyoaktif iyot tedavisi (RAİ) almış
olanlarda doz, hastalık süresi ve her 2 grupta TSH, sT3, sT4, nativ ve total tiyol, disülfid ve
bunların oranları kayıt edildi.
Bulgular: 2 grup arasında yaş açısından anlamlı farklılık yoktu (sırasıyla medyan 45 ve 42)
fakat kontrol grubunda erkek cinsiyet daha fazlaydı (sırasıyla %10 ve %29.3 p:0.038).DTK
grubunda TSH (0.035 ve 2.1 μIU/mL p&lt;0.001) daha anlamlı olarak daha düşük ve sT4
(sırasıyla 1.69 ve 1.28 ng/dl p&lt;0.001 anlamlı olarak yüksekti. Serum albümin ve sT3
değerleri açısından anlamlı fark yoktu. DTK grubunda nativ tiyol (sırasıyla 435.3 ve 439.8
μmol/L) ve toplam tiyol (sırasıyla 465.1 ve 471.6 μmol/L) kontrol grubuna göre daha düşük
ve disülfid (sırasıyla 18.25 ve 15.23 μmol/L) değerleri daha yüksek olmasına rağmen
istatiksel olarak anlamlı değildi (p&gt;0.05). Ayrıca disülfidin nativ tiyol ve total tiyol oranıyla
nativ tiyolün total tiyole oranlarında da anlamlı fark yoktu (p&gt;0.05). Bu parametreler ile
haftalık levotiroksin dozu, hastalık süresi, RAİ dozu açısından da anlamlı farklılık yoktu.
Sonuç: Çalışmamız DTK olup THST alan hastalarda dinamik tiyol/disülfid homeostazını
değerlendiren ilk çalışma olup her ne kadar oksidatif dengede disülfid tarafına doğru bir
kayma olsa da bu istattiksel olarak anlamlı değildi.

339. Medüller Tiroid Kanseri Ayirici Tanisinda Tiroid Amiloidozu 2018

Sevgul Faki, Cevdet Aydin, Berna Evranos Oğmen,Ahmet Dirikoc, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-197.
ABSTRACT

Amaç: Tiroid içerisine amiloid birikimine bağlı olarak gelişen amiloid guatra nadir görülen bir klinik durum­dur. Hem klinik hemde sitolojk olarak kolloidal guatr ve medüller tiroid kanseri ile karıştırılabilir. Medüller tiro­id karsinomu (MTC) kliniği ve sitolojiyi taklit eden tiroid amiloidoz olgusunu sunmayı planladık.

Olgu: Nefrolitiyazise bağlı kronik böbrek yetmezliği tanısı ile takip edilen 24 yaşında erkek hasta, 5 ay önce boyun­da şişlik şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Şişlik son üç ayda giderek artmış ayrıca nefes darlığı, disfaji ve ses­te kısılma gelişmişti. Kronik böbrek yetmezliği nede­niyle haftada 3 gün hemodiyalize girdiği öğrenildi. Fizik muayenede her iki tiroid lobu diffüz olarak büyümüştü: sağda ve sol loblarda 8 cm nodül palpe edildi. Labratuvar tetkiklerinde TSH= 1.68mIU/l(0.27-4.2), serbest T4 = 1.01 ng/dL (0.9-1.7), serbest T3=2.84ng/dL (1.8-4.6), tiroglobulin:758ng/mL (0-78), tiroid otoantikorları ne- gative olarak saptandı. Kalsitonin değeri medüller tirodi kanseri destekleyecek yükseklikte saptandı (12,6 pg/ml normal:2-8 pg/ml). Hastanın dilüe kalsitonin sonucudayüksek saptandı. Hasanın yapılan tiroid ultrasonografisinde sağ lobda 70 sol lobda 80 mm'lik nodül saptanmış olup tiroid ince aspirasyon sitolojisi medüller tiroid kan­seri ile uyumlu saptandı. Hastanın 24 saatlik idarda katekolaminler normal saptanmış, surrenal görüntülemede kitle saptanmadı. Hastanın trakea basısına bağlı solunum sıkıntısından dolayı acil opera edildi. Histopatoloji sonu­cu tiroid amiloidoz ile uyumlu saptandı.

Sonuç: MTC'de amiloid birikimi iyi tanımlanmış bir his­tolojik bulgu olmasına rağmen diğer tanıları gözarde edilemesi gerektiği bu vaka ile tekrar hatırlanmış oldu. Disfaji, dispne veya ses kısıklığı ile birlikte hızla büyüyen tiroid bezi olan hastalarda, amiloid guatr, özellikle has­tanın amiloidozla ilişkili olabilecek kronik bir hastalığı olduğunda ayırıcı tanıda yer almalıdır.

 

338. Papiller Tiroid Kanserlerinde Preoperatif Tirotiropin Seviyeleri Ile Klinikopatolojik Ve Agresif Özellikler Arasindaki Ilişki 2018

Abbas Ali Tam, Didem Ozdemir, Cevdet Aydin,Nagihan Beştepe, Serap Ulusoy, Nuran Sungu,Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-127.
ABSTRACT
Amaç: Bu çalışmanın amacı papiller tiroid mikrokanser- ler de (PTMK) dahil olmak üzere papiller tiroid kanser¬lerinde (PTK) klinikopatolojik özellikler ile preoperatif serum TSH seviyeleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.
Yöntem: Kliniğimizde tiroidektomi yapılmış ve histopatolojik olarak bening nodüler hastalık veya PTK/PTMK tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Daha önce tiroid cerrahisi geçirmiş, antitiroid ilaç kullanımı veya tiroid hormon replasman öyküsü olanlar çalışma¬dan dışlandı. PTK histolojik varyantları nonagresif (klasik ve foliküler), agresif (tall cell, diffüz sklerozan ve kolumnar) ve diğer olarak gruplandırıldı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 1632 hastanın %40.6'sının (n=663) histopatolojisi malign,%59.4'ninki (n=969) benigndi. Preoperatif serum TSH, malign grupta benign gruba göre anlamlı şekilde yüksekti (1.41 IU/dL vs 0.98 IU/dL, p<0.001). Hipertiroididen, ötiroid ve hipotiroidi du¬ruma doğru gidildikçe malignite oranının anlamlı olarak arttığı görüldü ( sırasıyla %20,%40.6 ve % 59.1, p <0.05). Serum TSH, benign nodüler hastalığı olanlarda en düşük, PTMK'de daha yüksek ve PTK'de en yüksekti (p<0.001). Benzer durum Antitpo/Antitg pozitif veya lenfositik tiroiditi olan ve tiroid disfonksiyonu olan hastalar dışlandı¬ğında da devam etmekteydi (p<0.001). Bilateral tümörü olanlarda olmayanlara göre, kapsül invazyonu olanlarda olmayanlara göre ve lenf nodu metastazı olanlarda olma¬yanlara göre daha yüksek TSH değerleri vardı (sırasıyla p=0.036, p=0.002, p=0.001). Agresif varyant tiroid papiller kanserlerde nonagresif varyantlara oranla daha yüksek TSH seviyesi saptandı (p<0.05).
Sonuç: Preoperatif serum TSH seviyeleri PTK,PTMK ve lenf nodu metastazı ile ilişkilidir. TSH tiroid kanser ilişkisi otoimmüniteden bağımsızdır. Ayrıca ilk kez bu çalışmada agresif varyantlarda nonagresif varyantlara oranla daha yüksek TSH seviyesi gösterilmiştir.
 

337. İki Graves Dermopati Vakasi: Nadir Ve Patognomonik Bir Semptom 2018

Muhammet Cuneyt Bilginer, Burcak Polat,Berna Oğmen, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-126.
ABSTRACT
Amaç: Pretibiyal miksödem, Graves hastalığının seyrek görülen bir bulgusudur. Konnektif dokuda anti TSH re¬septör otoantikorlarının (TRab) aracılık ettiği lokal otoimmüniteye bağlı oluştuğu düşünülmektedir. Graves hasta¬larında prevalansı % 0.4-5 arasında değişir ve genellikle oftalmopati eşlik eder. Teşhis klinik şüphe gerektirir ve gereken durumlarda biyopsi yapılabilir.
Olgu Sunumu-1: Graves hastalığı tanısıyla sekiz aydır metimazol tedavisi alan 64 yaşındaki bayan hasta, sağ bacağın alt 1/3 ön yüzünde oluşan lezyon şikayeti ile kli¬niğimize başvurdu. Cilt muayenesinde; beş santimetre ölçülerinde, parlak yüzeye sahip, portakal kabuğu gibi görünen plak gözlendi. Lezyonun palpasyonda sert ve gode bırakmadığı izlendi. Hastanın öyküsünde aktif orta dereceli orbitopati nedeniyle intravenöz steroid kullanımı vardı. Hasta vizit sırasında ötiroid olup metimazol 2 tb/ gün kullanıyordu ve Trab: 1.3 IU / L idi (Tanı anında 135 IU / L idi). İnsizyonel biyopsi yapıldı ve histopatoloji, spon- gioform dermatit (retiküler dermiste müsin birikimine bağlı kollajen demetlerin ayrılması) ile uyumluydu. Dermopati, topikal kortikosteroid ile başarıyla tedavi edildi.
Olgu Sunumu-2: Otuzbeş yaşında kadın hasta çarpıntı, aşırı terleme ve kilo kaybı ile kliniğimize başvurdu. Gra¬ves hastalığı teşhisi kondu. Tiroid radyoaktif iyot uptake artmış ve TRab normal üst limitden üç kat daha yüksekti. Distal tibia üzerinde kırmızımsı ödem vardı ve dermato¬loji kliniğiniyle konsülte edildi. Pretibiyal miksödem ta¬nısı klinik olarak konuldu ve lezyon topikal steroidlerle tamamen kayboldu.
Sonuç: Graves dermopatisi genellikle asemptomatiktir, nadiren pruritik veya ağrılıdırlar. Şiddetli vakalarda ak- ropati ile ilişkili olarak, kemik ağrısı altta yatan periosteal reaksiyona bağlı olabilir. Yüksek TRab seviyeleri ve orbitopatisi olan hastalara daha detaylı bir fizik muayene yapılmalıdır. Hastalarda lezyon varsa ve tanı şüpheliyse dermatolog ile konsülte edilmelidir.
 

336. Bir Olgu Nedeniyle Akromegali Ve Empty Sella Birlikteliği 2018

Nagihan Beştepe, Cevdet Aydin,Abbas Ali Tam, Karabekir Ercan,Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-075.
ABSTRACT
Amaç: Akromegali, büyüme hormonu (GH) ve insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) aşırı üretimi ile sonu¬cu gelişen, sistemik bulgular ve somatik değişikliklerle karakterize bir hastalıktır. Empty sella sendromu sella tursikanın beyin omurilik sıvısı ile parsiyel veya tam olarak dolması sonucunda basıya uğraması nedeniy¬le ortaya çıkan anatomik bir durumdur. Primer empty sella sendromu intrakranial hipertansiyon ve endokrin disfonksiyonla ilişkili olabilir. Sekonder empty sella ne¬denleri ise iatrojenik faktörler, otoimmün hipofizit veya hipofizer apopleksidir. Bu bildiride klinik ve biyokimyasal olarak akromegali tanısı alan ve Hipofiz MR (manyetik rezonans) görüntülemede empty sella saptanan bir olgu sunulmuştur.
Olgu: 73 yaşında erkek hasta metastatik kolon adenokarsinomu nedeni ile operasyon planlanırken akromegalik fenotipi nedeni ile kliniğimize danışıldı. Hastanın öyküsünde yaklaşık 30 yıldır el-ayak ve burunda büyüme şikayeti mevcuttu ancak hasta bu nedenle hiç doktora başvurmamıştı. Fizik muayenede tipik akromegalik gö¬rünümü mevcuttu. Laboratuarda GH: 20.6 ng/ml (normal <3 ng/ml) ve IGF-1: 531 ng/ml (normal 69-200 ng/ml) olarak saptandı. Oral glukoz tolerans testi ile GH supresyonu olmadı. Torax CT, abdomen CT ve 18 F-FDG PET-CT görüntülemelerinde ektopik GH sekresyonu açısından odak saptanmadı. Plazma GHRH seviyesi normaldi (<100 mg/dl). Hastaya Oktreotide LAR 20 mg/ 28 gün başlandı. 1 ay sonra serum GH: 5.45 ng/ml ve IGF-1: 274 ng/ml (normal 69-200 ng/ml) seviyelerine geriledi.
Sonuç: Empty sella ve akromegali birlikteliği nadirdir ve ilişkili mekanizma net değildir. Olgumuzda pitüiter apop- leksi öyküsü mevcut değildi ancak hipofizer apopleksi ve nekroz sonrasında empty sella gelişebileceği akılda tu¬tulmalıdır. Bu olguda sekonder empty sella geliştirecek net bir neden yoktu bu nedenle hastanın primer empty sella olabileceği düşünüldü.
 

335. Prolaktinomali Hastalarda Koryoretinal Tabakalarin Kalinliği:Spektral Domain Optik Koherans Tomografi Çalişmasi 2018

Berna Evranos Oğmen, Nagihan Uğurlu,Sevgul Faki, Sefika Burcak Polat,Reyhan Ersoy, Bekir Cakır.
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-061.
ABSTRACT
Amaç: Prolaktinoma, prolaktin hormonunun fazla üre¬timiyle seyreden bir hipofiz tümörüdür. Hormonal aktif hipofiz tümörlerinin en sık nedenidir. Bu tümörler görme kaybı ve görme alanı (GA) defekti gibi okuler komplikas¬yonlara neden olabilirler. Bu çalışmada prolaktinomalı hastalarda gözün koryoretinal tabakalarının kalınlığını değerlendirmek amaçlanmıştır.
Yöntem-Gereç: 21 prolaktinomalı hasta (13 kadın, 8 erkek ve ortalama yaş 40.7 ± 8.1 yıl) ve 18 yaş-cinsiyet  uyumlu sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Hastalar ve sağlık¬lı kişilerin hormonal değerlendirmeleri ve koryoretinal tabaka kalınlıkları ile GA testini içeren oftalmolojik mu¬ayeneleri yapıldı. Koryoretinal tabakaların ölçümü için poliklinik şartlarında spektral domain optik koherans tomografisi kullanıldı. Retinal sinir lifi tabakası (RNFL), gangliyon hücre tabakası (GCL), iç plexiform tabakası (IPL), iç hücre tabakası (INL), dış plexiform tabaka (OPL), dış nükleer tabaka (ONL), retinal pigment epiteli (RPE), iç retinal tabaka (IRL) ve fotoreseptör tabakasından (PL) oluşan 9 tabaka değerlendirildi. Prolaktinoma hastaları¬nın sonuçları kontrol grubuyla karşılatırıldı.
Bulgular: Sağ ve sol gözler ayrı ayrı ve 2 gözün ortalama¬sı alınarak değerlendirildiğinde RNFL, GCL, IPL, INL, OPL, ONL ve IRL kontrol ve prolaktinoma hastalarında benzer¬di (p>0.05). Sağ ve ortalama RPE prolaktinoma grubunda anlamlı olarak düşüktü (p=0.018 ve p=0.028, sırasıyla). Sağ ve sol PL iki grup arasında benzerken, ortalama PL prolak- tinomalı hastalarda anlamlı olarak düşüktü (p=0.04). Has¬taların hiç birinde GA defekti yoktu. Prolaktinoma hastaları aktif/inaktif hastalık olarak ayrıldığında, tabakaların kalın¬lıkları arasında fark saptanmadı (p>0.05).
Sonuç: Bildiğimize göre, bu çalışma prolaktinoma has¬talarında retinal tabakalardaki kalınlık değişimini değer¬lendiren ilk çalışmadır. RPE ve PL kalınlığının daha az ol¬ması dışında prolaktinoma hastaları ve kontrol grubunda kalınlıklar arasında fark bulunmamıştır.
 

334. Tiroid Kanserinde Klinikopatolojik Karakteristikler Ile ABO Kan Grubu Ve Rh Faktörü Arasindaki Ilişki 2018

Abbas Ali Tam, Didem Ozdemir, Sevgul Faki, Muhammet Cuneyt Bilginer, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-40
ABSTRACT
Amaç: Tiroid kanseri ile ABO kan grubu ve Rh faktör ara¬sındaki ilişkiye dair veri çok azdır. Bu çalışmada ABO kan grupları ve Rh faktörü ile tiroid kanseri ve klinikopatolojik karakteristikler arasında ilişki olup olmadığının belirlen¬mesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Hastalar histopatoloji sonuçlarına göre malign ve benign olmak üzere gruplandırıldı.Gruplar demogra¬fik ve klinik özellikler, sitoloji sonuçları, ABO kan grubu ve Rh faktör durumu (+/-),açısından karşılaştırıldı. Ayrı¬ca malign hastalarda ABO kan grup tipi ve Rh faktörüne göre histopatolojik özellikler karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 2043 hastanın 1299'unda (%63.5) histopatolojik tanı malign, 744'ünde (%36.5) benigndi. Malign ve benign gruplar arasında yaş, cinsiyet, tiroid antikor pozitifliği ve ABO kan grupları açısından anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Rh faktör pozitifliği malign grupta benign olanlar göre anlamlı olarak yük¬sek bulundu (91.8% ve 88.1%, p<0.046). Tüm Bethesda alt gruplarında malignite ile ABO kan grupları veya Rh faktör durumu arasında anlamlı bir ilişki yoktu. Malign hastalar değerlendirildiğinde, çevre doku invazyonu ve ileri evre (3-4) olan hasta sayısı B kan grubunda non-B kan gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksekti (sıra¬sıyla p=0.028 ve p=0.042). O kan grubunda kapsül invaz¬yonu oranı non-O kan grubuna göre belirgin olarak daha azdı (p=0.018)
Sonuç: Malign hastalarda kötü prognostik özelliklerden olan çevre doku invazyonu ve ileri evre hastalık, B kan gru¬bunda non-B kan gruplarına göre daha fazla bulunmuştur. Bu çalışma tiroid kanserinde ABO kan grupları ve Rh fak¬törün yüksek riskli hastaların belirlenmesinde rol oynaya-bileceğini düşündüren bir öncü çalışma olabilir.
 

333. Graves Hastaliğinda Antitpo Pozitifliği Tiroid Kanserine Karşi Koruyucu Mudur? 2018

Didem Ozdemir, Sevgul Faki, Muhammet Cuneyt Bilginer, Husniye Başer,Reyhan Ersoy, Bekir Cakir.
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-04
ABSTRACT
Amaç: Graves hastalarının %75-90'ında Antitiroid peroksidaz (AntiTPO), %35-50'sinde Antitiroglobulin (AntiTg) pozitifliği olduğu bilinmektedir. AntiTPO pozitifliği sık olan Hashimoto tiroiditinin artmış tiroid kanseri ile ilişkili olduğuna dair çalışmalar yapılmıştır. Buna karşın Graves hastalarında AntiTPO veya AntiTg antikorların malinite üzerine etkisi incelenmemiştir. Bu çalışmada Graves hastalarında AntiTPO veya AntiTg antikor pozitifliği ile ti-roid kanseri arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Kliniğimizde Graves hastalığı nedeniyle tiroidektomi yapılan hastalar retrospektif olarak incelenmiş¬tir. Hastaların klinik özellikleri, operasyon endikasyonları ve tiroid otoantikorları (AntiTPO, AntiTg ve TSH reseptör antikor) değerlendirilmiştir. Hastalar histopatolojik ola¬rak benign ve malign olarak gruplandırılmıştır.
Bulgular: Çalışmaya alınan 602 hastanın 410'u (68.1%) kadın, 192'si (31.9%) erkekti ve ortalama yaş 43.65±12.69 bulundu. Preoperatif ultrasonografide 286 (47.5%) has¬tada nodül saptanmazken, 63 (10.5%) hastada tek nodül, 253 (42.0%) hastada birden fazla nodül vardı. Has-taların 400'ünde (%66.4) AntiTPO, 279'unda (%46.3) AntiTg pozitifti. Hastaların 512'sinde (%85) histopatoloji benign, 90'ında (%15) malign saptandı. Malign ve be¬nign hastalarda yaş, cinsiyet dağılımı ve TSH reseptör antikor pozitifliği açısından fark yoktu. Benign hastala¬rın 267'sinde (%52.1), malign hastaların 19'unda (%21.1) preoperatif ultrasonografide nodül yoktu (p<0.001). An¬tiTg pozitifliği benign hastaların %48.2'sinde, malign has¬taların %35.6'sında saptandı (p=0.026). Benign hastaların 356'sında (%69.5) Anti-TPO pozitif iken, malign hastala¬rın 44'ünde (%48.9) pozitifti (p<0.001). Çoklu regresyon analizi ile AntiTG pozitifliği ile benign histopatoloji ara¬sında ilişki kaybolurken (p=0.600), AntiTPO pozitifliği ile benign histopatoloji arasında ilişkinin devam ettiği görül¬dü (p=0.016).
Sonuç: Çalışmamızda literatüre uyumlu şekilde Graves hastalarında nodül varlığı malinite riskini arttırmaktaydı. Ek olarak bu çalışmada ilk defa Graves hastalarında An¬tiTPO pozitifliğinin maliniteye karşı koruyucu rol oynaya¬bileceği gösterilmiştir
 

332. Primer hiperparatiroidili hastalarda Multipl Endokrin Neoplazi-1 sıklığı. 2018

Muhammet Cüneyt Bilginer, Cevdet Aydın, Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Hanife Saat, Büşranur Çavdarlı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-202.
ABSTRACT

Amaç: Multipl Endokrin Neoplazi-1 (MEN-1)' in en sık görülen bulgusu primer hiperparatiroidi (PHPT) dir. Bu çalışmada amaç PHPT olan hastalarda klinik bulgulara göre uygun görülen vakalarda genetik mutasyon analizi yaparak MEN-1 sıklığını saptamaktır.

Yöntem: Kliniğimizde Ocak 2010- Aralık 2017 tarihleri arasında PHPT tanısı alan 361 hastanın verileri retros- pektif olarak tarandı. Klinik şüphe nedeniyle genetik ana­liz çalışması yapılan 14 hastanın verileri değerlendirildi.

Bulgular: Merkezimizde PHPT tanısı alan toplam 14 hastada (2 erkek, 12 kadın; ortalama yaş 31.2±5.7 yıl) genetik inceleme yapıldı. MEN-1 gen mutasyon pozitifliği 3 (%21.4) hastada tespit edildi. Diğer 11 hastada sonuç negatif idi. Tüm PHPT hastaları arasında (n=361) MEN-1 sıklığı (n=3) %0.83 olarak tespit edildi. MEN-1 gen mutasyonu tespit edilen 3 vakanın genetik analiz sonuçları (Tablo-1) ve klinik bulguları aşağıdaki gibidir:

Olgu-1: 37 yaşında erkek hastanın 14 yıldır tekrarlayan nefrolithiazis öyküsü vardı. PHPT tanısı konuldu ve gene­tik analiz ile MEN-1 heterozigot tespit edildi. Diğer tümöral komponentler için yapılan klinik değerlendirmede ek hastalık tespit edilmedi.

Olgu-2: 35 yaşında erkek hastaya kliniğimizde PHPT + Prolaktinoma tanısı konuldu. Genetik analiz sonucu MEN-1 heterozigot olarak rapor edildi.

Olgu-3: 26 yaşında kliniğimize başvuran kadın hastanın bilinen hipoglisemi, hiperamonyemi, hiperinsülinizm, parsiyel empty sella ve hiperprolaktinemi tanıları vardı. PHPT tanısı alan hastada genetik analiz ile MEN-1 hete­rozigot saptandı.

Sonuç: PHPT hastalarda MEN-1 insidansının % 1-18 ara­sında değiştiği tahmin edilmektedir. MEN-1 sendromunda PHPT'nin ortaya çıkısı sıklıkla ikinci dekatta olduğun­dan birçok klavuz tarama sınırını 30 yaş altı almaktadır. Bizim çalışmamızdaki vakalardan ikisi 30-40 yaş aralı­ğındadır ve genetik geçiş için %100 penetrasyonun 40-50 yaşlarına kadar sürdüğü düşünülmektedir.

 

Tablo-1: MEN-1 gen mutasyonu pozitif tespit edilen hastaların genetik analiz sonuçları

 

 

TSH Artan (n=39)

TSH Azalan (n=22)

p

Yatmadan Önce 22:30-23:00 (Grup 1) (n=18)

Sahur Öncesi (Grup 2) (n=44)

p

Yaş (yıl)

49.59±12.08

47.32±10.04

0.458

47.44±11.14

49.23±11.42

0.576

Kilo (kg)

72.17±11.46

82.46±13.71

0.003

74.23±14.41

76.85±12.73

0.481

Levotiroksin dozu (mcg)

85.65±31.29

94.15±36.40

0.341

100.08±34.73

84.98±32.06

0.105

Oruç tutulan gün sayısı

27 (17-29)

27 (20-28)

0.933

27.5 (19-29)

27 (17-29)

0.396

Anti-TPO pozitifliği

19 (65.5%)

6 (35.3%)

0.047

6 (54.5%)

19 (52.8%)

0.918

TSH (μIU/mL)

1.93±1.11

2.15±0.97

0.441

1.68±1.16

2.14±0.99

 

Genetik analiz sonuçları

Olgu -1

MEN-1: c.643_646delACAG (p.Thr215Serfs*13) / Heterozigot

Olgu -2

MEN-1: c.654+1G>A / Heterozigot

Olgu -3

MEN 1: 7. ekzonda c984c>a /Heterozigot

 

 

 

331. Malign insülinomalı hasta yönetimi 2018

Oya Topaloğlu, Mehmet Ali Şendur, Gürkan Dumlu, Fatma Yıldırım, Işılay Taşkaldıran, Çiğdem Soydal, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-185.
ABSTRACT
Amaç: Malign insülinoma(MI) hastaları benign formla¬rında olduğu gibi hipoglisemi ile başvururlar. Burada çok nadir görülmesi nedeni MI tanısı konan bir hastanın yö¬netimi ile ilgili klinik tecrübemizi paylaşmayı uygun bul¬duk.
Vaka: Semptomatik hipoglisemi nedeni ile dış merkezde tetkik edilen 41 yaşındaki kadın hasta çekilen bilgisayarlı tomografide(BT) pankreas kuyruk kesiminde 11x10 mm hipodens kistik ve 16x14 mm lik hiperdens lezyonlar ay¬rıca karaciğerde multipl metastatik odaklar saptanması üzerine kliniğimize refere edildi. Hastaya distal pankreatektomi, splenektomi yapıldı ve intraoperatif metastatik lezyonlardan biopsi alındı. Patoloji iyi diferansiye nöroendokrin tümör(NET), lenf nodu metastazı (4/15), karaciğer NET metastazı olarak rapor edildi. Ki-67 indeksi %7.8 ola¬rak saptandı. Hastaya operasyondan önce hipoglisemi için somatostatin analoğu(SSA), diazoksit ve dekzametazon başlanmıştı. Operasyon sonrası da tedaviye 120 mg lanre- otid otojel/28 günde bir ve 100 mg diazoksit/günde 2 defa olacak şekilde devam edildi. Karaciğer metastazları için hastaya İtriyum 90(Y-90) tedavisi uygulandı. Y-90 tedavisi sonrasında çekilen kontrol Ga68 PET-BT'de karaciğer me¬tastazlarında progresyon olduğu görüldü (Sekil 1,2). 6 hafta sonra ödem nedeni ile diazoksit kesildi. İntravenöz glukoz (% 10 - % 2 0 dekstroz) infüzyonu ve günlük ortalama 1-2 ampul olacak şekilde glukagon ile tedaviye devam edildi. Oral everolimus 10 mg/gün başlandı. Özellikle gece hipog¬lisemileri olmaya devam etti. Hastaya parenteral nütrisyon başlandı. Ancak takipte solunum sıkıntısı gelişti. Hastada akciğer enfeksiyonu ya da everolimusa bağlı pnömonit dü¬şünüldü. Hasta akut solunum sıkıntısı sendromu(ARDS) nedeni ile tanıdan 3 ay sonra eksitus oldu.
Sonuç: İnsülinomada küratif tedavi cerrahi olmakla bir¬likte Ml'da çoğunlukla cerrahinin hipoglisemilere faydası olmaz. Bizim vakamızda agresif medikal tedavi ile hipog- lisemik epizodlar kontrol altına alınmasına rağmen hasta beklenmedik şekilde solunum yetmezliğinden kaybedildi.
 

330 . Hiperaktif tiroid nodüllerinin sitoloji ve histopatoloji bulguları hipoaktif tiroid nodüllerinden farklı mıdır? 2018

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Muhammet Cüneyt Bilginer, Serap Ulusoy, Aydan Kılıçarslan, Elif Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-120.
ABSTRACT

Giriş: Toksik tiroid hastalıkları nedeniyle opere olan has­talarda insidentaL tiroid kanserinin nadir olmadığı bil­dirilmektedir. Bu çalışmada, toksik multinoduler guatr (TMNG) nedeniyle tiroidektomi olan hastalarda sintigrafik olarak hipoaktif, normoaktif ve hiperaktif nodüllerin sitoloji ve histopatolojilerinin karşılaştırılması amaçlan­dı.

Yöntem: TMNG nedeniyle tiroidektomi olan 413 hastada 1069 tiroid nodülünün sitolojileri, histopatolojileri ve Tc-99m Perteknetat sintigrafi bulguları retrospektif olarak kaydedildi. Sintigrafik olarak nodüller hipoaktif, normo­aktif ve hiperaktif nodül olarak gruplandırıldı. Sintigrafik aktivitesi tanımlanmamış 560 nodül çalışma dışı bırakıl­dı. Grupların sitoloji ve histopatoloji sonuçları karşılaş­tırıldı.

Bulgular: 413 hastanın (118 E, 295 K), 23'ünün (% 5.6) histopatoloji malign iken 390 (% 94.4) hastanın benigndi. Malign grupta, 16 hastada papiller tiroid karsinomu (PTK), 3 hastada folliküler tiroid karsinomu (FTK), 1 has­tada az differansiye tiroid karsinomu (ADTK) ve 3 hasta­da malignite potansiyeli belirsiz tiroid tümörü (MPBTT) izlendi. 509 nodülün 122 (% 24.0)'si hipoaktif, 23 (% 4.5)'ü normoaktif, 364 (% 71.5)'ü hiperaktif nodül olarak grup­landırıldı. Sitoloji sonuçları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.616) (Tablo 1). Histopatolojik değerlendirmede hipoaktif nodüllerden 7 (% 5.7)'sinde PTK, 1 (% 0.8)'inde FTK izlendi. 114 (% 93.4) hipoaktif nodülün histopatolojisi ise benigndi. Normoak­tif nodüllerin 1 (% 4.3)'inde PTK izlenirken 22 (% 95.7)'si benigndi. Hiperaktif nodüllerin 8 (% 2.2)'inde PTK, 2 (% 0.6)'sinde FTK, 1 (% 0.3)'inde ADTK, 3 (% 0.8)'ünde MPBTT izlenirken 350 (% 96.1)'si benigndi. Histopatolo­ji sonuçları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p=0.905).

Sonuç: Son zamanlarda sintigrafik aktif nodüllerden kaynaklanan insidental PTK vakaları bildirilmektedir. Bu çalışmada da geleneksel bilgilerin aksine hiperaktif nodüllerde malignite oranlarının normoaktif ve hipoaktif nodüller ile benzer olduğu görüldü.

 

Grupların sitoloji bulgularının karşılaştırılması

 

Tanısal

olmayan sitoloji

Hipoaktif nodül

n=122

25

Normoaktif nodül

n=23

7

Hiperaktif

nodül p n=364

80 0.616

Benign

86

15

259

Önemi belirsiz atipi

5

-

10

Önemi belirsiz folliküler lezyon Folliküler

3

-

7

neoplazi

şüphesi

1

1

2

Malignite

şüphesi

2

-

2

Malign

-

-

4

 

 

329. Uzun dönem bifosfonat kullanımı ile ilişkili atipik femur kırığı olan bir olguda teriparatid kullanımı 2018

Nagihan Beştepe, Cevdet Aydın, Berna Evranos, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-107.
ABSTRACT
Amaç: Bifosfanatlar osteoporoz tedavisinde en yaygın kullanılan ilaçlardır ve etkileri kemik mineral dansitesinde iyileşme ve kırık riskinde azalmadır. Atipik femoral fraktürler çoğunlukla femoral şaftın proksimal 1/3' lük kısmında görülür. Uzun dönem bifosfanat kullanımı ile atipik femur kırığı arasındaki ilişki net değildir. Bu bildi¬ride uzun dönem bifosfanat kullanımı sonrasında atipik femur kırığı gelişen bir olgu sunulmuştur.
Olgu: 42 yaşında erkek hasta bilateral femur şaft kırığı nedeni ile opere edildikten sonra kliniğimize yönlendiril¬di. Öyküsünde 6 yıldır osteoporoz nedeni ile alendronat 70 mg/hafta kullanımı mevcuttu. Bifosfanat tedavisi alırken minör bir travma sonrasında bilateral femur kırığı ge¬lişmişti. Direkt grafide bilateral femurda transvers kırık hattı ve kırık alanında kortikal zayıflama mevcuttu (Şekil 1). Kemik mineral dansitometride Femur boynu: 0.76 gr/ cm2 (T skoru -1.2), Femur total: 0.79 gr/cm2 ( T skoru -1.6) ve Lomber total: 0.70 gr/cm2 (T skoru -3.7) olarak saptandı. Laboratuar analizinde serum kalsiyum, fosfor ve alkalen fosfataz seviyeleri normal aralıkta idi. Etyolojik araştırmada sekonder osteoporoz nedeni saptanma¬dı. Bilateral atipik femoral fraktür saptanması nedeni ile bifosfanat tedavisi sonlandırıldı. Hastaya Teriparatid 30 mcg/gün başlandı ve 18 ay devam edildi. Tedavi sonra¬sında Lomber bölgede kemik mineral dansitometrede iyi¬leşme saptandı. (Lomber total T skoru -2.9 (0.77 gr/cm2) 
Sonuç: Bifosfanatlar osteoporoz tedavinde en yaygın kul¬lanılan ve kırık riskinde azalma sağlayan ilaçlardır. Olgu¬muzda uzun süreli bifosfanat kullanımı sırasında gelişen atipik femur kırıkları mevcuttu. Uzun dönem bifosfanat kullanımı ile atipik kırıklar arasındaki ilişki net değildir ancak atipik kırık riskini azaltmak için ilaç tatili öneril¬mektedir. Bu olguda kronik bifosfanat kullanımı sonra¬sında gelişen atipik femoral fraktürlerde teriparatid te¬davisinin hızlı anabolik etkisi görülmektedir.

328. Pulmoner metastazların 18F-Fluorokolin PET/CT ile saptandığı ve denosumab ile dirençli hiperkalsemi tedavisi yapılan paratiroid karsinoma olgusu 2018

Nagihan Beştepe, Oya Topaloğlu, Çiğdem Soydal, Nilüfer Yıldırım, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-101.
ABSTRACT

Amaç: Paratiroid karsinoma (PK) genellikle ciddi ve medikal tedaviye dirençli hiperkalsemi ile seyreder. 18F-Fluorocholine PET/CT paratiroid lezyonlarının lokalizasyonunda kullanılan yeni bir tekniktir. Denosumab yeni bir anti rezorbtif ajandır ve özellikle bifosfanat te­davisine dirençli hiperkalsemide faydası gösterilmiştir. Bu bildiride pulmoner metastazları nedeni ile dirençli hiperkalsemi ile seyreden, 18-Fluorocholine PET/CT ile pulmoner metastazları saptanan ve denosumab ile başa­rılı şekilde tedavi edilen bir olgu sunulmuştur.

Olgu: Rekürren PK nedeni ile 10 yıldır takibimizde olan 47 yaşında erkek hastada ilk başvurusunda boyun USG de tiroid sol lob inferiorunda 3.9x3x3.5 cm solid lezyon saptandı. 99mTc-sestamibi (MIBI) paratiroid sintigra- fisinde tek odakta hiperfonksiyone paratiroid lezyonu saptandı. Hastaya sol lobektomi, sol paratiroidektomi ve sol lateral lenf nodu diseksiyonu yapıldı. Histopatoloji paratiroid karsinoma ile uyumlu idi. Post-operatif lokal rekürrens nedeni ile 2 kez reopere edildi, takiben lokal radyoterapi verildi. İlk operasyondan 10 yıl sonra ciddi hiperkalsemi nedeni ile başvurdu. Laboratuarda ciddi hi­perkalsemi (16.8 mg/dL; normal: 8.6-10 mg/ dL) saptan­dı. IV bifosfanat (Zolendronik asit 4 mg/28 gün) başlandı. 18F-FDG PET/CT de medüller kemiklerde diffüz non-homojen hipermetabolizma izlendi ve metabolik kemik hastalığına bağlandı (Şekil 1). Standart tedavi ile plazma kalsiyum seviyeleri  <14 mg/dl seviyelerine indirilemedi. Lokal rekürrens için yapılan 18-Fluorocholine PET/CT de pulmoner nodüllerde artmış tutulum saptandı (Şekil 2). Hastaya hiperkalsemiye yönelik olarak denosumab mg/28 gün başlandı. Denosumab 3. dozdan sonra plaz­ma kalsiyumu 11,4 mg/ dL' ye geriledi.

Sonuç: Bu olgu rekürren/metastatik PK görüntüleme­sinde 18F-fluorocholine PET/CT'nin kullanılabileceğini göstermektedir. 18F-fluorocholine PET/CT metastaz ta­ramasında FDG-PET/CT ‘den daha faydalı görünmekte­dir. Denosumab hiperkalsemiye yönelik standart tedavi­lere dirençli vakalarda iyi bir tedavi seçeneğidir

327. Gebelikte ektopik olarak yerleşen nörohipofiz nedeni ile gelişen diabetes insipidus olgusu 2018

Muhammet Cüneyt Bilginer, Burçak Polat, Berna Öğmen, Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-057.
ABSTRACT

Amaç: Gestasyonel diabetes insipidus (DI), gebeliğin na­dir (2-4/100000) görülen bir komplikasyonudur. Genellik­le son trimesterde gelişir ve doğumdan 4-6 hafta son­ra kendiliğinden düzelir. Esas olarak aşırı vazopresinaz aktivitesi, plasental trofoblastlar tarafından eksprese edilen enzimden kaynaklanır. Bununla birlikte, bazı va­kalarda ADH rezervinin sınırlı olması ve gebelik öncesi marjinal santral Dİ olması nedeniyle doğumdan sonra düzelmeyebilir. Biz burada ektopik olarak yerleşmiş nörohipofiz nedeniyle gebelikte gelişen ve doğumdan sonra devam eden bir Dİ olgusunu sunuyoruz

Olgu: 24 yaşındaki kadın hasta poliüri ve polidipsi şikayet­leriyle kliniğimize başvurdu. Günlük tükettiği sıvı miktarı 18 litre civarındaydı. Şikâyetler gebeliğin son iki ayında başlamıştı ve doğumdan sonra 2 yıl içinde çözülmemişti. Psikiyatrik hastalık, kafa travması öyküsü veya herhangi bir hipofiz hormonu eksikliğine ait olabilecek semptom ve bulgusu yoktu. DI ile ilişkili olabilecek herhangi bir ilaç kullanmıyordu. Bazal biyokimyasal değerlendirmede, serum sodyum seviyesi 143 mmol/l'dir, serum osmolaritesi 293 mosm/l, idrar osmolaritesi 93 mosm/l idi. Ha­fif yüksek prolaktin seviyesi (29 ng/ml) hariç, ön hipofiz hormonu seviyeleri normaldi. Su kısıtlama testinde idrar ozmolaritesi, su kısıtlamasıyla değişmedi ancak vazopresin sonrası %200 konsantre hale geldi. Bu santral Dİ ile uyumluydu. Hipofiz MRG'da (Manyetik Rezonans Görün­tüleme) T1 sekansta nörohipofizyal hiperintens görüntü ektopik olarak infindibulumda tespit edildi. Desmopres- sin nasal sprey başlandı ve semptomları düzeldi.

Sonuç: Gestasyonel Dİ teşhisi için gerekli olan serum ve idrar osmolalitesidir, ancak serum sodyum, glukoz, üre, kreatinin, karaciğer fonksiyonu gibi diğer testler bilgilen­dirici olabilir. Su kısıtlama testi gebelik sırasında önemli dehidratasyona neden olabileceği için tavsiye edilme­mektedir ve postpartum dönemde yapılmalıdır. Doğumdan sonra hipotalamo-pituiter bölgedeki olası lezyonları dışlamak için hipofiz MRG yapılmalıdır.

 

326. Diyabet eğitimine yönlendirilen hastalarda daha önce alınan eğitim, diyetisle görüşme durumlarının değerlendirilmesi, komplikasyon ve metabolik parametrelerle ilgili durum tespiti 2018

Birgül Genç, Didem Özdemir, Ayşe Yılmaz, Feride Tasım, Özlem Kızıloğlu, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-042.
ABSTRACT
Amaç: Bu çalışmada diyabet eğitimi(DE) için yönlendiri¬len Diabetes Mellitus(DM) hastalarında daha öncesinde diyetisyenle görüşme(DG) ve DE alma durumlarının de¬ğerlendirilmesini ve o esnada komplikasyon ve metabolik parametrelerle ilgili durum tespitinin yapılmasını amaçladık.
Gereç-Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2017-Aralık 2017 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran toplam 385 hasta (29 Tip 1 DM, 356 Tip 2 DM) alındı. Hastaların DG, DE alma durumları bir anket formu ile sorgulandı. Metabolik parametreleri ve komplikasyon durumları poliklinik dosyalarına bakılarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 385 hastanın 213'ü (%55.3) kadın, 172'si (%44.7) erkek, ortalama yaş 56.82±12.64 yıl bulundu. Ortalama diyabet süreleri 11.26±8.04 yıl olan hastaların 325'i (%84.4) daha önce diyetisyenle görüş¬müşken, 60'ı (%15.6) hiç görüşmemişti. 293 (%76.1) has¬ta daha önce DE almış, 91 (%23.9) hasta almamıştı.
Diyetisyenle görüşenlerin 238 (%73.2)'i, görüşmemiş olanların 24'ü (%40) insülin kullanmaktaydı (p<0.001). Diyetisyenle görüşen ve görüşmeyen hastalar arasın¬da açlık plazma glukozu(APG), postprandial plazma glukozu(PPPG), HbA1C ve lipid parametreleri açısından fark yoktu. Diyetisyenle görüşenlerin 59'unda (%18.2), görüşmeyenlerin 3'ünde (%5.0) retinopati vardı (p<0.024).
DE alan hastalarda insülin kullanma oranı %69.2 iken almamış hastalarda bu oran %35.9 idi (p<0.001). Orta¬lama APG, DE alanlarda 181.30±72.09 mg/dL, almayan¬larda 162.72±63.25 mg/dL olarak bulundu (p=0.027). Her iki grupta PPPG ve lipid parametreleri benzerdi. Retinopati, nöropati ve koroner arter hastalığı(KAH), eğitim alanlarda sırasıyla %18.8, %23.9 ve %24.2 iken eğitim al¬mayanlarda %7.6, %13, %10.9 olarak bulundu (sırasıyla p=0.018, p=0.022 ve p=0.023).
Sonuç: Bu çalışmada sonuç olarak daha çok insülin kul¬lanan ve komplikasyon gelişmiş hastaların diyetisyenle görüştüğü ve DE için başvurduğu görüldü. Burada özel¬likle ilk aşamadan itibaren DG ve DE için başvurmasının önemine dikkat çekmek istedik.

325. Katastrofik hiperkortizolemi nedeni ile laparaskopik bilateral adrenalektomi yapılan iki adet ektopik ACTH sendromu olgusu 2018

Oya Topaloğlu, Nagihan Beştepe, Bülent Yalçın, Mehmet Kılıç, Melike Ruşen Metin, Gülin Uçmak, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, P-020.
ABSTRACT

Giriş: Ektopik adrenokortikotropik hormon(ACTH) sendromu (EAS) olan hastalarda en sık neden bronşial karsinoid ve küçük hücreli akciğer karsinomu olup %10-20 hastada primer odak tespit edilemeyebilir. Burada EAS'a bağlı katastrofik hiperkortizolemi bulguları olan ve laparoskopik bilateral adrenalektomi(LBA) yapılan iki hastayı sunmayı uygun bulduk.

Vaka 1: 47 yaşındaki kadın hasta hipokalemisi(serum K: 2.2 mEq/L) olması ve özellikle alt ekstremitede ciddi kas güçsüzlüğü şikayeti nedeni ile kliniğimize refere edildi. Özgeçmişinde 7 ay önce berrak hücreli over karsinomu nedeni ile operasyon öyküsü vardı. 24-saat idrar serbest kortizol(İSK), ACTH seviyesi ve deksametazon süpresyon testi(DST) sonucuna göre hastada ACTH bağımlı Cushing düşünüldü. İnferior petrozal sinüs örneklemesi(İPSÖ) EAS ile uyumlu idi (Tablo 1). Ga68-DOTATATE-PET/BT'de sağ intraorbital alanda orbita lateral duvarına bitişik 6.5x10mm boyutlu nodüler lezyon komşuluğunda fokal artmış tutulumu(suvmaks:2.76) izlendi. Hastaya preoperatif hiperkortizolemi için flukanazol ve metirapon teda­visi başlandı ve LBA yapıldı.

Vaka 2: 71 yaşındaki erkek hasta hipokalemi, kas güç­süzlüğü, dirençli hipertansiyon(HT), periferik ödem ne­deni ile onkoloji bölümünden kliniğimize refere edildi. Hasta prostat karsinomu nedeni ile onkoloji takibindeydi. 24-saat İSK, ACTH seviyesi, DST sonuçları EAS ile uyum­lu olarak değerlendirildi (Tablo 1). Ga68-DOTATATE-PET/ BT'de kemik yapılarda somatostain reseptör(SSR) pozitif kemik metastazları ile uyumlu tutulum, solda daha belir­gin olmak üzere bilateral trakeobronşial lenf bezlerinde artmış tutulum tespit edildi. Hastaya flukanazol ve meti­rapon başlandı. Hastanın parenteral potasyum infüzyonu ihtiyacı devam etti. Hastaya LBA yapıldı. Operasyondan 2 ay sonra muhtemel pulmoner emboli nedeni ile hastanın eksitus olduğu öğrenildi.

Sonuç: Katastrofik hiperkortizolemisi olan hastalarda şayet hiperkortizoleminin hızlı bir şekilde kontrol edil­mesi isteniyorsa bilateral adrenalektomi etkin bir teda­vi seçeneğidir. Mortalite ciddi komorbid durumları olan hastalarda yüksektir.

Tablo 1. Ektopik ACTH sendromlu 2 hastanın klinik, laboratuvar ve endokrinolojik test sonuçları

 

Vaka 1

Vaka 2

Yaş

47

71

Cinsiyet

Kadın

Erkek

Özgeçmiş

Berrak hücreli over karsinomu

Prostatadenokarsinomu

Bulgular

Ciddi kas güçsüzlüğü (3 aydır yürüyememe), bacaklarda bası yerlerinde hiperpigmentasyon, kolay morarma

Ciddi kas güçsüzlüğü (1 aydır yürüyememe), dirençli hipertansiyon, alt ekstremitede ödem

Serum K (N:3.5- 5.1 mmol/L)

2.2

2.85

Bazal sabah 08.00 ACTH

(N: 0-60 pg/mL)

142

349

Bazal sabah 08.00 kortizol

(pg/dL)

39.6

66 (1/3 dilüsyonlu)

24 sa İSK (N:36- 137 pg/24 sa)

, „ 871

>1000

8 mg DST sonrası sabah 08.00 kortizol

23

54

CRH injeksiyonu öncesi santral/ periferik ACTH oranı

1.12

İPSÖ yapılamadı

CRH injeksiyonu sonrası santral/ periferik ACTH oranı (maksimum oran)

1.9

İPSÖ yapılamadı

 

K: potasyum, ACTH: adrenokortikotropik hormon, İSK: id­rar serbest kortizolü, DST: dekzametazon süpresyon testi, İPSÖ: inferior petrozal sinüs örneklemesi

 

324. Tiroidektomi sonrası hipoparatiroidizm gelişen olgularda kalsiyum ve D vitamini tedavisine uyum düzeyinin değerlendirilmesi 2018

Muhammet Cüneyt Bilginer, Cevdet Aydın, Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-48.
ABSTRACT

Amaç: Çoklu ve uzun süre ilaç kullanan hastalarda teda­viye uyum sorunu görülmektedir. Hipoparatiroidili hasta­larda takip parametreleriyle ilgili sorunlar olabilmekte­dir. Literatürde kalıcı hipoparatiroidisi olup kalsiyum ve D vitamin replasmanı alan hastalarda tedaviye uyumla ilgili çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada amaç cerrahi sonrası hipoparatiroidi gelişen hastalarda Kalsiyum ve D vitamini tedavisine uyumun değerlendirilmesidir.

Yöntem: Kliniğimizde takip edilen postoperatif hipopa- ratiroidili 64 hastaya Modifiye Morisky Ölçeği uygulandı (Tablo-1). Ayrıca ilaç yan etkisi konusundaki endişeleri sorgulandı (Tablo-2).

Bulgular: Çalışmamıza toplam 64 hasta (12 erkek, 52 kadın; ortalama yaş 48.6.2±11.6 yıl) dahil edildi. Hasta­lara tanı konulduktan sonraki geçen süre ortalaması 73.0±72.6 aydı. Hastaların 16'sı (%26.2) kalsiyum kullanı­mı konusunda motivasyon düzeyi düşük, 12'sinde (%19.7) bilgi düzeyi düşük olarak tespit edildi. D vitamini kulla­nımı konusunda 8'inin (%13.3) motivasyon düzeyi düşük, 4'ününde de (%6.7) bilgi düzeyi düşüktü. Kalsiyum kul­lanımının D vitaminine göre motivasyon puanı istatistik­sel olarak anlamlı bir şekilde düşük bulundu (p<0.001). Hastalık süresi ilerledikçe kalsiyum motivasyon puanının istatistiksel anlamlı olacak şekilde azaldığı görüldü (r=- 0.256, p=0.046). Kalsiyum kullanımına bağlı yan etki ko­nusunda endişe 38 (%59.4) hastada mevcuttu. En sık du­yulan endişe (%55.4) nefrolithiazis ve renal toksisiteydi. D vitamini kullanımına bağlı yan etki endişesi 8 (%13.3) hastada mevcuttu. D vitamini kullanımına bağlı yanetki konusunda endişe en sık (%25) nefrolithiazisti.

Sonuç: Hastaların yaklaşık üçte birinde kalsiyum kulla­nım konusunda motivasyon düşüklüğü, yarısından fazlasında yan etki konusunda endişe varlığı saptandı. Hastalık süresi ilerledikçe kalsiyum motivasyon puanının anlamlı olarak azaldığı izlendi. Hastaların özellikle kalsiyum te­davisi ile ilişkili yan etkilerin takip özellikleri, bu takiple­rin düzenli ve titiz şekilde yapıldığı konusunda ikna edici şekilde bilgilendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz.

Tablo-1: Modifiye Morisky Ölçeği Anket Soruları

Soru 1

İlacınızı/ilaçlarmızı almayı unuttuğunuz olur mu?

  • Evet
  • Hayır

Soru 2

İlacınızı/ilaçlarmızı zamanında almaya dikkat eder misiniz?

  • Evet
  • Hayır

Soru 3

Kendinizi iyi hissettiğinizde ilaçlarınızı almayı bıraktığınız oldu mu?

  • Evet
  • Hayır

Soru 4

Bazen kendinizi kötü hissettiğinizde bu­nun ilaca bağlı olduğunu düşünüp ilacı almayı kestiğiniz oldu mu?

  • Evet
  • Hayır

Soru 5

İlaç almanızın uzun dönem yararlarını biliyor musunuz?

  • Evet
  • Hayır

Soru 6

Bazen zamanı geldiği halde ilaçlarınızı yazdırmayı unuttuğunuz oluyor mu?

  • Evet
  • Hayır

Tablo-2 Hastaların ilaç yan etkisi konusundaki endişesiy­le ilgili sorular

 

İlaca bağlı yan etki konusunda endişeniz var mı?

  • Evet
  • Hayır

Bu endişe ilacı bırakmanıza neden oluyor mu?

  • Evet
  • Hayır

Endişe duyduğunuz yan etki nedir?

(Kalsiyum preperatı)

  • Yan ağrısı
  • İdrar yaparken yanma
  • Baş ağrısı
  • Sindirim sistemi ilgili yakınmalar
  • Diğer ilaçlarla etkileşim
  • Diğer nedenler

Endişe duyduğunuz yan etki nedir?

(D vitamin preperatı)

  • İdrar yaparken yanma,
  • Sık idrara çıkma
  • Ateş, sık su içme isteği,
  • Kaşıntı, döküntü, ürtiker
  • Baş ağrısı
  • Sindirim sistemi ilgili yakınmalar
  • İştahsızlık
  • Diğer ilaçlarla etkileşim
  • Diğer nedenler

 

323 .Cushing hastalığında bilateral petrozal sinüs örneklemenin tümör lokaliazyonundaki yeri. 2018

Nagihan Beştepe, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Oktay Algın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-15.
ABSTRACT
Amaç: Adrenokortikotropin (ACTH) bağımlı Cushing sendromu ACTH'nın hipofizde fazla üretilmesinden veya ektopik ACTH salgılanmasından kaynaklanır. CRH stimülasyon testi ve bilateral inferior petrozal sinüs örnekle¬mesi (BIPSS) ayırıcı tanıda ve hipofiz mikroadenomla- rının cerrahi öncesi lokalizasyonunda yararlı bir testtir. Bu çalışmada BlPSS'nin Cushing hastalığında preoperatif tümör lokalizasyonundaki yerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: 2010-2018 tarihleri arasında biyokimyasal test¬lerle ACTH bağımlı Cushing sendromu tanısı alan ve BIPSS yapılan 46 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Ektopik ACTH sendromu saptanan 5 has¬ta, hipofiz MR'da boş sella saptanması nedeni ile ope- re edilemeyen 3 hasta ve operasyonu reddeden 4 hasta çalışmaya alınmadı. Transsfenoidal hipofiz cerrahisi uy¬gulanan 34 hasta çalışmaya dahil edildi. BIPSS işlemi için her iki inferior petrozal sinüs perkütan femoral yolla kataterize edilerek bazal ACTH için sağ ve sol petrozal sinüslerden ve periferik kandan örnek alınarak 1 mg/kg CRH periferik venden verildi. İnfüzyon sonrası protokolde belirlenen dakikalarda her iki petrozal sinüsten ve peri¬ferik venden ACTH için örnek alındı.
Bulgular: Hastaların 29'u(%85.2) kadın, 5'i(%14.8) erkek¬ti ve yaş ortalaması 43.4 (21-68) idi. BIPSS endikasyonları 12(%35.3) hastada hipofiz MR'da lezyon saptanmaması, 22(%64.7) hastada hipofiz MR'da 6 mm'den küçük lezyon bulunmasıydı. BIPSS sonuçları, histopatolojik sonuçlarla karşılaştırıldı. 28(%82.4) hastada BIPSS cerrahi olarak saptanan hipofizer adenomla aynı yönde lateralize olur¬ken, 2 hastada adenom santral yerleşimli olduğundan lateralizasyon saptanmadı. 3 hastada operasyon sırasında lateralize bölgede mikroadenom bulunamadı ve BIPSS yanlış pozitif olarak değerlendirildi. Bu hastalar postoperatif dönemde remisyona girmedi.
Sonuç: Hipofiz kaynaklı Cushing hastalığında MR görün¬tülemenin tanıda yeterince yardım olmadığı durumlarda, BIPSS hipofizer adenom lokalizasyonunda değerli bir yöntemdir ve hastaların % 82.4‘ünde hipofizer adenomu lokalize etmiştir.

322. Oftalmopatısı Olan Ve Olmayan Graves Hastalarında, Santral Korneal Kalınlık (Cct), Retınal Kalınlık (Rt), İntraoküler Basınç (Iop) Ve Koryoretınal Tabakaların Ölçümü 2018

Berna Evranos Oğmen, Muhammet Cuneyt Bilginer, Sefika Burcak Polat, Birgul Genc,Nagihan Uğurlu, Reyhan Ersoy, Bekir Cakir
Ulusal Bildiriler 40. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 9-13 Mayıs 2018, S-01.
ABSTRACT

Amaç: Graves hastalığı hipertiroidi, guatr, göz hastalığı (oftalmopati) ve bazen dermopatiyle seyreden bir sendromdur. Graves oftalmopatisi retroorbital dokuların oto- immün bir hastalığıdır. İlk başvuruda hastaların çoğunluğunda(%73.7) göz bulgusu yokken, %20'sinde hafif, %5.8'inde orta-ciddi ve %0.3'ünde görme tehditi oluş­turan orbitopati mevcuttur. Bu çalışmada oftalmopatisi olan ve olmayan Graves hastalarında santral korneal kalınlık(CCT), retinal kalınlık(RT), intraoküler basınç(IOP) ve gözün koryoretinal tabakalarının kalınlığını değerlen­dirmek amaçlanmıştır.

Yöntem-Gereç: 98 Gravesli hasta(71 kadın, 27 erkek ve ortalama yaş 45.04 ± 14.35 yıl) çalışmaya alındı. Bu hastaların 16'sında oftalmopati varken 82'sinde oftal­mopati yoktu ve bu iki grup yaş ve cinsiyet dağılımı açı­sından benzerdi. CCT, RT, IOP ve koryoretinal tabaka kalınlık ölçümleri yapıldı. CCT, RT, IOP ölçümleri için pakimetri ölçümleri ve Goldmann tonimetresi kullanıl­dı. Koryoretinal tabakaların ölçümü için spektral doma- in optik koherans tomografisi kullanıldı. Retinal sinir lifi tabakası(RNFL), gangliyon hücre tabakası(GCL), iç plexiform tabakası(IPL), iç hücre tabakası(INL), dış plexiform tabaka(OPL), dış nükleer tabaka(ONL), retinal pig­ment epiteli (RPE), iç retinal tabaka(IRL) ve fotoreseptör tabakasından (PL) oluşan 9 tabaka değerlendirildi. Oftal­mopatisi olan ve olmayan hastaların sonuçları karşılaş­tırıldı.

Bulgular: Sağ ve sol gözler ayrı ayrı ve 2 gözün ortalaması alınarak değerlendirildiğinde sağ CCT, sağ IOP, sol CCT, ortalama CCT ve ortalama IOP oftalmopatisi olan hasta­larda daha yüksekti (p=0.043, p=0.011, p=0.048, p=0.032, p=0.02, sırasıyla).Sol IOP iki grup arasında hafif düzeyde farksızdı (p=0.062).RNFL, GCL, IPL, INL, OPL, ONL, RPE,IRL ve PL tabakaları 2 grup arasında benzerdi(p>0.05).

Sonuç: Bildiğimize göre bu çalışma, Graves hastalarında koryoretinal tabaka kalınlık ölçümlerinin değerlendirildi­ği ilk çalışmadır. Oftalmopatisi olan ve olmayan hastalar­da bu kalınlıklar benzerdir. Oftalmopatisi olan hastalarda CCT ve IOP artmaktadır.

 

321. Paratiroid Neoplazilerinde Gri Mod Ultrasonografi ile Histopatolojik Tüm Yüzey Görüntü Haritalarının Karşılaştırılması 2017

Aylin Kılıç Yazgan, Oya Topaloğlu, Fatma Neslihan Çuhacı, Didem Özdemir, Afra Alkan, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, S06
ABSTRACT
Amaç: Bu calışmada paratiroid neoplazilerinin gri mod ultrasonografideki (USG) ekojeniteleri ile
histopatolojik izduşumleri tum yuzey goruntuleme (whole slide image, WSI)yontemi ile
karşılaştırılmıştır. Paratiroid neoplazilerdeki hucre tipleri ve morfolojik ozelliklerin, ultrasonografi ve
laboratuvar bulguları ile korelasyonu ve elde edilen verilerin klinik onemi hakkında daha ayrıntılı bilgi
vermesi amaclanmıştır.
Yöntem: Hiperparatiroidi nedeniyle opere olan 57 olguda lezyon sagittal duzlemde orneklendi. Tanı
verilen olgular, doğrulama amaclı parathormon (PTH) ve kromogranin A immunhistokimyasal boyaları
ile boyandı. Lezyon lamları yuksek buyutmede taranıp dijital tum yuzey goruntu hale getirildi. Sistem
yuksek cozunurluklu slayt goruntuleri saklayıp, gercek zamanlı izlenmesini sağlayan, resim kalitesinden
odun vermeden sıkıştıran istemci-sunucu mimarisinde uretilmişti. Sistem motorize mikroskop, motorize
tabla, robotik slayt yukleyici, yuksek cozunurluklu kameradan oluşmaktadır. Motorize tablaya
yerleştirilen slayt istenilen objektifte otomatik olarak taranıp, yuksek cozunurluklu bir resim
oluşturmaktadır. Bu resim, bir
arayuz yardımı ile acılıp incelenmektedir. Tarama ornekleri arşivlenebilmektedir. USG ile taranan slayt
goruntusu uretici firmasının yazılımı ile eşleştirilmiştir
Bulgular: Calışmaya alınan 43’u kadın (% 73.7) 57 hastanın yaşı 21-83 yıl arasında olup, yaş ortancası
53 idi. 47 adenom, 7 atipik adenom, 2 karsinom vardı. Hastaların PTH ortancası 194 pg/mL (min-maks:
53 – 2800), tum doku alanı ortancası 96.29 (min-maks: 16.01 – 576.05) idi. Paratiroid neoplazilerinde
hipoekoik alanların olguların 21’inde (% 55.3) şef hucre, 2’sinde (%5.0) onkositik hucre , 8’inde (% 20.0)
kistik morfoloji ile eşleştiği belirlendi. 57 hastanın 26’sında (%45.61) kistik alan vardı (Resim 1).
Hiperekojen alanlarda daha az şef hucre, daha fazla bağ doku bulunduğu goruldu (p&lt;0.05). Hiperekojen
alanlarda izo-hiperekojen alanlara gore daha az şeffaf hucre olduğu tespit edildi (p&lt;0.05). Yağ doku oranı
ekojenitesi hipoekoik olan alanlarda hiperekojenlere gore daha duşuktu (p&lt;0.05) (Resim 2). Onkositik
hucre ve kanama ile ekojenite arasında anlamlı bir fark yoktu. Yaş ve neoplazi total alanı arasında anlamlı
ilişki saptanmaz (p&gt;0.05) iken PTH ile tum doku alanı arasında pozitif yonlu ilişki olduğu (r=0.377,
p=0.004) belirlendi. Atipik olgularda ve diğerlerinde kistik alan ve şef hucre miktarı arasında anlamlı bir
fark bulunmadı (p&gt;0.05).
Sonuç: Calışmamızda paratiroid neoplazilerinde tum yuzey goruntuleme yontemi ile elde edilen
morfolojinin USG’ deki izduşumleri karşılaştırıldı. USG’de gorulen hipoekojenitenin histopatolojideki
şef hucre ile , USG’deki hiperekojen alanların ise bağ doku ve yağ doku ile uyumlu olduğu izlendi. Bu
yontemle yapılacak ayrıntılı morfometrik calışmaların kliniğe yansımalarını değerlendirmek icin bu
calışmanın sonuclarının yol gosterici olacağını duşunmekteyiz.

320. Akromegali ve romatoid artrit birlikteliği: üç olgunun sunumu 2017

Reyhan Ersoy, Nagihan Beştepe, Sevgül Fakı, M. Cüneyt Bilginer, Didem Özdemir, Şükran Erten, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P181
ABSTRACT
Giriş: Akromegalik hastalarda eklemlere ait problemler sıklıkla gorulmektedir. Bu nedenle akromegalik
hastalarda inflamatuar romatolojik hastalıkların tanısında ve tedavisinde aksamalar yaşanabilmektedir. Bu
bildiride laboratuvar bulgularına gore remisyonda iken eklem ve sırt ağrıları devam eden ve romatoloji
bolumu tarafından klinik, radyolojik ve laboratuvar verileri ile Romatoid Artrit (RA) tanısı alan uc olgu
sunulmuştur.
Olgu 1: 64 yaşında kadın hasta (FA) 11 yıl once akromegali tanısı almıştı. Makroadenomu olan hasta
transsfenoidal yolla opere olmuş, medikal tedavi altında iken klinik ve laboratuvar remisyon
sağlanamadığı icin postoperative 4. yılda Gama Knife radyoterapi (RT) uygulanmıştı. RT sonrası 3. yılda
somatostatin analog tedavisi de kesilen hasta kur olmuş kabul edildi. Ancak hastanın parmak
eklemlerinde simetrik eklem ağrıları ve şişliğin olması ve sabah katılığının olması nedeniyle romatolojiye
konsulte edildi. Hastaya seronegatif RA tanısı konuldu. Metotreksat, prednizolon ve indometazin
başlanan hastanın yakınmaları tedavinin ikinci ayında ortadan kalktı.
Olgu 2: 62 yaşında kadın hasta (FC) 12 yıl once akromegali tanısı almıştı. Hastada makroadenom
mevcuttu ve bir kez transsfenoidal yolla opere olmuştu. Medikal tedavialtında iken remisyon
sağlanamadığı icin postoperatif 4. yılda konvansiyonel RT uygulandı. RT sonrası somatostatin analog
tedavisine devam edilen hastada remisyon sağlanamadı. Hastaya tanıdan 10 yıl sonra Gama Knife
uygulandı. Hastanın 1 yıl sonra medikal tedavisi kesildi. Bu arada hastanın parmak eklemlerinde simetrik
eklem ağrıları, şişlik ve deformitelerin olması nedeniyle romatolojiye konsulte edildi. Hastaya seronegatif
RA tanısı konuldu. Metotreksat ve prednizolon başlandı.
Olgu 3: 57 yaşında kadın hastada (NU) 13 yıl once akromegali tanısı koyuldu. Hastada makroadenom
mevcuttu. Ancak hasta operasyonu kabul etmediği icin konvansiyonel RT uygulandı. RT sonrası 1. yılda
kur sağlanan hasta sırt ağrısı ve el eklemlerinde ağrı, şişlik ve sabah katılığı şikayetlerinin devam etmesi
nedeniyle romatolojiye konsulte edildi. Hastaya seropozitif RA tanısı konuldu. Metotreksat, sulfosalazin
ve indometazin başlandı.
Sonuç: RA nadiren akromegali ile birlikte bulunabilir. RA de gorulen kas iskelet sistemini ilgilendiren
yakınmalar akromegalik yakınmalarla karışabilir. Bu nedenle akromegalide tedavi hedeflerine
ulaşılmasına rağmen devam eden eklem yakınmalarında hastaların romatolojik olarak ayrıntılı bir şekilde
muayenesi ve immunolojik aktivitenin değerlendirilmesi onem taşımaktadır.

319. Primer hiperparatiroidisi olan hastalarda operasyon günü deneyimli endokrinolog tarafından yapılan ultrasonografik işaretlemeye cerrahın eşlik etmesinin cerrahi sonuçlara etkisi 2017

İbrahim Kılıç, Şefika Burçak Polat, Sevgül Fakı, Mehmet Tokaç, Reyhan Ersoy, Mehmet Kılıç, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P215
ABSTRACT
Özet: Paratiroid cerrahisinde, bez sayısı ve lokalizasyonunun değişiklik gostermesi ve bezin
kucuk boyutu nedeni ile zorluklar yaşanmaktadır. Son yıllarda lokalizasyon yontemlerinde
gelişme olmasına karşın bazı vakalarda bezin sayı ve lokalizasyon ceşitliliği nedeni ile patolojik
olanın saptanması guc olabilir. USG (Ultrasonografi) lokalizasyon icin en sık kulanılan
noninvaziv goruntuleme yontemidir.
Amaç: Bu calışmada operasyon gununde deneyimli endokrinolog endokrinolog tarafından
cerrah birlikteliğinde yapılan ultrasonografik işaretlemenin cerrahi sonuclara etkisinin
değerlendirilmesi amaclandı.
Yöntem: Ocak 2014 – Aralık 2015 arasında primer hiperparatiroidi (PHP) tanısı ile lokal
anestezi altında minimal invaziv paratiroidektomi operasyonu olan 50 hastanın sonucları
retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar iki gruba ayrıldı. Operasyon gunu cerrahın da hazır
bulunduğu ortamda deneyimli endokrinolog tarafından boyun USG yapılan ve lezyon
lokalizasyonunun cerrah eşliğinde işaretlendiği hastalar Grup A olarak kabul edildi. Daha once
endokrinolog tarafından yapılmış ve rapor edilmiş olan USG sonuclarına gore opere edilen
hastalar da Grup B olarak belirlendi. Her iki gruba dahil olan hastalara aynı cerrah tarafından
lokal anestezi eşliğinde minimal invaziv yontem ile paratiroidektomi yapıldı.
Bulgular: Grup A’da 25, grup B’de 25 hasta olup her iki grup arasında demografik ozellikler,
biyokimyasal ve hormonal değerler acısından anlamlı fark mevcut değildi. Operasyon sonrasında
bakılan paratiroid hormon, kalsiyum ve fosfor değerleri bakımından da iki grup arasında farklılık
saptanmadı. Grup A’da grup B ile karşılaştırıldığında operasyon suresi istatistiksel anlamlı
olarak daha kısa saptandı (25.7 dk’ya karşılık 45 dk, p=0.00)
Sonuç : Ameliyat oncesindehiperaktif paratiroid bezlerinin tespiti ve işaretlenmesi, cerrahi
mudahalenin genişliğini azaltmak, cerrahi suresini kısaltmak ve perioperative komplikasyonları
azaltmak icin yararlıdır.

318. Parsiyel empty sella ve medikal tedaviye dirençli mikroprolaktinoma birlikteliği: olgu sunumu 2017

Sevgül Fakı, Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P196
ABSTRACT
Giriş : Prolaktinomalar pituiter bezin en sık gorulen hormone aktif tumorleri olup pituiter adenomların
%40-60 oluşturmaktadır. Prolaktinomanın primer tedavisi dopamine agonistleri ile olmakla birlikte
tedaviye direncli vakalarda adenomektomi veya radyoterapi tedavileri de duşunulebilir. Biz burada nadir
gorulmesi nedeni ile parsiyel empty sella ve medikal tedaviye refrakter mikroprolaktinoma birlikteliği
olan ve transsfenoidal cerrahi yapılan vakayı sunmayı uygun bulduk.
Olgu: 42 yaşındaki kadın hastanın 14 yıldır prolaktinoma tanısı mevcuttu ve son 10 yıldır dopamin
agonisti ile tedavi edilmekteydi. 10. yılın sonunda yuksek doz kabergoline (4mg/hafta) direnc olduğu
tespit edildi. Hipofiz magnetic rezonans (MR) goruntulemede parsiyel empty sella ve 6.5×3.5 mm
boyutunda mikroadenom tespit edildi. Hastaya transsfenoidal yaklaşımla adenomektomi yapıldı ve
histopatoloji sonucu seyrek mitotik hucreler, Ki-67 indeksi %2 olup p53 mutasyonu veya atipik hucre
saptanmamıştır
olarak rapor edildi. İmmunhistokimyasal boyamada hucrelerin buyuk bir kısmında prolaktin ile boyanma
tespit edildi. Postoperatif hipofiz MR: reziduel kitle tespit edilmedi, hipofiz bez yuksekliği 2mm ve empty
sella ile uyumlu gorunum olarak raporlandı. Postoperatif amenore, galaktore ve yuksek prolaktin
değerinin olması nedeni ile kabergolin tedavisi tekrar başlandı, hastanın takiplerinde doz yukseltilmesine
rağmen biyokimyasal veya klinik duzelme gozlenmedi. Son kontrolde on hipofiz hormon değerlerinde
duşukluk saptanmaz iken prolactin değeri 255 ng/mL (4.79-25.3 ng/mL) olarak tespit edildi.
Sonuç: Prolaktinoması olan hastaların %10-20’sinde yuksek doz dopamine agonist tedavisine rağmen
tumor boyutunda kuculme ve/veya prolaktin değerlerinde normalizasyon sağlanamayabilir. Literaturde
bildirilen bu tur tumorler genel olarak kavernoz sinus invazyonu yapan makroadenomlar veya nadiren
mikroadenomlardır. Direnc gelişimi tumorde D2 reseptor ekspresyonunda azalma veya postreseptor
seviyedeki anormalikler ile acıklanmaktadır. Merkezimizde molekuler bioloji calışmaları rutin olarak
yapılmamaktadır. Literaturde kabergoline direncli vakalarda bromokriptin ile başarı sağlanacağını
bildiren nadir olgular mevcuttur.

317. İki farklı olguda likit levotiroksin kullanımı ile ilgili tecrübelerimiz 2017

Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Cüneyt Bilginer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P116
ABSTRACT
Giriş: Tablet levotiroksine (LT4) refrakter hipotiroidizm, LT4 tabletin mide icinde cozunmesi ya da
intestinal emilimini bozan ilac kullanımına, gastrointestinal hastalıklara ve hastanın medikal tedavi
uyumsuzluğuna bağlı oluşabilir. Biz burada levotiroksin tablet kullanımı ile TSH değerlerini normalize
edemediğimiz ancak likit form levotiroksin ile TSH değerlerini normale getirdiğimiz iki farklı vakayı
sunmayı uygun bulduk.
Olgu 1: 10 yıldır subklinik hipotiroidi tanısı ile LT4 kullanan 40 yaşındaki kadın hastanın baş ağrısı
nedeni ile cekilen kranial manyetik rezonans goruntuleme (MRG)’de hipofiz bezinde lezyon saptanması
uzerine kliniğimize yonlendirilmişti. Hastanın oykusunden LT4 tedavisine rağmen TSH değerlerinde
yeterli duşuş olmadığı oğrenildi. Yapılan laboratuvar testlerinde TSH: 6.45 uIU/mL (N. 0.27-4.7), ST4:
1.76 ng/dL (N: 0.9-1.7), sT3: 3 pg/mL(1.8-4.6), tiroid otoantikorları negatif, tiroid ultrasonografi sonucu
kronik tiroidit ile uyumlu olarak değerlendirildi. Hastanın diğer on hipofiz hormon paneli normaldi. Hasta
tiroid hormon direnci ve TSH salgılayan hipofiz adenoma on tanıları ile tetkik edildi. Patoloji tespit
edilmedi. O donem
hastanın subklinik hipotiroidisi icin tablet levotiroksinden likit levotiroksine gecildi. 1×4 cc/gun (100
mcg/
gun) likit T4 tedavisine başlandı. Hastanın kontrolunde TSH: 2.8, sT4:1.36 olarak saptandı.
Olgu 2: 36 yaşında kadın hastanın oykusunde multinodular guatr nedeni ile 10 yıl once yapılan operasyon
oykusu vardı. Oz gecmişinde gecirilmiş perikardial effuzyon nedeni ile dış merkezde hospitalizasyonu
mevcuttu. O donem TSH değerinde belirgin yukseklik olduğu icin Levotiroksin 1×1400 mcg’a kadar
cıkılmıştı. Laboratuvar tetkiklerinde; TSH: 55 uIU/mL (N: 0.27-4.7), sT4: 0.6 ng/dL (N: 0.9-1.7), sT3:
1.73 pg/mL (N: 1.8-4.6), anti tiroid peroksidaz antikoru pozitif olarak tespit edildi. Hastanın LT4 dozu
1500 mcg/gune kadar arttırıldı. Kontrol tiroid fonksiyon testlerinde duzelme ve klinik semptomlarında
iyileşme saptanmadı. LT4 emilim testi yapıldı, LT4 oncesi ve aldıktan 2 saat sonrası sT4 değerinde artış
saptanmadı
(LT4 tedavisi oncesinde sT4: 0.57 doz alınması takibinde st4: 0.62). Hastada emilim kusuru ontanısı ile
colyak otoantikorları istendi ve negatif olarak saptandı, ayrıca ust gastrointestinal endoskopisinde
patolojik bulguya raslanmadı. Hastaya 1 cc’de 25 mcg LT4 iceren formulasyondan likit levotiroksin
başlandı. Likit LT4 4 cc/gun (100 mcg/gun) ile hasta taburcu edildi. Tedaviden 1 ay sonraki poliklinik
kontrolunde semptomlarında iyileşme saptanırken TSH: 2.57 uIU/mL, sT4: 1.42 ng/dL, sT3: 2.64 pg/mL
olarak tespit edildi.
Sonuç: Son donemde yapılan calışmalarda levotiroksin likit formunun biyoyararlanımının tablet
formulasyonuna gore daha fazla olduğu belirtilmektedir. Levotiroksin tablet tedavisi altında doz artışına
rağmen TSH yuksekliği devam eden hastalarda oral solusyonun tedavide iyi bir alternatif olabileceği
unutulmamalıdır.

316. Ötiroid Hashimoto tiroiditi olan hastalarda oksidatif stres ve tiyol disülfid ilişkisinin değerlendirilmesi 2017

Merve Dirikoç,Oya Topaloğlu, Cevdet Aydın, Ahmet Dirikoç, Şefika Burçak Polat, Özcan Erel, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P111
ABSTRACT
Amaç: Serum tiyol grupları plazma antioksidan sistemin en onemli uyelerindendir. Dinamik tiyol-
disulfid homeostazının pekcok hastalığın patogenezinde rolu olduğunu olduğunu ispatlayan bulgular
mevcuttur. Bu calışmada otiroid Hashimoto tiroiditi (HT) olan hastalarda oksidatif stresin etkisini ve
dinamik tiyol-disulfid homeostazının ne yonde değiştiğini değerlendirmeye amacladık.
Yöntem: Calışmaya 1 Ocak - 31 Mart 2016 tarihleri arasında merkezimize başvuran 18-60 yaş arası
otiroid HT olan 50 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Hipotiroidi icin medikal tedavi alan, sigara icen
ve kronik hastalığı olan bireyler calışma dışı bırakıldı. Laboratuvar bulguları ile native tiyol [-SH], total
tiyol [-SH+- S-S- ], disulfide [-S- S-] duzeyleri ve ayrıca yuzde olarak hesaplanan disulfid/native tiyol [-S-
S-/- SH], disulfid/total tiyol [-S- S-/- SH+-S- S-], native tiyol/total tiyol [-SH/- SH+-S- S] oranları hasta ve
kontrol grubunda karşılaştırılırken, akut faz reaktanları ile tiyol parametrelerinin korelasyonu ve antikor
[antitiroglobulin antikor (anti-TG), anti tiroid peroksidaz antikor (anti-TPO)] pozitifliğine gore tiyol
parametrelerinin değişimi değerlendirildi.
Bulgular: Calışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması hasta grubunda 38.3 ± 10.4 yıl iken kontrol
grubunda 37.2 ± 10.1 yıl idi. Hasta grubunun 43 (% 86)’u kadın, 7 (%14)’si erkek iken, kontrol grubunun
39 (% 78)’u kadın, 11 (%22)’i erkekti. Başlangıcta incelenen 59 hastadan (sonradan 9 hasta cıkarılmıştır)
26 (%44.1)’sı sadece anti-TPO pozitif, 15 (%25.4)’i sadece anti-TG pozitif olup 18 (%30.5) hasta hem
anti-TPO hem anti-TG pozitif olarak saptandı. Toplamda 44 (%74.6) hasta anti-TPO pozitif iken 33
(%55.9) hasta anti-TG pozitif idi. Kontrol grubuna gore hasta grubunun medyan TSH duzeyi istatistiksel
anlamlı olarak daha yuksekti (p=0.004). Gruplar arasında sT3 ortalamaları istatistiksel olarak benzerken
(p=0.347), kontrol grubuna gore hasta grubunun sT4 ortalaması istatistiksel anlamlı olarak daha duşuktu
(p=0.010). Gruplar arasında medyan tiroglobulin, CRP, Hs-CRP ve fibrinojen duzeyleri yonunden
istatistiksel olarak anlamlı fark gorulmedi (p&gt;0.05). Kontrol grubuna gore hasta grubunda ortalama native
tiyol ve ortalama total tiyol istatistiksel anlamlı olarak daha yuksek bulundu (sırası ile, p=0.040 ve
p=0.036). Gruplar arasında disulfid, disulfid/native tiyol, disulfid/total tiyol ve native tiyol/total tiyol
parametreleri acısından anlamlı farklılık saptanmadı. Antikor pozitifliği ve tiyol-disulfid parametreleri
arasında anlamlı fark tespit edilmedi.
Sonuc: Calışmamız HT ve tiyol bileşikleri ilişkisini Erel ve Neşelioğlu’nun metoduna gore inceleyen ilk
calışmadır. Sonucta otiroid HT’li hastalarda total ve native tiyol duzeyleri yuksek saptanmış olup farklı
metodlarla calışılmış onceki literatur verileri ile uyuşmamaktadır. Ancak aynı metodun kullanıldığı, daha
fazla hastadan oluşan ve tiroid disfonksiyonu olan hastaların da katılacağı daha ileri calışmalara ihtiyac
vardır.

315. Diyabetli Hastalarda Kendi Kendine Kan Glukoz Kontrolünde Uyum ve Yeterlilik Durumu 2017

Reyhan Ersoy, Birgül Genç, Nagihan Beştepe, Fatma Neslihan Çuhacı, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P008
ABSTRACT
Kendi kendine glukoz kontrolu tum diyabetli bireylerde ve ozellikle insulin tedavisi kullananlarda
tedavinin onemli bir parcasıdır. Bu kontrolleri yaparken standartlara uygun cihazların kullanılması ve
tekniğe uygun şekilde olcumun yapılması gerekmektedir. Biz bu calışmada bir ucuncu basamak sağlık
kurumuna başvuran hastalardan yola cıkarak, diyabetli hastaların kendi kendine kan glukoz kontrolu
alışkanlıklarını araştırmayı amacladık.
Gereç ve Yöntem: Calışmaya; 18 yaş ve uzerinde, en az 6 aydır diyabet tanısı olan, kendine ait
glukometresi bulunan ve ankete katılmayı kabul eden 755 hasta alındı. Calışma icin bir anket formu
hazırlandı. Ankette hastaların demografik bilgileri, sosyoekonomik durumları ve hastalıkla ilgili
durumlarının yanı sıra kendi kendine glukoz kontrolu ile ilgili bilgi ve alışkanlıkları sorgulandı.
Bulgular: Calışmaya 434 kadın (%57.5), 321 erkek (%42.5) hasta alındı. Hastaların 78’i Tip 1 DM
(%10.3), 677’si Tip 2 DM (589.7) tanısı ile izlenmekte idi. Tip 1 DM’li hasta grubunda ortalama HbA1c
değeri %9.16±1.81, Tip 2 DM’li hasta grubunda ortalama HbA1c değeri %9.53±2.10 idi(p=0.153). Tip 1
Diyabetli hastaların tamamı yoğun insulin tedavisi altında idi.Tip 2 Diyabetli hastaların 363’u
insulin(%53.6.), 235’i oral antidiyabetik (%34.7), 78’i insulinle birlikte OAD(%11.5), 1 hasta da OAD ile
bilrlikte GLP-1 analogu (%0.1) kullanmakta idi. 604 hasta 1, 111 hasta 2, 34 hasta 3, 6 hasta 4 veya daha
fazla sayıda glukometreye sahipti. 136 hasta (%18) sahip olduğu cihazı 3 yıldan daha uzun suredir
kullanmaktaydı. 694 hasta cihaz kullanımını biliyor (% 91.8), 61 hasta bilmiyordu(% 8.1). 687 hasta kan
glukoz kontrollerini kendisi yaparken (%91), 68 hasta (%9) ikinci bir kişinin yardımı ile olcum
yapıyordu. Hastaların 241’i (%31.9) kan glukoz olcumunu sadece kendini kotu hissedince yapıyordu. 191
hasta her gun (%25.3), 148 hasta 3 gunde bir(%19.6), 66 hasta 2 gunde bir (%8.7), 62 hasta haftada bir
(%8.2), 23 hasta 15 gunde bir (%3) kan glukozunu kontrol ediyordu. 3 has ta glukometresi olmasına
rağmen hic takip yapmıyordu. 430 hasta(%57) hem aclık hem de tokluk kan glukozu olcumu, 132 hasta
(%17.5) sadece aclık, 30 hasta sadece tokluk (%4) olcumu yapıyordu. 160 hasta(%21.2) ise aclık veya
tokluğa dikkat etmeksizin herhangi bir zamanda olcum yapıyordu. 516 hasta (%68.3) olcum sonuclarını
doktor ile paylaşırken 236 hasta (%31.4) paylaşmıyordu. Olcum sonuclarını doktoru ile paylaşan ve
paylaşmayan hastaların HbA1c ortalamaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı (% 9.39±2.01 vs.
9.70±2.21, p=0.157).
Sonuç: Diyabetik hastalar kendi kendine glukoz kontrolu konusunda yetersizdir. Hastanın glukometre
sahibi olması, tekniğe uygun, kendi sağlık durumuna gore gereken sıklıkta kan glukoz kontrolu yaptığı ve
hekimi ile paylaştığı anlamına gelmemektedir. Hastalar ve/veya hasta yakınları kendi kendine glukoz
kontrolu uyumu ve yeterliliği konusunda eğitilmeli ve bu eğitimler belli aralıklarla tekrarlanmalıdır.

314. Paratiroid karsinoma tanısı ile takip edilen hastalarımızın gözden geçirilmesi 2017

Nagihan Beştepe, Didem Özdemir, Ş. Burçak Polat, Berna Evranos, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P159
ABSTRACT
GİRİŞ: Paratiroid karsinoma (PK) nadir bir endokrin malignitedir. Tüm kanserlerin % 0.005
ini ve primer hiperparatiroidizmli olguların %1 ini oluşturur. Bu yaygın olmayan tümör
genellikle 5. dekatta görülmektedir. Her iki cinste benzer sıklıkta görülür, sessiz ancak
progressif bir gidiş gösterir. Sıklıkla yüksek serum Ca ve PTH seviyeleri ve palpabl servikal
kitle ile prezente olabilir. PK genellikle sporadikdir, daha az sıklıkla genetik sendromlarla
birliktelik görülebilir. (Hiperparatiroidizm–jaw tümör sendromu ve MEN Tip 1-4). Bu
bildiride kliniğimizde takip ettiğimiz farklı şekilde prezente olan 5 paratiroid karsinoma
olgusu sunulmuştur.
OLGULAR: PK tanısı ile takip ettiğimiz 5 hastamızdan 2’si kadın ve 3’ü erkekdi. Hastaların
ortalama yaşı 50.4±13.7 (38-65) idi. Hastalarda baş ağrısı , halsizlik , bulantı ve kusma,
yaygın vücut ağrısı gibi nonspesifik semptomlar mevcuttu.1 hasta femur kırığı ve 1 hasta ise
nefrokalsinozis ile prezente oldu. Hastalarımızın ortalama plazma Ca seviyesi 15.3±2.7 mg/dl
[11.6-18.9], ortalama plazma fosfor seviyesi 2.4± 0.8 mg/dl ve ortalama serum PTH seviyesi
869.4± 881.9 pg/ml [87-2500] idi. Histopatolojik tümör çapı ortalama 29.2±11.1 mm [15-44]
idi. Cerrahi sonrası 36 aylık takipte, 2 hastada plazma Ca, fosfor ve PTH seviyeleri normal
aralıkta seyretti. 2 hastada lokal rekürrens nedeniyle reoperasyon gerekti. 1 hastada ise
akciğer ve kemik metastazları nedeni ile plazma Ca ve PTH seviyeleri yüksek seyretti ve 6
kez cerrahi operasyon geçirdi.
SONUÇ: PK genellikle yavaş seyirli bir neoplazidir. Progressif end organ hasarı ve kalsiyum
metabolizma bozukluğu ile karakterizedir. Bazı hastalarda ılımlı plazma Ca ve PTH
yüksekliği görülürken, bazı hastalarda ise çok ciddi hiperkalsemi ve hiperparatiroidizm ile
prezente olabilmektedir. PK olguların küratif tedavisinde en önemli faktör tümörün cerrahi
olarak tam rezeksiyonudur.

313. Postpartum erken dönemde ciddi hipokalsemi ile prezente olan idiopatik hipoparatiroidi. 2017

Eda Karapelit, Didem Özdemir, Sevgül Faki, Ayhan Özhasenekler, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P213

312. Panhipopitüitarizmin nadir bir nedeni: meme kanseri metastazı 2017

Didem Özdemir, Cüneyt Bilginer, Bülent Akıncı, Bülent Yalçın, Emre Karakök, Reyhan Ersoy,Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P195

311. Bilinç bulanıklığı ve nonkonvulzif status epileptikus ile prezente olan ektopik ACTH sendromu 2017

Eray Onur Mert, Samet Yaman, Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Dursun Ali Sağlam, Osman Ersoy, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P192

310. Tiroid fonksiyon testlerinde dalgalanmalar ile seyreden oynak (brittle) graves hastalığı olan vaka serisi 2017

Muhammet Cüneyt Bilginer, Sevgül Fakı, Cevdet Aydın, Didem Özdemir, Abbas Ali Tam, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P127

309. Primer hiperparatiroidizmi olan hastalarda fraksiyone kalsiyum atılımı hesaplanırken albumine göre düzeltilmiş kalsiyum mu kullanılmalıdır? 2017

Cevdet Aydın, Şefika Burçak Polat, Sevgül Fakı, Çuhacı F. Neslihan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P204
ABSTRACT
Giriş: Primer hiperparatiroidizm (PHPT) ayaktan hastalarda hiperkalseminin en sık sebebidir.
Tedavi edilmediğinde progresif olarak ilerler, nefrokalsinosis ve kemik mineral kaybı gelişir ve
son donem bobrek yetmezliği, kemik kırıkları gibi ciddi komplikasyonlar ortaya cıkabilir. Bu
nedenle doğru tanı konulması ve endikasyonlu hastalarda cerrahi uygulanması gerekmektedir.
Hiperkalsemiye eşlik eden yuksek veya normal parathormonu varlığında PHPT ayırıcı tanısında
ailesel hipokalsiurik hiperkalsemi duşunmek gerekir. İki antitenin ayırıcı tanısında 24 saatlik
idrarda kalsiyum atılımı ve fraksiyone idrar kalsiyum ekskresyonu kullanılmaktadır.
Amaç: Bu calışmanın amacı fraksiyone idrar atılımı formulunde serum total kalsiyum duzeyini
albumine gore duzeltmenin klinik anlamı olup olmadığını araştırmaktır.
Yöntem: Primer hiperparatiroidizmi olan 3’uerkek, 17’si kadın olmak uzeretoplam yirmi
hastanın fraksiyone idrar atılımı “idrar kalsiyumu x plazma kreatinin/ serum kalsiyumu x idrar
kreatinin” formulu ile hesaplandı. Hesaplama yaparken serum kalsiyumu albumine gore
duzeltilmiş ve duzeltilmemiş olarak iki ayrı olcum yapıldı ve olcumler birbiriyle karşılaştırıldı.
Bulgular: Albumine gore duzeltilmiş kalsiyum kullanıldığında ortalama fraksiyone atılımı 0,016
(%1.6) ±0.057, duzeltilmemiş kalsiyum kullanıldığında hesaplanan değer ise 0.0008 (%0.8)
±0.00013 idi. İki sonuc arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p&lt;0.01). Klinik olarak
PHPT ve ailesel hipokalsiurik hiperkalsemi ayırıcı tanısı icin kesim noktası %1 alındığında
hicbir hastada tanı değişmezken, %2 alındığında iki PHPT’li hastanın tanısı ailesel hipokalsiurik
hiperkalsemi olarak değişti.
Sonuç: Fraksiyone idrar atılımı PHPT ve ailesel hipokalsiurik hiperkalsemi ayırıcı tanısında
onemlidir. Serum kalsiyum olcumu serum albumin duzeyinden etkilenmekte ve yanlış yuksek
veya duşuk olculmektedir. Fraksiyone idrar atılımı hesaplanırken albumine gore duzeltilmiş
kalsiyumu kullanmak, sonucları gri zonda olan bazı hastaların klinik tanısını değiştirebilir.

308. Radyoaktif İyot Ablasyonu Tedavisi ve Over Rezervi 2017

Berna Evranos Öğmen, Sevgül Fakı, Şefika Burçak Polat, Nagihan Beştepe, Reyhan Ersoy , Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P059

307. Primer Hiperparatiroidizmli Hastalarda Üst Gastrointestinal Sistem Semptomları, Endoskopi ve Sitoloji Bulguları, Serum Kromogranin A ve Gastrin Düzeyleri 2017

Osman Ersoy, Berna Öğmen, Şefika Burçak Polat, Levent Öztürk, Berrak Gümüşkaya Öcal, Bekir Çakır, Reyhan Ersoy
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P154
ABSTRACT
Amaç: Patofizyolojik mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte Primer hiperparatiroidili (PHPT) hastalarda
üst gastrointestinal sistemle (GİS) ilişkili semptomlara sıklıkla rastlanmaktadır. Bu semptomların bir kısmı PHPT
tedavisi sonrası düzelmekle birlikte hiperkalsemik durum kalıcı etkilere de neden olabilmektedir. Bu çalışmada
PHPT’li hastalarda üst GIS ilişkili semptomların sıklığını sorgulamayı, üst GIS endoskopi bulgularını ve patolojik
özelliklerini araştırmayı, bu bulguların serum Kromogranin A ve serum gastrin düzeyi ile ilişkisini belirlemeyi
amaçladık.
Gereç ve Yöntem: PHPT tanısı alan 71 hasta çalışmaya alındı. Endoskopiyi kabul etmeyen, GIS den operasyon
öyküsü olan, Kromogranin A ve gastrin düzeyini etkileyen ilaç kullanan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalar üst
GIS semptomlarının varlığı açısından sorgulandı. Açlıkta serum Kromogranin A ve gastrin düzeyi için kan alındı.
Tüm hastalara aynı endoskopist tarafından Pentax EG 29905 ön görüşlü endoskop kullanılarak ve sedasyonla
üst GIS endoskopi uygulandı. Atrofik gastritisi değerlendirmek için tüm hastaların mide biyopsi örnekleri alındı.
Nodül, polip veya ülser saptanan hastalarda ilave biyopsiler alındı.
Bulgular: 71 hastanın 60’ı kadın, 11’i erkek, median yaş 52 yıl (18-78) idi. Ortalama serum Kromogranin A
düzeyi 134.10 ± 19.43 ng/ml (28- 620), ortalama gastrin düzeyi 219.39 ± 48.6 pg/ml (14- 2255) bulundu.
Hastaların %61’inde dispepsi yakınması vardı. %51.7 hastada epigastrik ağrı ve %46.6 hastada kilo kaybı en sık
görülen semptomlardı. 25 (%35.2) hastanın endoskopisi normal olarak değerlendirildi. 14(%19.7) hastada eroziv
antral gastrit, 12(%16.9) hastada atrofik gastrit, 6(%8.5) hastada gastrik ülser, 5(%7) hastada duodenal ülser,
4(%5.6) hastada alkalen reflü gastrit, 4(%5.6) hastada nodüler gastrit, 1(%1.4) hastada gastrik ve duodenal ülser
birlikte saptandı. Biyopsi sonuçlarına göre hastalarda %66.2 oranında Helikobakter pilori mevcuttu. %29.2
intestinal metaplazi, %20 gastrik atrofi ve 1(%1.4) hastada gastrik nöroendokrin tümör varlığı tespit edildi.
Atrofik gastriti olan hastalarda serum Kromogranin A düzeyleri atrofik gastritisi olmayan hastalarla benzer
bulunurken, serum gastrin düzeyleri atrofik gastriti olmayanlara göre anlamlı olarak yüksekti (p=0.024).
Helikobakter pilori pozitif hastalarda serum Kromogranin A ve gastrin düzeyleri negatif olan hastalarla benzer
bulundu. Benzer şekilde serum Kromogranin A ve gastrin düzeyleri intestinal metaplazi olan ve olmayan hasta
gruplarında benzerdi.
Sonuç: PHPT’li hastalarda dispeptik semtomlar belirgindir, atrofik gastrit ve peptik ülser sıklığı artmıştır. Bu
nedenlerle PHPT’li hastalar GIS semptomları açısından sorgulanmalı ve gerek görülen hastalara üst GIS
endoskopisi yapılmalıdır görüşündeyiz.

306. Gebede muhtemel histerosalpingografiye bağlı uzamış iyot fazlalığı: Olgu sunumu. 2017

Abbas Ali Tam, Sevgül Fakı, Didem Özdemir, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P091
ABSTRACT
Giriş:Histerosalpingografi (HSG) uterin kavite ve fallop tüplerinin radyografik muayenesidir.
Genellikle infertilite testi olarak uygulanmakta olup radyoopak kontrast maddenin servikal
kanal boyunca enjeksiyonu ile yapılır. Bu işlem için sıklıkla lipiodol kullanılmakta olup bu
yağda çözünen iyotlu kontrast maddedir ve bu 480 mg/mL iyot içermektedir. Yüksek
miktarda serbest iyot içeren kontrast madde maruziyeti sonrası tiroid fonksiyonları
etkilenebilir. Kontrast madde vücut iyot depolarında büyük artışlara neden olur ve ancak
birkaç haftadan aya kadar geçen bir zamanda progresif olarak vücuttan temizlenebilmektedir.
Biz kontrast maddeye bağlı uzamış iyot maruziyetine dikkat çekmek için kontrasepsiyondan
9 ay önce HSG muayenesi olan ve gebeliğinin 6. haftasında yüksek idrar iyot düzeyi tesbit
ettiğimiz bir vakayı sunmayı uygun bulduk.
Olgu:31 yaşında 2. gebeliği olan hasta 6 haftalık gebeyken merkezimize kan şekeri
yüksekliği nedeniyle yönlendirildi. Hastanın öyküsünde 2 yıldır infertilite nedeni ile tetkik ve
takip edildiği ve kontrasepsiyondan 9 ay önce HSG muayenesi yapıldığı görüldü. Ayrıca
öyküden iyot seviyesini önemli derecede etkileyebilecek ilaç kullanımı, gıda ve besin
takviyesi alımının olmadığı öğrenildi. Abortus öyküsü olmayan hastanın D vitamini damla
ve folik asit dışında kullandığı herhangi bir ilacı yoktu. Hastanın tetkiklerinde spot idrarda
iyot düzeyi 10087 mcg/L (N: 100-700 mcg/L) olarak saptandı. 24 saatlik idrarda iyot atılımı
450 &gt; ug/L’di. Tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesinde tiroid stimüle edici hormon
(TSH): 2.19 uIU/mL (N:0.27-4.2 uIU/mL ) , serbest tiroksin (sT4):1.32 ng/dL (N:0.9-1.7
ng/dL), serbest triiodotironin (sT3):1.32 pg/mL (N:1.8-4.6 pg/mL) tespit edildi. Tiroid
otoantikorları negatifti.Tiroid ultrasonografisi normaldi.
Sonuç:İyotlu kontrast madde maruziyetinden sonra vücut iyot depolarının normale dönmesi
için gereken süre tam olarak bilinmemektedir. HSG nedeniyle iyotlu kontrast madde
kullanımı sonucu ötiroid bireylerde bile hipotiroidi veya tirotoksikoz gelişebilir. Vakamızda
tiroid fonksiyon testlerinde anormallik yoktu fakat idrar iyot düzeyi HSG’den aylar
sonrasında bile yüksek seviyelerdeydi. HSG muayenesi yapılan doğurganlık çağındaki
kadınların tiroid fonksiyon bozukluğu ve yüksek iyot seviyeleri açısından dikkatli takibi
gerekir.

305. Benign ve malign tiroid nodüllerinin ayrımında ve farklı Bethesda kategorilerinde yeni bir belirteç olarak TSH/Tiroglobulin oranı 2017

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Cevdet Aydın, Muhammed Cüneyt Bilginer, Mustafa Ömer Yazıcıoğlu , Nuran Süngü, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P075
ABSTRACT
Giriş: Tiroid nodüllerinin değerlendirmesinde ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) altın standart
olup hızlı, ucuz, emniyetli ve güvenilirdir. Deneyimli ellerde tiroid İİAB ile %90&#39;a varan oranlarda
doğru tanı konabilir. Bununla birlikte yetersiz sonuçlar bu yöntemin kısıtlılığını oluşturur. Bu nedenle
preoperatif maligniteyi predikte edebilmek için sitolojinin yanısıra başka parametrelere ihtiyaç
duyulmaktadır. Bu çalışmada benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırımında yeni bir belirteç olarak
TSH/Tg oranının kullanılıp kullanılamayacağını araştırdık ve bu oranın farklı Bethesda
kategorilerindeki tanısal değerini belirlemeyi amaçladık
Metod: Tiroidektomi uygulanan 2900 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya
ötiroid hastalar dahil edildi ve Anti-Tg değeri yüksek olanlar, daha önce tiroid cerrahisi geçirmiş
olanlar, antitiroid ilaç kullanımı veya tiroid hormon replasman öyküsü olanlar dışlandı. Sitolojik
klasifikasyon Bethesda sistemine göre yapıldı. Hastalar ve nodüller histopatoloji sonuçlarına göre
benign ve malign olarak ayrıldı. Gruplar demografik ve klinikopatolojik özellikleri ve TSH, Tg ve
TSH/Tg oranları açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmada ötiroid nodüler tiroid hastalığı olan 614 hastanın 1245 nodülü analiz edildi.
Hastaların 144’ü(%23.5) erkek, 470’i (%76.5) kadındı. 244 (%39.7) hastada malign, 370 (%60.3)
hastada benign histopatoloji saptandı. Benign ve malign gruplar arasında yaş, cinsiyet, Anti TPO
pozitifliği ve nodül sayısı açısından fark yoktu. Malign olanlarda benign olanlara göre histopatolojik
olarak Hashimoto tiroiditi daha fazlaydı. Malign hastalarda TSH, TSH/Tg oranı ve total tiroid hacmi
anlamlı şekilde yüksek, Tg değerleri anlamlı şekilde düşüktü (her biri için p&lt;0.001) (Tablo 1).
Nodüllerin 924’ü (%74.2) benign, 321’i (% 25.8) maligndi. Sitolojik olarak 343 nodül nondiagnostik,
637 nodül benign, 121 nodül önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz foliküler lezyon (AUS/FLUS), 39
nodül foliküler neoplazi/foliküler neoplazi şüphesi (FN/FNS), 64 nodül malignite şüphesi ve 41 nodül
malign olarak raporlandı. Bethesda kategorileri arasında TSH, Tg, TSH/Tg açısından anlamlı fark
saptandı (her biri için p&lt;0.001). Median TSH/Tg sitolojik olarak benign grupta en düşük iken (0.013),
malignite şüphesi olanlarda (0.054) ve malign sitoloji olanlarda en yüksek idi (0.086). TSH/Tg oranı,
AUS/FLUS, FN/SFN ve malignite şüphesi kategorilerinde histopatolojik olarak malign nodüllerde
benign nodüllere göre anlamlı yüksekti (sırasıyla p=0.001, p&lt;0.001 ve p=0.003) (Tablo 2). Regresyon
analizinde TSH/Tg, TSH ve Tg düzeyine göre daha üstün tanısal değere sahipti (p&lt;0.001)
Sonuç: TSH/Tg oranı hem malign ve benign tiroid nodüllerinin ayrımında hem de özellikle
indetermine Bethesda sınıfı olan nodüllerde maligniteyi predikte etmede yeni bir belirteç olarak
kullanılabilir.

304. Graves hastalığı takibinde tespit edilen erken primer biliyer siroz: olgu sunumu. 2017

Sevgul Fakı, Muhammet Cuneyt Bilginer, Cevdet Aydın, Didem Özdemir, Hüsniye Başer, Osman Ersoy, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P117
ABSTRACT
Giriş: Tirotoksikozlu hastalarda yuksek tiroid hormonlarına, kullanılan ilaclara veya altta
yatan otoimmun karaciğer hastalığına bağlı olarak karaciğer fonksiyon testlerinde ceşitli
anormallikler gorulebileceği bilinmektedir. Graves hastalığına eşlik eden otoimmun hepatit
veya primer biliyer siroz (PBS) nadiren bildirilmiştir. Biz burada nadir gorulmesi nedeni ile
progresif kaşıntı şikayeti ile başvuran hipertiroidili bir kadın hastada tespit edilen Graves
hastalığı ve eşlik eden erken PBS tanılarına dikkat cekmek amaclı olarak vakayı sunmayı
uygun bulduk.
Olgu: 50 yaşındaki kadın hasta 4 aydır ilerleyici kaşıntı nedeni ile kliniğimize başvurdu.
Yapılan laboratuvar tetkiklerde; tiroid stimule edici hormon (TSH): &lt;0.005 uIU/ mL (0,27-
4,7), serbest tiroksin (sT4): 4.6 ng/dL(0,9-1,7) ve serbest triiodotironin (sT3): 14.71
pg/mL(1,8-4,6), Tiroid peroksidaz antikoru (anti-TPO): 89 uIU/mL (0-34) ve TSH reseptor
antikoru (TRAb):1.8 u/L (1-1.5 ), serum alkalen fosfataz (ALP): 125 IU / L (N ≤ 105), gama
glutamil transferaz (GGT): 132 IU / L (≤ 42) tespit edildi. Hastanın fizik muayenesinde; vucut
sıcaklığı: 38.3 C, nabız: 110/dk, kan basıncı: 130/80 mmHg olarak saptandı. Batın
muayenesinde organomegali tespit edilmedi. Yapılan tiroid ultrasonografisinde sağ lob
22.5×25.9× 49.2 mm, sol lob 19.7×16.3×57.2 boyutlarında olculmuş olup diffuz hiperplazik
tiroid bezi ile uyumlu olarak raporlandı, doppler incelemede ise artmış kanlanma saptandı.
Teknisyum- 99m tiroid sintigrafi incelemesinde artmış aktivite tutulumu tespit edilmesi
uzerine toksik diffuz guatr tanısı ile hastaya metimazol 2×10 mg (milligram) tablet ve
propranolol 2×20 mg tablettedavisi başlandı. 1 hafta sonraki kontrolde kaşıntıda artış ve
ALP/GGT (160/151 IU /L) duzeylerinde yukselme saptanması uzerine hastanın medikal
tedavisi sonlandıldı. Hasta viral hepatit, bakır ve demir metabolizma bozukluğu acısından
tetkik edildi. HBsAg, Anti HBc, Anti HBe, Anti HCV, Anti HIV, Anti HAV IgG, IgM, 24
saatlik idrarda bakır ve serum seruloplazmin test sonucları negative olarak raporlandı.
Otoimmun hepatit markırlarından antimitokondrial antikor (AMA-M2) ve anti nukleer antikor
(ANA ) pozitifliği saptanan hastaya PBS tanısı ile gastroenteroloji tarafından ursodeoksikolik
asit 1×250 mg tablet başlandı. Lugolize edilen hastaya bilateral total tiroidektomi yapıldı.
Sonuç: Graves hastalığının diğer otoimmun hastalıklar ile birlikteliği olabileceği hatırlanmalı
ve kaşıntının her ne kadar tirotoksikoza ve kullanılan antitiroid ajana bağlı olabileceği
duşunulse de artan kaşıntı ve karaciğer fonksiyon testleri varlığında eşlik edebilecek PBS
varlığı da akla gelmelidir.

303. Tekrarlayan yetersiz sitolojili tiroid nodüllerinde tiroid görüntü raporlama ve veri sistemi (TIRADS) malignitenin tahmin edilmesinde faydalı mıdır? 2017

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Sevgul Fakı, Afra Alkan, Mustafa Ömer Yazıcıoğlu, Hayriye Tatlı Doğan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 3-7 Mayıs 2017, Antalya, Türkiye, P076
ABSTRACT
Amaç: Yetersiz sitolojili tiroid nodullerine malignite oranı duşuk olmasına rağmen,
tekrarlayan yetersiz sitolojili tiroid nodullerinde malignite oranının daha yuksek olabileceği
bildirilmektedir. Bu calışmada şupheli ultrasonografik (US) ozelliklerin ve tiroid goruntu
raporlama ve verisisteminin (TIRADS) tekrarlayan yetersiz sitoloji sonucu olan nodullerde
malignitenin tahmin edilmesinde faydalı olup olmadığının değerlendirilmesi amaclanmıştır.
Yöntem: Aynı nodulde en az 2 kez yetersiz sitolojisi sonucu olan ve bu nedenle tiroidektomi
uygulanan 246 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Yetersiz sitolojili nodullerin şupheli
US ozellikleri (solid komponent, hipoekojenite, duzensiz kenar, mikrokalsifikasyon, nodulun
anteroposterior (AP) capının transvers (T) capından daha buyuk olması) ve TIRADS
kategorileri (TIRADS kategorileri 3, 4a, 4b, 4c ve 5) kaydedildi. TIRADS kategori 3; şupheli
US ozelliği yok, kategori 4a; 1 şupheli US ozelliği, kategori 4b; 2 şupheli US ozelliği,
kategori 4c; 3 veya 4 şupheli US ozelliği ve kategori 5; 5 şupheli US ozelliği olan nodullerden
oluşturuldu.
Bulgular: 246 hastanın 218’nin (% 88.6) histopatolojisi benign iken 28 hastanın (% 11.4)
histopatolojisi maligndi. Benign ve malign gruplar arasında şupheli US ozellikleri açısından
fark izlenmedi (p&gt;0.05). Tekrarlayan yetersiz sitololoji sonucu olan 246 nodulden 12 nodul
(% 4.9) TIRADS kategori 3, 53 nodul (% 21.5) 4a, 104 nodul (%42.3) 4b ve 77 nodul
(%31.3) 4c kategorilerinde yer almaktaydı. TIRADS 5 kategorisine dahil olan nodul yoktu.
TIRADS kategori 3, 4a, 4b ve 4c’de malignite oranları sırasıyla % 0, % 13.2, % 9.6 ve % 14.3
olarak belirlendi. Benign ve malign gruplar arasında TIRADS kategorileri acısından fark
izlenmedi (p&gt;0.05).
Sonuç: TIRADS, şupheli US ozelliklerinin sayısına gore tiroid nodullerinin malignite riskini
belirlemeye calışan basit, guvenilir bir raporlama sistemidir. Literaturde TIRADS’ın ceşitli
sitoloji sonuclarında malignitenin belirlenmesinde faydalı olduğu bildirilmektedir. Ancak
yetersiz sitolojili tiroid nodullerinde TIRADS’ın etkinliği değerlendirilmemiştir. Bu calışmada
tekrarlayan yetersiz sitolojili tiroid nodullerinde malignite oranı % 11.4 olarak bulundu.
Yetersiz sitolojili nodullerde malignitenin tahmin edilmesinde faydalı olabilecek şupheli US
bulgusu saptanmadı. TIRADS kategorilerine gore değerlendirildiğinde, TIRADS 4a, 4b ve
4c’de yer alan nodullerdeki malignite oranının Bethesda klasifikasyonuna gore yetersiz
sitolojili nodullerde tahmin edilen malignite oranlarından daha yuksek olduğu goruldu.

302. Sitolojisi Önemi Belirsiz Folliküler Lezyon (ÖBA/ÖBFL) Olan Troid Nodüllerinde Subgruplara göre Hangi Sitolojik ya da Artefakt Değişiklik Malignansi ile İlişkilidir? 2017

Oya Topaloğlu, Ayşegül Altınboğa, Fatma Neslihan Çuhacı, Cevdet Aydın, Hüsniye Başer, Ömer Yazıcıoğlu, Afra Alkan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, 3-7 Mayıs 2017, P074
ABSTRACT
Amaç: Onemi Belirsiz Atipi/ Onemi Belirsiz Follikuler Lezyon (OBA/OBFL), Bethesda
klasifikasyonuna gore sitolojik ozellikleri kesin malign ya da benign olmayan tiroid
nodullerini tanımlayan bir kategoridir. Bu calışmada OBA/OBFL kategorisinde subgruplara
gore hangi spesifik sitolojik ya da artefakt değişikliğin malignite ile ilişkili olduğunu tespit
etmek amaclanmıştır.
Yöntem: İnce iğne aspirasyon biopsileri (İİAB) Bethesda kategori III (OBA/OBFL) olan ve
opere edilen hastaların operasyon oncesi sitolojik spesmenleri tekrar değerlendirildi.
Orijinal sitoloji ve final histopatolojiye kor deneyimli bir sitopatolog tarafındaninceleme
yapıldı ve Bethesda’ya gore sitoloji 1’den 7’ye kadar gruplandırıldı; Grup 1: mikrofollikuller
oluşturan hucreler , Grup 2: nadir hucre ve kolloid olan coğunlukla Hurthle hucreleri iceren
yaymalar , Grup 3: yayma artefaktları nedeni ile atipinin değerlendirilemediği yaymalar, Grup
4: benign Hurthle hucreleri iceren selluler yaymalar , Grup 5: papiller karsinom benzeri
nukleer değişiklikler gosteren fakat genel olarak benign gorunumlu fokal hucreler, Grup 6:
genellikle benign gorunumlu atipik ozellikler gosteren hucreler, Grup 7: nukleer genişleme ve
sıklıkla belirgin nukleolus iceren nadir follikuler hucreler
Bulgular: Ortalama yaşı47.87±12.18 yıl olan toplam 195 hastanın (153 kadın, 42 erkek)
spesmenleri değerlendirildi.
195 hastanın, 148’inde OBA 47’sinde OBFL sitolojisi mevcuttu. Nukleer yarıklanma tum
grup ve OBA grubunda malign olanlarda anlamlı olarak daha fazla tespit edilirken(sırası
ile, p=0.005 ve p=0.023), OBFL grubunda nukleer yarıklanma acısından malign ve benign
olanlar arasında fark mevcut değildi(p=0.164). Hem tum hasta polulasyonunda hem de OBA
ve OBFL alt gruplarında malign ve benign ayrımında nukleer genişleme, ust uste binme,
elongasyon, inkluzyon ve papilleroid ozelliklerin varlığı acısından fark mevcut değildi.
Ayrıca hem tum hasta polulasyonunda hem de OBA ve OBFL alt gruplarında malign ve
benign olanlarda sitolojik grup dağılımları benzerdi. (p&gt;0.05).
Sonuç: Bethesda Kategori III’de ozellikle OBA alt grubunda sitolojik incelemede nukleer
yarıklanmanın gorulmesimalignansi acısından risk oluşturmaktadır ve bu hastalara cerrahi
tedavi onerilmesi daha uygun bir yaklaşım olacaktır.

301. Ultrasonografi ile tespit edilen nodül çapı histopatolojik tumor çapı ile uyumlu mudur? 2016

M. Cüneyt Bilginer, Didem Özdemir, Hayriye Tatlı Doğan, Abdussamed Yalçın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P22.

300. Geriyatrik Hastalarda Tiroid Kanserlerinin Özellikleri 2016

Fatma Dilek Dellal, Didem Özdemir, Abbas Ali Tam, Hüsniye Başer, Hayriye Tatlı Doğan, Ömer Parlak, Reyhan ERsoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P12.
ABSTRACT

Amaç: Geriatrik yaşta tiroid kanserlerinin biyolojik agresifliğinin belirgin derecede arttığı belirtilmektedir. Agresif diferansiye tiroid kanseri (DTK) tipleri, büyük tümör, geniş lokal büyüme ve uzak metastaz yaşlılarda daha sık görülür, ve rekürrens ve mortalite oranları genç hastalara kıyasla daha yüksektir. Bu çalışmada geriatrik yaş grubunda (≥65) tiroid kanseri tanısı alan hastaların klinikopatolojik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.

Materyal ve Metod: Kliniğimize Ocak 2009-Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran ve histopatolojik olarak tiroid kanseri tanısı alan 933 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. ≥65 yaş hastalardaki tümörler Grup 1, <65 yaş hastalardaki tümörler Grup 2 olarak ayrıldı. Tiroid fonksiyonları, ultrasonografik (US) özellikler, sitoloji ve histopatoloji sonuçları karşılaştırıldı.

Bulgular: 109 (%11.7) hasta ≥65, 824 (%88.3) hasta <65 yaşında idi ve tiroid fonksiyonları, tiroid antikor pozitifliği, tiroidektomi endikasyonları ve tiroidektomi tipi açısından fark yoktu. Ultrasonografik olarak ortalama nodül sayısı ≥65 yaş grubunda 4.87±3.23, <65 yaş grubunda 4.19±3.30 idi (p=0.044). Grup 1’de 153 (%11.4), Grup 2’de 1185 (%88.6) tümör odağı vardı. Grup 1’de 67, Grup 2’de ise 565 malign nodülün US özellikleri kayıtlı idi. Grup 1’de ortalama nodül çapı Grup 2’den daha yüksekti (p=0.008). Ekojenite, yapı, mikro ve makrokalsifikasyon varlığı, kenar düzensizliği ve kanlanma paterni açısından Grup 1 ve 2 arasında fark yoktu. Grup 1’de hipoekoik halo varlığı %16.4 iken Grup 2’de bu oran %28.6 idi (p=0.034). Nodüllerin sitoloji sonuçlarının dağılımları benzerdi (Tablo 1). Malign odakların çapları arasında fark bulunmadı (p=0.182). Mikrokanser oranı Grup 1’de %65.8, Grup 2’de %64.5 idi (p=0.759). İnsidentalite her iki grupta benzerdi (p=0.313). Grup 1’de malign nodüllerin %88.8’i papiller tiroid kanseri iken Grup 2’de bu oran %93.9 idi (p=0.028). Hurthle hücreli kanser oranı Grup 1’de %3.9, Grup 2’de %1.1, anaplastik kanser sıklığı Grup 1’de %2.0, Grup 2’de %0.2 bulundu (sırasıyla p=0.015 ve p=0.012). Kapsüler invazyon, vasküler invazyon ve ekstrakapsüler uzanım oranları iki grup arasında farklılık göstermiyordu (Tablo-1).

Sonuç: Geriatrik hasta grubunda anaplastik kanser ve diğer DTK arasında daha kötü prognozlu olduğu bilinen Hurthle hücreli kanser sıklığı artmıştır. Agresif tümör tiplerine artmış eğilim nedeniyle bu hastalarda tiroid nodülleri saptandığında sitolojik değerlendirme mutlaka yapılmalıdır.

 

Tablo 1: ≥ 65 yaş ve <65 yaş hastalardaki malign tiroid nodüllerinin sitolojik ve histopatolojik özellikleri


 

≥ 65 yaş (Grup-1)

(n=109)

< 65 yaş (Grup-2)

(n=824)

p

Tümör tipi

(n=153)

(n=1185)

 

      PTK

136 (%88.8)

1113 (%93.9)

0.028

      FTK

3 (%2)

25 (%2.1)

0.911

      HHK

6 (%3.9)

13 (%1.1)

0.015

      Medüller

1 (%0.7)

12(%1)

0.674

      Anaplastik

3 (%2)

2 (%0.2)

0.012

      MPBİDT

4 (%2.6)

20 (%0.2)

0.341

 

AUS/FLUS:Önemi belirsiz atipi/Önemi belirsiz folliküler lezyon, FN/FNŞ:Folliküler neoplazi/Folliküler neoplazi şüphesi, PTK:Papiller tiroid kanseri, FTK:Folliküler tiroid kanseri, HHK:Hurtle hücreli kanser, MPBİDT: Malignite potansiyeli belirsiz iyi differansiye tümör

 

299. Tiroid nodüllerinde malignite riskini öngörmede titoid nodül volümünün rolü. 2016

Nagihan Beştepe, Didem Özdemir, Hüsniye Başer, Berna Evranos Öğmen, Nuran Süngü, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P10.

298. Tirotoksikoz Papiller Titoid Kanserinin Daha Agresif Varyantlerı İle İlişkili Midir? 2016

Şefika Burçak Polat, Berna Evranos Öğmen, Ersin Gürkan Dumlu, Nuran Süngü, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P13.
ABSTRACT
Giriş: TSH’ nın tiroid malignitesinin gelişmesini tetiklediği ve yüksek TSH düzeyinin artmış tiroid
malignitesi insidansı ve ileri tümör evresi ile ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Bunların aksine
hipertiroidinin daha agresif tümörlerle ilişkili olduğunu ve tıpkı bir büyüme faktörü gibi integrin αvβ3
üzerinden etki ettiği ileri sürülmüştür. Literatürde tirotoksikozlu hastalarda papiller tiroid kanserinin
alt tiplerinin subgrupları arasında ilişki olup olmadığına dair az veri bulunmaktadır. Bu çalışmanın
amacı tirotoksikozlu hastalarda PTK varyantlarının dağılımını, ötiroid hasta grubu ile karşılaştırmaktır.
Yöntem: Ocak 2007- Aralık 2010 tarihleri arasında toplam 2910 hasta tiroid operasyonu geçirmiş
olup bunların 960ında histolojik olarak PTK tanısı konulmuştur. Bu hastalar retrospektif olarak
operasyon öncesi hormon düzeylerine gore hipertiroid ve ötiroid oarak iki gruba ayrılmıştır.
Hipotiroidizmi olanlar veya halihazırda lt4 replasmanı alanlar çalışma dışı bırakılmıştır. Ötiroidizm
normal serbest T3 , T4 ve TSH olarak tanımlanırken tirotoksikoz yüksek veya normal serum serbest
T4 ve T3 varlığında baskılanmış TSH olarak tanımlandı. Bu iki grup PTK açısından birbiri ile
karşılaştırıldı
Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, primer tumor çapı ve lenf nodu metastazı açısından fark
saptanmadı.Tirotoksikozlu hastalarda folüküler varyant PTK ötiroid gruba göre belirgin olarak daha
fazlaydı. (15.9% vs 4.8%, p&lt;0.001).
Sonuç: Sonuç olarak bizim çalışmamızda FVPTC tirotoksikozlu hastalarda ötiroid hastalara gore
daha fazla idi ve tümörlerin çoğu enkapsüle variant mikrokarsinomlardan oluşmakta idi. Kötü
histolojik varyantların her ikş gruptaki dağılımı benzerdi. Bu bulguların ışığında tirotoksozun kötü
prognostic sub tiplerleilişkisi olmadığı öne sürülebilir.

297. Diferansiye Tiroid Kanseri Nedeni ile Opere Edilmiş Hastaların Histopatoloji Raporlarının Yeterliliğinin Değerlendirilmesi 2016

Şefika Burçak Polat, Berna Evranos Öğmen, M. Cüneyt Bilginer, Sevgül Fakı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P14.

296. T1 A Multifokal Papiller Tiroid Mikrokanserler Total Tümör Çapına Göre T1b Olarak Sınıflandırılabilirler Mi? 2016

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Berna Evranos Öğmen, Sevgül Fakı, Ersin Gürkan Dumlu, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P08.

295. Bipolar Affektif Bozukluk Nedeniyle Lityum Kullanan Hastalarda Diferansiye Tiroid Kanseri Gelişimi: Olgu Serisi 2016

Abbas Ali Tam, Cevdet Aydın, Didem Özdemir, M. Cüneyt Bilginer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, P09.

294. Sitolojide Bethesta III (ÖBA/ÖBFL) Olarak Değerlendirilen Tiroid Nodüllerinde CHAID Algoritması ile Malignite Riskinin Öngörüsel Analizi 2016

Reyhan Ersoy, Cevdet Aydın, Oya Topaloğlu, Didem Özdemir, Hüsniye Başer, Fatma Neslihan Çuhacı, Abbas Ali Tam, Berna Öğmen, Şefika Burçak Polat, Fatma Dilek Dellal, Ahmet Dirikoç, Nagehan Beştepe, Mehmet Kılıç, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 7. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 25-26 Kasım 2016, S03.
ABSTRACT
Amaç: “Yapay zeka”, insan beyninin bilgi işleme tekniğinden esinlenerek geliştirilmiş bir bilgi-işlem
teknolojisidir. Yapay Zeka uygulamaları sağlıkta; meme kanseri, radyoloji, kardiyoloji, sağlık
işletmeciliği, ilaç etkileri analizi alanları başta olmak üzere giderek artan bir oranla kullanılmaktadır.
Literatürde Tiroid hastalıkları ve yapay zeka uygulamaları konusunda bugüne kadar yapılmış bir
çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada sitolojide Bethesda III- önemi belirsiz atipi (ÖBA) ve
önemi belirsiz folliküler lezyon (ÖBFL) olarak değerlendirilen ve opere edilen olgularımızdan yola
çıkarak bir Yapay Zeka uygulaması olan CHAID (Chi-Squaered Automatic Interaction Detection)
algoritması ile bu nodüllerdeki malignite riskini öngörmeyi amaçladık.
Gereç-Yöntem: 2005-2016 yılları arasında multidisipliner konseyimiz tarafından değerlendirilmiş,
operasyon kararı alınmış, opere edilmiş ve histopatolojik olarak tanısı kesinleştirilmiş hastalarımızın
verileri kayıt altındadır ve kayıtlarımız sürekli güncellenmektedir. Bu çalışma için 3300 hastanın 6863
nodülüne ait veriden yola çıkıldı. Çalışmaya sitoloji sonucu Bethesda III- ÖBA ve ÖBFL olarak
değerlendirilen 364 hastanın 385 nodülü alındı. Her bir nodüle ait klinik, laboratuar, ultrasonografik,
sitolojik ve histopatolojik özellikleri tanımlayan 65 parametre analiz edildi.
Bulgular: Hastaların 75’i erkek (%20.6), 289’u kadın (%79.4) idi. Toplam 364 hastaya ait 385
nodülün 103’ü histopatolojik olak malign, 282’si benign olarak raporlandı. CHAID algoritması
kullanılarak yapılan analizler sonucu; ultrasonografik olarak tiroidde tiroidit/kronik tiroidit varlığı,
sitolojik olarak nükleer grove varlığı ve intranükleer inklüzyon varlığı maligniteyi predikte eden
özellikler olarak karşımıza çıkmaktaydı. Histopatolojik tanı sonlanım olarak alındığında, yöntemin
maligniteyi saptamada Duyarlılığı: %49.5, Özgüllüğü: %96.8, Pozitif Tanımlama Değeri: %85,
Negatif Tanımlama Değeri: %16 ve Doğruluk Oranı: %84.15 olarak hesaplandı.
Sonuç: Tiroid nodülü ülkemizde oldukça sık görülen bir patolojidir. Tiroid nodüllerine yaklaşımda
amaç öncelikle maligniteyi öngörebilmektir. Bunu sağlarken gereksiz cerrahi girişimlerden, gereksiz
biyopsi veya sonografik takiplerden de kaçınmak gerekir. Gereksiz uygulamalar hastaya olduğu kadar
ülke ekonomisine de önemli bir ekonomik yük getirmektedir. Günlük pratikte yapay zeka
uygulamalarının da kullanılması ile sitolojide ÖBA/ÖBFL olarak değerlendirilen olgulara yaklaşımda
tanıya yönelik gereksiz uygulamaların ve cerrahi girişimlerin azaltılabileceği görüşündeyiz.

293. Hipofizer Apopleksiye Bağlı Gelişen Diabetes İnsipitus Vakası 2016

Şefika Burçak Polat, Oya Topaloğlu, Berna Evranos, Reyahn Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P277
ABSTRACT
Giriş: Hipofiz adenomları intrakranial tümörler arasında görülme sıklığı açısından üçüncü sırada yer
alırlar ve tüm santral sinir sistemi tümörlerinin %10-15’ini oluştururlar. Bu adenomlar genellikle
hormon sekresyonu, çevre dokuya bası veya hipofizer apopleksi ile prezente olurlar. Apopleksi daha
önceden var olan hipofiz adenomunun akut kanama veya enfarktı sonucu gelişir. Ani başlangıçlı ve
şiddetli baş ağrısı, görme netliğinde azalma, çift görme veya görme alanı defekti, bilinç değişiklikleri
en sık eşlik eden semptomlar olup diabetes insipitus nadir görülür. Burada nonfonsiyone hipofiz
adenomu nedeni ile takip edilmekte olan bir hastada apopleksiye bağlı gelişmiş bir diabetes insipitus
(DI) vakası sunulmuştur.
Vaka: Elli dört yaşında kadın hasta baş ağrısı nedeni ile gittiği nöroloji polikliniğinden hipofiz
MRG’da makroadenom tespit edilmesi üzerine kliniğimize yönlendirildi. Hastanın yapılan
tetkiklerinde ön hipofiz panelinde hafif prolaktin yüksekliği dışında patoloji saptanmadı. Cushing
hastalığı taraması için yapılan 1 mg dexametazon supresyon testinde kortizol değeri baskılı olan
hastanın hipofiz MRG’ında adenom boyutu 18x14 mm olarak rapor edildi. PRL yüksekliği sap basınsa
bağlandı. Görme alanı normaldi.Hastanın adenomu non fonksiyone kabul edilerek takibe alındı.
Aralıklı kontrollere gelen hasta takibinin 18. ayında baş ağrısı şiddetinde artış ve diplopi gelişmesi
nedeniyle acil servise başvurdu. Apopleksi tanısı konulan ve ön hipofiz paneli panhipopitiutarizm ile
uyumlu olan hastaya steroid replasmanı başlandı. Başvurusunda poliüri ve polidipsi tarif eden hastanın
günlük idrar volümü 6 litre olarak tespit edildi. Serum Na değeri 148 mEq/L olan ve kan ozmalaritesi
298 mosmol/kg iken idrar ozmolaritesi 70 olan mosmol/kg hastaya hipernatremi nedeni ile susuzluk
testi yapılmaksızın santral DI ön tanısı ile desmopressin nazal sprey 1x1 puff başlandı. Takipte
hipernatremisi ve poliürisi düzelen hasta apopleksi tedavisi için transsfenoidal cerrahiye verildi.
Sonuç: Hipofiz adenomu olan ve apopleksi gelişen hastalarda posterior hipofiz fonksiyonu genel
olarak korunmuştur ve DI nadiren gelişir. Bilinç bulanıklığı olan ve yeterli sıvı alamayan hastalarda
ciddi elektrolit bozukluğuna yol açar. Sıklıkla eşlik eden adrenal yetmezlik ve hipotiroidi mevcuttur
ve DI semptomları maskelenebilir. Steroid ve tiroid hormon replasmanı yapıldıktan sonra poliüri daha
belirgin hale gelebilir. Bu nedenle apopleksi gelişen hastalarda ön hipofiz fonksiyonları ile birlikte DI
açısından elektrolitler, idrar volümü ve serum/idrar ozmalaritesi gözden geçirilmelidir.

292. Kleinfelter Sendromlu Bir Hastada Eşlik Eden Akromegali 2016

Şefika Burçak Polat, Nagihan Beştepe, Oya Topaloğlu, Ercan Bal 2, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P275
ABSTRACT
Giriş: Kleinfelter sendromu erkek bir hastada birden daha fazla X kromozomun olması ile karakterize
genetik bir bozukluktur. Bu zamana kadar Keinfelter sendromu ve büyüme hormonu (BH)
hipersekresyonu arasında gösterilmiş bir ilişki yoktur. Akromegalili hastalarda görülen gigantizme
benzer klinik androjen eksikliği görülen Kleinfelter sendromunda veya Sotos sendromu , Marfan
sendromu, homosistinüri ve frajil X sendromu gibi bir takım genetik bozukluklarda da
görülebilir.Burada Akromegali tanısı alan Kleinfelter sendromlu bir hasta sunulmuştur.
Vaka: Kırk yaşında daha önceden bilinen Kleinfelter sendromu (46XXY) olan erkek hasta kliniğimize
ellerde ayaklarda büyüme, eklemlerde ağrı, aşırı terme ve baş ağrısı şikayetleri ile başvurdu. Fizik
muayenesinde yağlı cilt, yüz hatlarında kabalaşma, diş aralarında açılma ve vücutta yaygın siğiller
tespit edildi. Hastanın boyu 182 cm, kilosu 86 kg idi. Hormon panelinde serum total ve serbest
testosteron düzeyi düşük, gonadotropin düzeyleri yüksekti ve primer testiküler yetmezlik ile uyumlu
idi. Hastanın spot BH düzeyi 4.22 μg/ L, insülin like growth factor (IGF-1) düzeyi 611 μg/ L olup yaşa
göre bakılan referans aralığının (105-280 μg/L) üzerindeydi. 75 gr oral glukoz tolerans testinde
bakılan en düşük BH düzeyi 1.0 μg/L idi. Bunun üzerine çekilen hipofiz MRG’da 12 mm boyutunda
adenom saptandı. Hastaya akromegali ön tanısı ile endoskopik transsfenoidal cerrahi yapıldı ve
histopatolojide adenom BH ile pozitif boyandı. Post operatif 3. Ayda yapılan tetkiklerinde hastanın
IGF-1 dğzeyi normal aralıkta ve spot BH düzeyi &lt; 1 μg/ L idi.
Sonuç: Kleinfelter sendromlu hastalarda daha önce BH ve somatomedin yüksekliğinin olmadığı ancak
akromegali belirti ve bulgularının olduğu akromeloidizm adı verilen klinik durum rapor edilmiştir.
Burada literatürdeki ilk akromegalili Kleinfelter olgusu sunulmuştur. Klinisyenler Kleinfelter
sendromu olan kişilerde gigantizm varlığında diğer belirtileri de gözden geçirmeli ve akromegali
olasılığını göz ardı etmemelidir.

291. Akromegalik Bir Hastada Kronik Lenfositik Lösemi: Olgu Sunumu 2016

Reyhan Ersoy, Neslihan Çuhacı, Şule Mine Bakanay Öztürk, Abbas Ali Tam, İmdat Dilek, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P267
ABSTRACT
Amaç: Akromegali hastalarının benign ve malign tumor gelişimine yatkın olduğu bilinmektedir. Bu
durumun insulin-like growth factor 1 (IGF-I) in hücre proliferasyonunu artırması ve apoptosisi inhibe
etmesine bağlı olduğu düşünülmektedir. Literatürde büyüme hormonu (BH) tedavisi alan çocuklarda
gelişen hematolojik maligniteler konusunda yayınlar bulunmakla birlikte akromegali hastalarında
görülen hematolojik maligniteler konusunda az sayıda rapor bulunmaktadır. Kronik lenfositik
lösemi (KLL) genellikle yaşlı ve erkek hastalarda görülen bir durumdur. Bu bildiride acromegali tanısı
ile izlenen ve takip sürecinde KLL gelişen bir olgu sunulmuştur.
Olgu: Otuz yaşında kadın hasta 2007 yılında gebeliğin 25. Haftasında iken Gestasyonel Diyabetes
Mellitus” tanısı ile bölümümüze danışıldı. Fizik muayene, rastgele bakılan BH, IGF-I, glukoz
supresyon testi ve hipofiz manyetik rezonans incelemesi (MRI) sonuçları ile hastaya akromegali tanısı
konuldu. Herhangi bir tedavi almaksızın terme ulaşan hasta sezeryan doğum ile 4200 gr ağırlığında,
Apgar skoru 9 olan erkek bebek dünyaya getirdi. Doğumdan bir yıl sonra hastaya transsfenoidal
adenomektomi uygulandı ve postoperatif 3. ayda uzun etkili somatostatin analoğu tedavisi başlandı.
Medikal tedavi altında biyokimyasal iyileşme sağlanamaması ve görüntülemede rezidü adenomu
saptanması nedeni ile 1 yıl sonra transsfenoidal yoldan ikinci operasyon yapıldı. Takipte medikal
tedaviye rağmen remisyon sağlanamadığı için ikinci operasyondan 1 yıl sonra hastaya Gama Knife
uygulandı. Bu arada medikal tedaviye devam edilen hastada radyoterapiden sonraki beş yıl içinde BH
ve IGF-I düzeyleri tedrici olarak düştü, somatostatin analoğunun dozu azaltıldı, enjeksiyon aralığı 45
güne çıkartıldı ve kesildi. Bununla birlikte, hastada %90 oranında lenfosit içeren ilerleyici bir
lökositoz saptandı. Hastada servikal, aksiller ve inguinal bölgede lefodenopatiler ve
hepatosplenomegali mevcut idi. Periferik kanın akım sitometri incelemesinde yüzey antikappa
monoklonalitesi olan CD5+, CD19+, CD20+, CD22+, CD79b+, CD43+, CD200+ lenfositler saptandı.
Kemik iliği aspirasyonunun Floresan in situ hibridizasyon (FISH) incelemesinde 17p13.1 (TP53)’de
%20 delesyon saptandı. Hastanın bulguları 2.evre KLL ile uyumluydu. Hastaya “lenfosit yarılanma
ömrünün” kısa olması nedeni ile tedavi planlandı.
Sonuç: Akromegalinin seyri sırasında KLL gelişimi aşırı endojen BH salgılanması nedeni ile
olabileceği gibi eş zamanlı olarak da görülebilir. Bu nedenle akromegali hastalarında bu durum göz
ardı edilmemeli ve özellikle lökositoz saptanan hastalar bu açıdan değerlendirilmelidirler.

290. Büyüme Hormonu Salgılayan Sessiz Tümörler: Vaka Takdimi ve Literatürün Gözden Geçirilmesi 2016

Şefika Burçak Polat, Berna Öğmen, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P262
ABSTRACT
Giriş:Büyüme hormonu (BH) salgılayan sessiz hipofiz adenomlarında akromegalinin tipik belirti ve
bulgularına rastlanmaz. Bu tümörlerde klasik hastalıkta olduğu gibi BH ve insulin like growth factor-
1 artmıştır ve adenom immünhistokimyasal olarak BH ile pozitif boyanır. Burada hipofizer
makroadenomu olan, hormon testleri ve histopatolojisi akromegali ile uyumlu olan asemptomatik bir
vaka takdim edilmiştir.
Vaka:36 yaşında kadın yaklaşık bir yıl önce yedi yıldır olan ancak son üç aydır artış gösteren baş
ağrısı şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Hastanın çekilen hipofiz MRG’ında sella içersinde sağ yarıda
yerleşmiş 22x20x18 mm boyutunda suprasellar sisterne uzanım gösteren adenom tespit edildi.
Hastanın spot BH’u 11 ng /ml , IGF-1 düzeyi ise 749 ng/ml olarak saptandı. Yapılan 75 gr OGTT-BH
supresyon testinde BH için nadir değer 6.8 ng/ml idi. Görme alanı normal olan hasta akromegali ön
tanısı ile opere oldu. Patoloji raporu BH ile pozitif boyanan hipofiz adenomu olarak geldi. Post
operatif takiplerinde IGF-1 ve BH yüksekliği sebat eden hastaya somatostatin anoloğu başlandı.
Sonuç: Agresif tümörü olan genç hastalarda akromegali klasik belirti ve bulguları olmaksızın hasta
kliniğe sadece bası semptomları veya metabolik komplikasyonlar ile başvurabilir. Hipofiz
makroadenomu olan hastalarda tüm ön hipofiz ve hedef hormonları gözden geçirilmeli ve IGF-1
düzeyi yüksek hastalarda klinik olsun olmasın ileri testler yapılarak akromegali dışlanmalıdır.

289. Hipofiz Bezini Tutan Bir Toloso Hunt Olgusu 2016

Şefika Burçak Polat, Oya Topaloğlu, Ercan Bal, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P261
ABSTRACT
Giriş: Toloso Hunt sendromu (THS) tek taraflı orbital ağrı- ya eşlik eden üçüncü, dördüncü veya altıncı
kranial sinirde parezi ve kavernöz sinüste granülamatoz inflamasyon birlikteliği olarak tanımlanmaktadır.
Bu sendromda hipofiz bezi tutulumu çok nadir görülür. Burada hipofizer makroadenom ve Cushing
hastalığı şüphesi ile opere edilen bir THS vakası takdim edilmiştir.
Vaka: Altmış üç yaşında bilinen tip 2 diabetes mellitus dı- şında kronik hastalığı bulunmayan kadın hasta
kliniğimize kilo alımı ve baş ağrısı şikayetleri ile başvurdu. Fizik muayenede beden kitle indeksi 40
kg/m2 idi. Ayrıca hastada santral obezite, buffalo hörgücü ve koltuk altlarında akantosis nigrikans
mevcuttu. Hastaya Cushing sendromu ön tanısı ile tarama amaçlı yapılan 1 mg dexametazonsupresyon
testinde baskılanma olmadı (kortizol düzeyi:2.2μ/dl). 24 saatlik idrar kortizolü normal olan hastaya
pseudocushing ayırıcı tanısı için 2 gün 2 mg dexametazon ve CRH testi yapıldı ve sonuç sınırda yüksek
geldi (CRH sonrası kortizol 1.5 μ/dl). ACTH düzeyi 20 pg/ml olan hastaya, ACTH bağımlı Cushing
ayırıcı tanısı açısından yüksek doz dexametazon supresyon testi ve CRH testi yapıldı ve sonuçlar Cushing
hastalığını düşündürür nitelikte idi (8 mg dekzamtazon sonrası serum kortizolünde baskılanma &gt;%50 ve
CRH testi sonrasında serum ACTHda artış %100 ). Hipofiz MRG’da 18 mm boyutunda makroadenomu
olanhastanın değerlendirmesi devam ederken baş ağrısında artış ve oftalmopleji gelişmesi nedeni ile hasta
cerrahiye verildi vetranssfenoidal cerrahi sonrası raporlanan histopatolojide kaseifikasyon nekrozu içeren
granülamatoz lezyon mevcut idi. Takipte PPD,toraks tomografisi, lumbar ponksiyon ve serebrospinal
sıvıdan yapılan Tbc PCR ve kültür sonrasında Tüberküloz ve sarkoidoz tanıları dışlanan hastada Toloso
Hunt Sendromu düşünüldü.
Sonuç: Toloso Hunt sendromu hipofizi nadiren tutar. Baş ağrısına eşlik eden oftalmoplejisi olan
hastalarda apopleksinin ayırıcı tanısında düşünülmelidir

288. Atipik Paratiroid Adenomu veya Kanseri Olan Hastaların Ultrasonografik, Biyokimyasal ve Klinik Özelliklerinin Değerlendirilmesi: Güvenilir Bir Preoperatif Belirleyici Var mıdır? 2016

Bekir Çakır, Şefika Burçak Polat, Mehmet Kılıç, Didem Özdemir, Cevdet Aydın, Nuran Süngü, Reyhan Ersoy.
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P208
ABSTRACT
Amaç: Paratiroid kanseri (PK) tüm primer hiperparatiroidizm vakalarının &lt;%1’inden sorumludur ve
oldukça nadir görülür. Atipik patolojik özellikler gösteren ancak kanser olarak sınıflandırılamayan
tümörler atipik paratiroid adenomu (APA) olarak adlandırılır. Burada amacımız atipik paratiroid
adenomu veya karsinomu olan hastaların preoperatif ultrasonografik, biyokimyasal ve klinik
özelliklerini benign paratiroid adenomları ile karşılaştırmaktır.
Yöntem: Primer hiperparatiroidism (PHPT) nedeni ile opere edilen ve histopatolojik olarak APA
veya PK tanısı konulan toplam 28 hasta ve klasik adenom tanısı konulan 102 hasta çalışmaya dâhil
edildi. APA ve PK’ u olan hastalar klasik adenomu olanlar ile ultrason ve biyokimyasal özellikler
açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Serum kalsiyum (Ca) düzeyi PK’lu hastalarda APA veya klasik adenomu olan hastalara
göre belirgin yüksekti. Serum median parathormon (PTH), alkalen fosfataz (ALP), 24 saatlik idrar
kalsiyumu ve tümör çapı APA ve PK gruplarında klasik adenom grubuna göre belirgin yüksekti.
Farklı parametreler için agresif hastalığı (APA/PK) benign vakalardan ayırt edebilecek kesim
noktaları belirlemek üzere ROC analizi yapıldı. Seum Ca, PTH, ALP,24 saatlik idrarda Ca atılımı ve
adenom boyutu için en yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip kesim noktaları sırası ile 12.45 mg/dl,
265.05 pg/ml, 154.5 IU/l, 348.5mg/day ve 21.5 mm idi. Çok değişkenli analizde Ca, ALP ve izoekoik
/ kistik görünüm agresif hastalık açısından bağımsız belirleyiciler olarak bulundu.
Sonuç: Preoperatif yüksek PTH, ALP , idrar Ca’u olan ve ultrasonda lezyon boyutu büyük veya
kistik/izoekoik görünenlerde APA veya PK’u olma olasılığı artmıştır ve bu kişilerde en blok
rezeksiyon gibi daha ekstansif cerrahilere ihtiyaç olabilir.

287. Gebelikte Primer Hiperparatiroidi Tanısı Konup Cerrahi İle Başarılı Şekilde Tedavi Edilen İki Vaka: Olgu Sunumu. 2016

Neslihan Çuhacı, Sevgül Fakı, Dilek Arpacı Karakaya, Nazmiye Dinçer, Gürkan Dumlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P201
ABSTRACT
Amaç: Gebelikte primer hiperparatiroidi nadir görülen bir durumdur ve hem anne hem de fetüs için
artmış morbidite ile ilişkilidir. Primer hiperparatiroidinin maternal komplikasyonları arasında
nefrolitiazis, pankreatit, kardiyak aritmiler, hipertansiyon, bulantı ve kusma yer almaktadır. Primer
hiperparatiroidide hastaların %85-90’ında neden tek bir adenomdur ve küratif tedavi
paratiroidektomidir. Biz bu bildiride, gebeliklerinde primer hiperparatiroidi tespit edilen ve
komplikasyonsuz şekilde opere olan iki kadın hastayı sunacağız.
Olgu 1: On haftalık gebe 20 yaşında kadın hasta karın ağrısı ile acil servise başvurdu. Laboratuvar
testlerinde; serum kalsiyum düzeyi 12.2 mg/dl, fosfor 2 mg/dl, paratiroid hormon (PTH) 136 pg/ml ve
idrar kalsiyum düzeyi 810 mg/gün saptandı. Boyun ultrasonografisinde tiroid bezinin sol üst kısmında
6X6X15 mm boyutlarında paratiroid adenomu ile uyumlu hipoekoik lezyon saptandı. Ultrasonografide
tiroid nodülü tespit edilmedi. Karın ultrasonografisinde patoloji saptanmadı. Gebeliğin 13. haftasında
sol üst paratiroid bezi minimal invaziv cerrahi yöntem ile eksize edildi ve histopatoloji paratiroid
adenomu olarak rapor edildi.
Olgu 2: 9 haftalık gebe olan 38 yaşında kadın hasta yüksek serum kalsiyum düzeyi nedeni ile
kliniğimize refere edildi. Serum kalsiyum düzeyi 11.5 mg/dl, fosfor düzeyi 1.4 mg/dl, PTH 344 pg/ml
idi. Boyun ultrasonografisinde tiroid bezinin sağ alt kesiminde 2x1x1 cm boyutlarında paratiroid
adenomu ile uyumlu lezyon saptandı. Ayrıca sağ tiroid lobunda nodül mevcut idi. Hastaya ikinci
trimesterde sağ hemitiroidektomi ve paratiroidektomi operasyonu yapıldı ve paratiroid adenomu
saptandı.
Sonuç: Primer hiperparatiroidinin semptomları non-spesifik olduğu için gebelik sırasında kolaylıkla
gözden kaçabilir. Gebelikte primer hiperparatiroidinin erken tanısı ve takiben uygun tedavisi maternal
ve fetal komplikasyonları azaltabilmektedir. Bu nedenle biyokimyasal hiperkalsemi saptanan veya
hiperkalsemi ile ilişkili semptomlarla prezente olan gebe kadınlar primer hiperparatiroidi açısından
değerlendirilmelidir. Çünkü gebelikte tespit edildiğinde de başarılı bir şekilde cerrahi ile tedavi
edilebilmektedir.

286. Ciddi Hiperkalsemi ve İskelet Deformitesi İle Prezente Olan Atipik Paratiroid Lipoadenomu: Olgu Sunumu 2016

Cüneyt Bilginer, Oya Topaloğlu, Neslihan Çuhacı, Gürkan Dumlu, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P196
ABSTRACT
Amaç: Paratiroid lipoadenomu (PLA), paratiroid adenomu (PA)’nun nadir görülen benign bir
varyantıdır. PA’lar genellikle az miktarda oksifil hücre içeren adenomlar olup başlıca uniform,
poligonal esas hücrelerden oluşur. PLA’lar ise PA’a benzer histolojik özelliklerden oluşmakla birlikte
çok daha fazla sayıda yağ hücresine sahiptir. PLA non-fonksiyone olabileceği gibi, paratiroid
hormonun (PTH) salgılanmasına neden olarak fonksiyone şekilde de görülebilir. Biz burada nadir bir
prezentasyon olduğunu düşündüğümüz için ciddi hiperkalsemi ve iskelet deformitesi nedeni ile
başvurusu sonrası tanı konulan atipik bir PLA vakasını sunacağız.
Olgu: 41 yaşında erkek hasta, acil servise senkop atağını takiben olan kafa travması nedeni ile
başvurdu. Beyin manyetik rezonans görüntülemesinde patoloji saptanmadı. Özgeçmişinde
hipertansiyon dışında kronik hastalık öyküsü yoktu. Laboratuvar incelemesinde; serum kreatinin ve
kalsiyum düzeyleri (sırasıyla 1.7 mg/dl and 14.3 mg/dl) yüksek, PTH düzeyi 735 pg/ml, idrar
kalsiyum atılımı 348 mg/gün olarak saptandı. Boyun ultrasonografisinde tiroid bezinin sol inferior
kesiminde 19X30X39 mm boyutlarında izoekoik kitle lezyonu saptandı. Paratiroid sintigrafisinde de
bu alanda tutulum mevcuttu. Oftalmolojik incelemede evre I hipertansif retinopati, kemik mineral
densitometrisinde özellikle lumbal vertebrada olmak üzere ciddi osteoporoz bulundu. Vertebra
grafilerinde patolojik kırık saptanmadı. Hastanın ciddi skolyozu ve pektus ekskavatumu mevcuttu.
Intravenöz sıvı ve diüretik tedavisi ile kalsiyum düzeyleri 12 mg/dl’e kadar gerileyen hastaya sol
hemitiroidektomi ve paratiroidektomi yapıldı ve patoloji sonucu benign tiroid hastalığı ve atipik PLA
ile uyumlu saptandı. Cerrahi spesmende kapsülünün bir kısmında neoplastik hücreler bulunan 5 cm.
lik kitle saptandı.
Sonuç: PLA’lar hemen hemen her zaman benign olmakla birlikte, bizim vakamızda gerek klinik
prezentasyonda gerekse de histopatolojide atipik özellikler tespit edildi. Hastamızda operasyon
öncesinde paratiroid karsinomunu taklit eden ciddi hiperkalsemi ve PTH yüksekliğine ek olarak ciddi
osteoporoz ve iskelet deformiteleri mevcuttu. Malign PLA literatürde bildirilmemekle birlikte, bizim
vakamızda olduğu gibi atipik özellikleri olan vakalar yakın takip edilmelidirler.

285. Olgu Sunumu: Atipik Yerleşimi Nedeni İle Konvansiyonel Ultrasonografi İle Görüntülenemeyen Paratiroid Adenomunun Tespit Edilmesinde Yardımcı Bir Yöntem Olarak Endoskopik Ultrasonografinin Kullanımı 2016

Neslihan Çuhacı, Cevdet Aydın, Osman Ersoy, Aylin Kılıç Yazgan, İbrahim Kılınç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P191
ABSTRACT
Amaç: Ön mediasten, paraözefagial veya retrotrakeal yerleşimli ektopik ve atipik lokalizasyonlu
paratiroid adenom (PA)’ları nadir görülmekle birlikte klinik pratikte karşılaşılabilen durumlardır.
PA’nın tanısında sıklıkla kullanılan ve en iyi konvansiyonel görüntüleme yöntemlerinden biri olan
ultrasonografi (US) bazen, özellikle de atipik yerleşimli PA’ların yerini saptamada yetersiz
kalabilmektedir. Endoskopik US (EUS), paratiroid lezyonlarının yerini tespit etmede kullanılan yeni
bir yöntemdir. Biz bu bildiride, EUS ile yeri doğru olarak tespit edilen paraözefagial PA’lı bir vakayı
sunacağız.
Olgu: 5 yıl önce papiller tiroid mikrokarsinomu (tümör çapı 8 mm) nedeni ile opere olan 55 yaşında
kadın hastanın serum kalsiyum değerlerinin operasyondan sonra yüksek seyretmesi (10.5-11 mg/dl)
nedeni ile hiperkalsemi etyolojisine yönelik yapılan tetkiklerinde parathormon (PTH) yüksekliği tespit
edildi. İlk yapılan boyun US ve paratiroid sintigrafisinde patolojik bulgu saptanmadı. Ayrıntılı
değerlendirmede hiperparatiroidi nedeni ile operasyon endikasyonu bulunmayan hasta takip edildi ve
5 yıl sonra kemik mineral densitemetrisinde lumbal vertebralarda osteoporoz saptandı. Boyun US’de
patoloji saptanmadı. Yeni yapılan paratiroid sintigrafisinde tiroid lojunun inferiorunda trakeanın
posteriorunda paratiroid adenomu saptandı. Boyun ve üst mediastinal bilgisayarlı tomografisinde 11
mm boyutunda sağ üst paraözefagial bölgede heterojen nodüler lezyon tespit edildi. PA’nın yerini
netleştirmek için EUS yapıldı ve sağ paratiroid lokalizasyonunda özefagus komşuluğunda hipoekoik
lezyon saptandı. Hastaya minimal invaziv yöntem ile paratiroidektomi yapıldı ve paratiroid adenomu
saptanarak eksize edildi.
Sonuç: Paratiroid lezyonunun preoperatif olarak doğru lokalizasyonu uygun vakalarda minimal
invaziv yöntemin uygulanabilmesi için önemlidir. EUS paratiroid adenomunun yerinin tespit etmede
son dönemlerde kullanılan bir yöntemdir. EUS diğer görüntüleme yöntemleri negatif veya çelişkili
olan hastalarda özellikle özofagus komşuluğunda olan lezyonlar için kullanılabilecek bir görüntüleme
metodudur.

284. İlk Gebeliği Takiben Erken Postpartum Dönemde Görülen Sırt Ağrısı İçin Nadir Bir Neden-Osteoporoza Bağlı Kompresyon Fraktürü 2016

Muhammet Cüneyt Bilginer, Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P178
ABSTRACT
Giriş: Osteoporoz sıklıkla kadınlarda postmenopozal dö- nemde görülen bir patolojidir. Postpartum
osteoporoz gebeliğin son trimesterinde veya laktasyonun erken dö- neminde görülen nadir bir hastalıktır.
Nadir görülen bir hastalık olması nedeniyle tanıda çoğunlukla atlanmaktadır. Hatta tanı almamış
hastaların daha fazla olduğu da düşünülmektedir. Biz burada nadir görülmesi nedeni ile ilk gebelik
sonrası tespit edilen ve multipl kompresyon fraktürü ile başvuran postpartum osteoporozu olan hastayı
sunmayı uygun bulduk.
Olgu: Bilinen kronik hastalık ve ilaç kullanma öyküsü olmayan 25 yaşındaki kadın hasta gebeliğin son
dönemlerinde başlayan ve postpartum 2. ayında giderek artan yaygın sırt ağrısı, sabah yataktan kalkmakta
zorluk şikayetleri nedeni ile dış merkeze başvurmuş. Hastaya yapılan kemik mineral dansitometri
ölçümünde femur boynu T skoru -1,9; Z skoru -1,98, lumbal total T skoru -2,1; Z skoru -2,1 olarak rapor
edilmiş. (ardışık iki vertebra lumbal 1-2 T skoru -2,5; Z skoru – 2,5). Hastanın çekilen torakolomber MR’
ında Torakal 5-7 -10- 12 de vertebra korpus düzeyinde süperior ve end platolarda hafif yükseklik kaybı ve
eşlik eden medüller kemik iliği ödemi tespit edilmiş. Bu bulgular postpartum osteoporoz ve kompresyon
fraktürleri ile uyumlu bulunmuş ve hasta bunun üzerine ileri tetkik ve tedavi amacı ile kliniğimize
başvurdu. Hastanın özgeçmişinde osteoporoz için risk faktörü sayılabilecek sigara kullanımı, heparin,
glukokortikoid kullanımı öyküsü ve osteoporoz için aile öyküsü yoktu. Gebelik öncesi menstürel
sikluslarının düzenli olduğunu ifade ediyordu. Beden kitle indeksi (BKİ) 27,4 kg/m² olarak tespit edilen
hastanın yapılan fizik muayenesinde torakal bölgede spinal proçesler üzerinde hassasiyet haricinde bulgu
tespit edilmedi. Yapılan laboratuar tetkiklerinde kalsiyum (Ca) 9.6 mg/dl (N:8.6-10.0), fosfor (P) 3.5
mg/dl (N:2.5-4.5), albumin 4.6 g/dl (N:3.5-4.2), parathormon 53.3 pg/ml (N:15-65), alkalen fosfataz 104
U/L (N:34-105), sedimentasyon 32 mm (N: 0-22) olarak ölçüldü. Tiroid fonksiyon testleri, böbrek ve
karaciğer fonksiyon testleri normaldi. 1 mg deksametazon süpresyon testi ile Cushing sendromu ekarte
edildi. Hastanın D vitamin düzeyi 8 ng/ ml olarak ölçüldü. Hastaya tedavi olarak 50 bin ünite /hafta D3
vitamini (kolekalsiferol) replasmanı ve 2500 mg/gün kalsiyum karbonat+880 IU vitamin D3 tedavisi
başlandı.
Sonuç: Postpartum osteoporoz nadir görülen bir hastalık olup tedavisi konusunda kesin bir konsensus
olmaması farklı yaklaşımlara neden olmaktadır. Hastalar yatak istirahati, kademeli olarak hareket ve
fiziksel aktivitenin arttırılması, D vitamini ve kalsiyum replasmanından klinik olarak fayda görmektedir.
Uygun vakalarda emzirmenin kesilerek bifosfonat ve teriparatit başlanması da tedavide düşünülebilir.
Postpartum dönemde sırt, bel ağrısı ve hareket kısıtlılığı olan hastalarda mutlaka bu tanı akla gelmelidir.

283. Bilateral Büyük Adrenal Kitleler İle Prezente Olan Bir Konjenital Adrenal Hiperplazi Vakası 2016

Muhammet Cüneyt Bilginer, Didem Özdemir, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P143
ABSTRACT
Giriş: Konjenital adrenal hiperplazi (KAH) kortizol sentezinde enzim defektiyle karakterize otozomal
resesif geçişli bir hastalıktır. En yaygın formu 21 alfa hidroksilaz eksikliğidir. Bu bildiride bilateral büyük
adrenal kitleler ile başvuran KAH’lı bir hasta sunulmuştur.
Olgu: 34 yaşında erkek hasta kliniğimize yaygın güçsüzlük şikayeti ile başvurdu. Tıbbi hikayesinde 7
yaşında KAH ve testiküler anorşi tanısı aldığı, tanıyla birlikte hidrokortizon tedavisi başlandığı ancak
düzenli tedavi almadığı öğrenildi. 10 yıldır glukokortikoid replasmanı almıyordu. Hastanın fizik
muayenesinde boy 155 cm, kilo 57 kg ve beden kitle indeksi 23,7 kg/m2, kan basıncı 110/70, nabız
76/dk, cilt diffüz hiperpigmente idi. Testisler skrotumda palpe edilemedi. Yapılan labaratuvar
değerlendirilmesinde açlık plazma glukozu 97 mg/dL (74-106), sodyum 143 mmol/L (136-145),
potasyum 4,5 mmol/L(3,5-5,1), karaciğer, böbrek ve tiroid fonksiyonları normaldi. Serum kortizol,
adrenokortikotrop Hormon (ACTH) ve 17-OH progesteron dü- zeyleri sırasıyla 4,8 mcg/dL (6,24-18),
366 pg/mL (0-60), ve 217 ng/mL (0-1,39) idi. Serum aldesteron seviyesi dü- şük, renin yüksekti.
Abdomen magnetik rezonans görüntülemede (MRG) sağ sürrenal bezde 47 mm, sol sürrenal bezde 43
mm olan solid nodüler lezyonlar izlendi. Ayrıca adrenal dokular hiperplazik görünümdeydi. 24 saatlik
idrarda katekolamin ölçümüyle feokromositoma ekarte edildi. Deksametazon 0,5 mg/gün başlanıldıktan 2
ay sonra yapılan kontrolde 17-OH progesteronun 40,8 ng/ mL’a gerilediği görüldü.
Sonuç: Adrenal hiperplazi tedavi edilmeyen KAH vakalarında aşırı ACTH salgısına bağlı beklenen bir
bulgu olmasına rağmen, adrenal lezyonlar nadiren görülür. KAH, gereksiz adrenelektomileri önlemek için
büyük bilateral adrenal kitlelerin ayırıcı tanısında yer almalıdır.

282. İnfertilite İle Başvuran Hastada Tespit Edilen Mediastinal Ekstragonadal Germ Hücreli Tümör: Olgu Sunumu. 2016

Sevgül Fakı, Oya Topaloğlu, Yunus Polat, Nurettin Karaoğlanoğlu, Nuran Süngü, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P124
ABSTRACT

 

Giriş: Primer mediastinal germ hücreli tümörler mediastinal tümörlerin %10-20’sini oluşturmaktadır. Seminomlar teratomlardan sonra en sık görülen germ hücreli tümör olmakla birlikte tüm mediastinal tümörlerin sadece %3-4’ünü oluşturmaktadır.  Biz bu bildiride infertilite nedeni ile başvurup mediastinal germ hücreli tümör tanısı alan vakayı sunmayı planladık.

Olgu: 26 yaşında erkek hasta infertilite şikayetiyle hastanemize başvurdu. Fizik muayenesinde patoloji mevcut değildi.   Laboratuvar sonuçları:  Folikül stimulan hormon (FSH)  <0.1 mIU/mL (1.5-12.4), luteinizan hormon (LH) <0.1 mIU/mL(1.7-8.6), B-HCG 92.49 (0-2) mIU/mL, serbest testosteron 24.93 pg/mL (8.6-54) total testosteron 9.6 ng/mL(2.84-8) olarak tespit edildi (Tablo 1).  Hipofiz  manyetik rezonans incelemesinde (MRI) bez yüksekliği 2 mm olarak raporlandı. Spermiyogramda azospermi izlendi. Testiküler MRI'da kitle saptanmadı. Hipofiz MR’da empty sella görünüm mevcut olduğu için hipofizer yetmezlik ön tanısı ile ACTH uyarı testi yapıldı ve normal kortizol yanıtı tespit edildi.   B-HCG salgılayan nöroendokrin tümörü araştırmak amaçlı batın ve toraks bilgisayarlı tomografi (BT) çekildi. Toraks BT’ de anterior mediastinumda timus lokalizasyonunda 70x30 mm boyutlarında heterojen kontrastlanan santrali kontrastlanmayan kistik alanlar içeren kitle saptandı. Toraks BT’de kitlenin natürü hakkında net bir sonuç elde edilemediğinden PET-BT çekildi. PET- BT sonucu ön mediastende 33x53x61 mm boyutlarında hipermetabolizma gösteren (SUVmaks:9.44)kitle olarak raporlandı.  Ön mediastendeki kitle opere edildi. Eksize edilen kitleden yapılan patoloji incelemesi sonucu germ hücreli tümör ( seminom ) ile uyumlu idi. Lenf nodu tutulumu izlenmedi. Operasyon sonrası laboratuvar değerleri FSH 3.62 mIU/mL, LH 8.13 mIU/Ml,   B-HCG <0.1, serbest testosteron 1.38 pg/ml olarak tespit edildi (Tablo 1). Tıbbi onkoloji bölümüyle konsülte edilen hastaya kemoterapi planlandı.

Sonuç:Mediastinum ekstragonadal germ hücreli tümörlerin (EGHT) %50-70’nin görüldüğü bölgedir. Mediastinal GHT’ü olan hastalar asemptomatik olabileceği gibi bası semptomları veya nadiren infertilite ile tanı alabilirler. Bu nedenle fark edildiklerinde tümör lokal-ileri evrede olabilir. Bizim vakamızda bası semptomları olmaksızın infertilite  mevcut olup etiyoloji araştırılması esnasında   tanı konmuştur, literatür bilgilerimize göre çok nadir görülen bir prezentasyondur.

 

281. Tiroid Lojunda Şişlik ve Ağrının Nadir Bir Nedeni; Tiroid Absesi 2016

Samet Yaman, Sevgül Fakı, Murat Başaran, Didem Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P115
ABSTRACT
Amaç: Tiroid bezi zengin kanlanması, kapsül yapısı ve yüksek iyot konsantrasyonu nedeniyle
enfeksiyonların gelişmesine karşı dirençlidir. Bu nedenle de tiroid absesi çok nadir görülen bir durumdur.
Bu bildiride altta yatan herhangi bir kronik veya immunsupresif hastalığı olmayan ve boyun ağrısı ve
şişlik ile başvuran tiroid abseli bir vaka sunulmuştur.
Vaka: 35 yaşında kadın hasta 8 gündür boğaz ağrısı ve 2 gündür ateş yüksekliği, yutma güçlüğü ve
boyun sağ tarafında şişlik nedeniyle kliniğimize başvurdu. 7 gündür amoksisilin klavulanat 2x1000 mg
kullanmaktaydı. Sistemik hastalığı, kronik ilaç kullanımı ve boyuna travma öyküsü yoktu. Beden kitle
indeksi 20.9 kg/m2, nabız 94/dk, kan basıncı 110/70 mmHg ve vücut ısısı 38.2°C idi. Boyun
muayenesinde boyun sağ tarafında yaklaşık 4x4 cm boyutlarında sert, üzeri kızarık ve ısı artışı olan şişlik
mevcuttu. Sistemik muayenesi normaldi. Laboratuar değerlendirmede sedimentasyon 83 mm, CRP 93.7
mg/l (0-5), tirotropin (TSH) 0.38 mUI/ml (0.27-4.2), sT3 3.12 pg/ml (1.8-4.6), sT4 1.83 ng/dl (0.9-1.7) ve
tiroid antikorları negatif bulundu. Boyun ultrasonografisinde sağ tiroid lobunda orta inferior bölgede
13.4x16.5x17.5 mm hipoekoik bir alan ve bu alanla bağlantılı olarak tiroid dışına yayılan 26.5x42.3x46.7
mm boyutunda düzensiz sınırlı, yer yer septalı, ortası hipoekoik periferi izo-hipoekoik görünümde
heterojen tiroid absesi lehine değerlendirilen bir kitle mevcuttu. Boyun BT’de sağ ön boyun yumuşak
dokuda tiroid glandı sağ lobu içine uzanan 4x2 cm, derin fasiyayı geçmeyen, retrofaringeal uzanımı
olmayan apse ile uyumlu lezyon saptandı.Abseden örnekleyici ve boşaltıcı amaçlı aspirasyon yapıldı
fakat 2 cc sıvı boşaltılabildi. Yaymada gram+ kok ve gram + basil izlendi, sitolojik olarak aktif
inflamasyon bulguları mevcuttu, kültür üremesi olmadı. Kültürde üreme olmaması antibiyotik altında
örnek alınmasına bağlandı ve ampisilin sülbaktam 4x2 gr iv başlandı. TORCH, hepatit ve EBV serolojisi
negatifti ve enfektif endokardit açı- sından yapılan ekokardiyografide patoloji izlenmedi. Altta yatan
subakut tiroidit ihtimalini ekarte edebilmek amacıyla ya-pılan tiroid sintigrafisinde tiroid sağ lobu
hiperplazik, sağ lob orta-alt kesimde hipoaktif alan ve sol lobda kısmi süpresyon saptandı. 1 hafta ve 3
hafta sonra bakılan tiroid hormonları normaldi. Hasta antibiyotik tedavisi altında günlük enfeksiyon
parametreleri ve ultrasonografi ile izlendi. Tedavinin 22. gününde sedimentasyon 26 mm, CRP&lt;3.2 mg/L
idi ve ultrasonorafik olarak belirgin küçülme görüldü.
Sonuç:Tiroid lojunda ağrı ve şişlik öncelikle subakut tiroidit akla getirse de çok nadir görülen fakat
tedavi edilmediğinde mortalitesi %20-25 olan tiroid absesi ayırıcı tanıda akılda bulundurulmalıdır. Benzer
klinik bulgular ve eşlik edebilecek sınırda tiroid fonksiyon bozuklukları tiroid abseli hastaların subakut
tiroidit olarak değerlendirilmesine ve tanıda geç kalınmasına neden olabilir.

280. Postpartum Guatrın Nadir Bir Nedeni 2016

Berna Evranos Öğmen, Muhammet Cüneyt Bilginer, Cevdet Aydın, Yetkin Ağaçkıran, Hakan Korkmaz, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P114
ABSTRACT

Giriş:Papiller tiroid kanserinin (PTC)  diffüz sklerozan varyant tipi (DSV) PTC 'nin nadir görülen bir varyantıdır. Tüm PTCler arasında  prevalansı 0.7-6.6’dır. İlk kez 1985 yılında Vickery ve arkadaşları tarafından tanımlanmıştır, bir ya da her iki tiroid lobunun yoğun sklerozu, yamasaldan yoğun hale kadar lenfositik infiltrasyonu, bol psammoma cisimcikleri ve yaygın squamoz metaplazisi ile karakterizedir. Klasik PTC ile karşılaştırıldığında, daha sık olasılıkla altta yatan hashimato tiroiditi ve daha yüksek kadın/erkek oranı vardır ve daha genç yaşta görülür.Ultrasonografik bulgular da klasik PTC'den farklıdır, tiroid bezi heterojen ve hipoekojeniktir, diffüz büyüme, diffüz saçılmış şekilde mikrokalsifikasyon ('kar fırtınası' görünümü) ve yaygın servikal lenf nodu metastazı görülür.Sonografik olarak Hashimato tiroiditine benzer ve bazen kolaylıkla gözden kaçabilir.Sıklıkla hastalar boyunda şişlik (%85) ve genel halsizlikle (%10) başvururlar.

Vaka:20 yaşında kadın hasta  postpartum ikinci ayında son aylarda gelişen boyunda şişlik nefes darlığı yutkunma zorluğu şikayeti ile polikliniğimize başvurdu.Fizik muayenede grade 3 guatrı ve palpasyonla sert bir tiroid dokusu olan hastanın  kan tetkiklerinde tiroid stimülan hormonu (TSH):6 uIU/mL (0.27-4.2), tiroksin değeri:0.8 ng/dL (0.9-1.7), triiyodotironin değeri: 3 pg/mL (1.8-4.6), anti tiroglobulin değeri>4000 IU/mL, tiroid peroksidaz antikor değeri: 13.7 IU/mL (0-34) saptandı. Hastaya levotiroksin tedavisi başlandı.Tiroid ultrasonografisi  yapıldı; tiroidde bilateral diffüz büyüme (tiroid volumü :76 cm3), yaygın heterojenite, yaygın mikrokalsifikasyonlar ve yaygın yamasal görünüm ve elastosonografide de sertlik izlendi. Kronik tiroidit parankiminden yaygın mikrokalsifikasyonlar olmasıyla kısmen farklılaşan ultrason bulgusu olan hastanın sağ ve sol lobundan kalsifikasyonların daha yoğun olduğu yerlerden   ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılarak örnekler alındı.İİAB sonuçları malignite şüphesi ile uyumlu geldi. Hastanın servikal bölgesi patolojik lenfadenopatiler (LAP) açısından tekrar incelendi ve bilateral boyutları 2 santimetreye ulaşan patolojik görünümde LAPlar izlendi ve İİAB örneklemesi yapıldı.Sitoloji sonucu malignite şüphesi ile uyumlu geldi. Bilateral yaygın LAPlarının olması ve tiroid parankiminde kronik tiroidit görünümü olması nedeniyle  lenfoma ayırıcı tanısı açısından trucut biyopsi ile tekrar örnekleme yapıldı. PTC ile uyumlu değerlendirildi ve lenfoma lehine düşünülmedi.Hastaya bilateral total tiroidektomi, santral ve bilateral lateral lenf nodu diseksiyonu yapıldı ve patoloji sonucu tiroid bezi parankiminin tamamında diffüz sklerozan tip PTC ve çıkarılan 112 lenf nodunun 46'sında metastaz saptandı.

Sonuç:Postpartum dönemde ülkemizde iyot eksikliğine bağlı guatr da sık  görülebilmektedir. DSV-PTC'de tiroid ultrasonografisiyle tiroid parankimi Hashimato tiroiditindeki parankime de çok benzemektedir. Genç kadın hastalarda hızlı ve sıklıkla diffüz büyüyen tiroidlerde ve özellikle ultrasonda mikrokalsifikasyonlar da varsa akla malign nedenler de getirilmelidir. Benign neden ön tanısıyla ileri tetkikten uzaklaşılmamalıdır. Bu hastalarda tanı anında sadece tiroid değil boyun ultrasonu da yapılmalıdır.

279. Agresif Varyantlarda Bethesda Daha Belirleyici midir? 2016

Berna Evranos Öğmen, Şefika Burcak Polat, Hüsniye Başer, Didem Özdemir, Aydan Kılıçarslan, Abdussamed Yalçın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P111
ABSTRACT

Giriş ve Amaç: İnce iğne aspirasyon biyopsisinin (İİAB), tiroid nodullerinin benign-malign ayrımında oldukça güvenilir bir yöntem olduğu bilinmektedir. Tiroid sitopatolojisi raporlaması için kullanılan Bethesda sistemi, sitomorfolojik kriterler ve raporlama için standardizedir. Bu çalışmada; bizim kliniğimizde Bethesda'ya göre farklı sitoloji sonuçlarında malignite oranlarını saptamak ve özellikle papiller tiroid kanseri (PTC) varyantlarında Bethesda'nın tanısal yerini değerlendirmek amaçlanmıştır.

Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, İİAB sonrasında malignite şüphesi ya da diğer nedenlerle (toksik guatr, dev nodul, paratiroid adenoma) opere edilen toplamda 5784 tiroid nodulü olan 2534 hastanın verileri alındı. Bütün hastalarda İİAB ultrasonografi eşliğinde yapıldı. Sitolojik tanı; non-diagnostik (ND), benign, önemi belirsiz foliküler atipi/önemi belirlenemeyen foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), foliküler neoplazi/foliküler neoplazi şüphesi (FN/SFN), malignite şüphesi ve malign olarak sınıflandırıldı. Histopatolojik tanı; benign hastalıklar, papiller tiroid kanseri, foliküler tiroid kanseri ve diğer tiroid kanserleri (medüller tiroid kanseri, undifferansiye tiroid kanseri ve malignite potansiyeli belirlenemeyen tiroid tümörleri) olarak  dört gruba ayrıldı. PTC'si olan hastalar da; klasik varyant, folliküler varyant, agresif varyant (tall-cell, diffüz sklerozan varyant ve kolumnar variant) ve diğer varyantlar (onkositik, solid/trabeküler, warthin benzeri varyant) olmak üzere 4 grupta sınıflandırıldı. İİAB sonuçları histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırıldı.

Bulgular: Malignite oranları; ND, benign, ÖBA/ÖBFL, FN/SFN, malignite şüphesi ve malign sitolojilerinde sırasıyla, 6.3%, 3.2% , 20.7%, 33.3%, 74.2% ve  95.6% olarak saptandı. PTC varyantları arasında malignite şüphesi veya malign sitoloji, klasik varyantların %56.6'sında, foliküler varyantların %24.3'ünde,  agresif varyantların %92'sinde ve diğer varyantların %41.7'sinde saptandı (Tablo-1).Varyantlar arasındaki fark anlamlıydı (p<0.001).

Sonuç: Bethesda klasifikasyonu, nodullerde maligniteyi predikte etmekte oldukça güvenilir bir sınıflandırma olmakla birlikte, PTC varyantları arasında özellikle agresif variant PTC'li nodulleri malign olarak  öngörmede oldukça etkilidir.

                                  

 

278. İnce İğne Aspirasyonunda Papiller Tiroid Kanseri Şüphesi Olan Bir Hastada Tiroidin Hyalinizan Trabeküler Tümörü 2016

Abbas Ali Tam, Cevdet Aydın, Didem Özdemir, Hayriye Tatlı Doğan, Birol Korukluoğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P108
ABSTRACT
Amaç: Tiroidin hyalinizan trabeküler tümörü oldukça nadir görülen neoplaziler olup preoperatif ince
iğne aspirasyon sitolojisinde yanlışlıkla papiller tiroid kanseri veya medüller tiroid kanseri tanısı
alabilir.
Vaka: Bozulmuş açlık glukozu ve haşimato tiroiditi öyküsü olan ve metformin ve L tiroksin kullanan
65 yaşındaki bayan hastanın tiroid ultrasonografisinde multinodüler guatr saptandı. İnce iğne
aspirasyonu yapılan 2 nodülünün biri malignite şüphesi diğeri benign olarak raporlandı.Total
tiroidektomi uygulanan hastanın patolojisinde; yer yer ince fibröz kapsül ile çevrili kolloid içermeyen
eozinofilik poligonal elonge geniş sitoplamalı, oval, elonge yer yer irregüler nükleuslu hücrelerle
karakterli lezyon tesbit edildi. Dik nükleer çentik ve psödoinklüzyon mevcuttu. Trabeküller arası ince
vasküler yapılar içeren dar hyalinize stroma izlendi. Kapsüler yada vasküler invazyon mevcut değildi.
İmmünositokimyasal çalışmada sitokeratin 19 ve HBME-1,kalsitonin negatifti TTF-1 yaygın
pozitifti. Ki 67 proliferasyon indeksi %1-2 civarındaydı.BRAF VE-1 antikoru ile boyanma
izlenmedi.Morfolojik ve immünositokimyasal bulgular hyalinize trabeküler tümör ile uyumlu olarak
değerlendirildi.
Sonuç: Tiroidin hyalinizan trabeküler tümörüyle papiller tiroid kanserinin birbirinden ayırımı sellüler
morfoloji ve orjindeki benzerlikler nedeniyle zordur ve ince iğne aspirasyonu yanlışlıkla papiller tiroid
kanseri olarak değerlendirilebilir.Lobektomiyle tedavi edilebilen, benign veya düşük malign
potansiyeli olan bu tümöre dair farkındalık hastayı aşırı tedaviden koruyabilir.

277. Önemi Bilinmeyen Bir Kanser: İnsidental Tiroid Kanseri 2016

Berna Evranos Öğmen, Şefika Burçak Polat, Fatma Neslihan Çuhacı , Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Aydan Kılıçarslan, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P106
ABSTRACT

Giriş ve Amaç: Benign hastalıklar nedeniyle tiroidektomi yapılan hastalarda insidental olarak tiroid kanseri (ITC) saptanabilmektedir.Operasyon öncesi ultrasonda şüpheli veya ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ile şüpheli saptanıp opere edilen hastalarda histopatoloji raporunda nodulle aynı yere uyan kanser odağı varlığı noninsidental tiroid kanserini (NITC) düşündürür. Bu çalışmada ITC ve noninsidental tiroid kanserlerini (NITC) karşılaştırmak amaçlanmıştır.

 Gereç ve Yöntem:Malign ve benign tiroid hastalıkları nedeniyle  Aralık 2006- Ekim 2014'de hastanemizde opere edilen ve patolojisi malign çıkan 918 hasta bu çalışmaya alınmıştır. Bütün hastalara operasyon öncesi ultrason yapılmış, > 1 cm nodullerin hepsine ve <1 cm olup hipoekojenite, irregular sınırlar, nodul içi vaskülarite artışı ve mikrokalsifikasyon varlığı gibi şüpheli ultrasonografik bulguları olan nodullere de İİAB yapılmıştır. Tiroidektomi materyalindeki karsinom odağı, İİAB yapılmış nodul veya ultrasondaki nodul ile eşleşmiyorsa ITC olarak sınıflandırılmıştır. İİAB sonuçları veya ultrason bulguları ile uyuşan kanser odakları NITC olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada ITC ve NITC özellikleri karşılaştırılmıştır.

 Bulgular: Patoloji kesitlerinde 1301 kanser odağı saptandı.434'ü insidental olarak, 867'si noninsidental olarak saptandı. ITC grubunda ortalama yaş 51.67±11.11 iken NITC grubunda  48.15±13.1 idi (p<0.001). Tümör odağı boyutu ortancası  NITC grubunda 13 mm (1-90 mm) iken, ITC grubunda 3 mm (0.1-20 mm) idi. Boyutlar arasındaki fark anlamlıydı (p<0.001). Kapsül invazyonu (%29.1/7.9), ekstratiroidal yayılım (%13/4.2), non- komplet rezeksiyon (%9.2/1.8) ve lenf nodu metastazı (%9.5/1.8) anlamlı olarak NITC grubunda daha fazlaydı (p<0.001).Uzak metastaz varlığı açısından anlamlı fark yoktu (p=0.3) (Tablo 1).

Sonuç: ITC sıklıkla daha ileri yaştaki hastalarda saptanıyor ve klinisyeni rahatlatacak şekilde daha küçük boyutlarda ve daha erken evrelerde saptanıyor.                  

276. Unilateral ve Bilateral Multifokal Tiroid Kanserlerinin Histopatolojik Özellikler Ve Prognoz Açısından Karşılaştırılması 2016

Şefika Burçak Polat, Bekir Çakır, Berna Öğmen, Hüsniye Başer, Neslihan Çuhacı, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P105
ABSTRACT
Amaç: Multifokal papiller tiroid kanserinin (PTK) karakteristik özellikleri net bilinmemektedir.
Multifokal tümörlere cerrahi yaklaşım merkezler arasında farklılık göstermektedir. Başlangıç cerrahisi
lobektomi olan hastalarda bir çok klinisyen kontralateral lobda da tümör olabileceği gerekçesi ile
tamamlayıcı tiroidektomi önermektedir. Bu çalışmada tek lobu tutan (unilateral) ve her iki lobu tutan
(bilateral) tümörler klinik ve histopatolojik özellikler açısından karşılaştırıldı.
Yöntem: Merkezimizde opere edilen ve PTK tanısı alan 914 hastanın kayıtları gözden geçirildi. Bu
hastalar içerisinden birden fazla odakta PTK’sı olanlar seçildi ve tek veya iki lob tutulumuna göre
unilateral veya bilateral olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bu iki grup birbirleri ile demografik, klinik,
histopatolojik özelliklere göre karşılaştırıldı.
Bulgular: Toplam 294 hastada (32.7 %) multifokal PTC saptandı. Bunlardan 102 tanesinde hastalık
unilateral (36,7%), 192’sinde bilateral idi. Tümör çapı unilateral hastalığı olanların %79,9’unda,
bilateral hastalığı olanların ise %70,9’unda1 cm’den küçüktü. Her iki grupta da tümörlerin yarıdan
fazlası insidentaldi. Tek değişkenli analizde bilateralite tümör odak sayısı (p&lt;0.001),tümör çapı
(p=0.008), kapsül invazyonu (p=0.018) ve TSH (p=0.002) ile korele saptandı. Çok değişkenli analizde
bilateral tutulumu bağımsız olarak ön gören iki parametre serum TSH düzeyi ve odak sayısı idi
(p&lt;0.001 ve p=0.006, respectively). Unilateral ve bilateral PTK grupları arasında ortalama 44 aylık
(minimum 10, maksimum 96 ay) takip süresince persistans,rekürens ve metastaz açısından fark
saptanmadı.
Sonuç: Mutifokal PTC de bilateral tutulum olma olasılığı yüksektir. Ancak bilateral tutulum kötü
histopatolojik özellikler veya prognozla ilişkili değildir ve tümörlerin çoğu başlangıç evrelemeyi ve
prognozu etkilemeyen mikrokanserlerdir. TSH multifokal PTK’sı olan hastalarda bilateralite riskini
öngören preoperatif bir belirteçtir ve cerrahi tipini değerlendirken klinisyene yol gösterebilir.

275. Aspirasyon Uygulamaksızın Yapılan Lenf Nodu İnce İğne Biyopsilerinin Aspirasyonlu Yöntem İle Yapılan Lenf Nodu İnce İğne Biyopsileriyle Sitolojik Yeterlilik Açısından Karşılaştırılması 2016

Cevdet Aydın, Fatma Dilek Dellal, Ali Abbas Tam, Berna Öğmen, Aydan Kılıçarslan, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P104
ABSTRACT
Amaç: Boyun lenf nodu (LN) ince iğne biopsisi (İİB), boyunda ultrasonografi ile tespit edilen malignite
yönünden şüpheli özellikteki lenf nodunun gerçekte malign olup olmadığının değerlendirilmesinde
kullanılan bir yöntemdir. Birçok çalışma aspirasyon uygulamaksızın (NAS) yapılan LNİİB’ne ait
sitolojinin tanısal olarak daha nitelikli ve dolayısıyla daha kolay yorumlanabilir örnekler sunduğunu fakat
istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte aspirasyonlu (AS) yönteminde tanı koyma başarısının
NAS’a göre daha fazla olduğunu göstermiştir Bu çalışmadaki amacımız, NAS yöntemiyle yapılan
LNİİB’nin AS ile yapı- lana göre sitolojik yeterlilik açısından karşılaştırılmasıdır.
Materyal ve Metod: Kliniğimiz biopsi ünitesinde şüpheli görünümdeki LN’larına AS ve/veya NAS
yöntemiyle İİB yapılan 134 hastadan aynı seansta hem AS hem de NAS yapılan 75 hastanın 123 LN’nun
ultrasonografik ve sitolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Sitolojik sonuçlar yetersiz,
benign, ÖBA, malignite açısından şüpheli ve malign olarak 5 grupta incelendi. Yetersiz sonuç dışındaki
tüm sonuçlar sitolojik açıdan tanısal, yetersiz sonuç ise tanısal olmayan olarak sınıflandırıldı.
Hastaların %26.7’si kadın, %73.3’ü erkek, median yaş 45 (24-74)’tü. %89.3’ü daha önce tiroidektomi
geçirmiş- ti. 63 LN boyunda solda, 3’ü orta hatta, 57’si sağdaydı. LN’larından 2’si boyunda L1
seviyesinde, 28’i L2’de, 29’u L3’te, 26’sı L4’te, 6’sı L5’te, 30’u L6’da ve 2’si L7’deydi. Ortanca LN
volümü 0.41 (0.07-20.08)’di. Ultrasonografik olarak %82.8’i heterojen ekoda, %82.9’u solid yapıda,
%29.3’ü mikro ve/veya makrokalsifikasyon içeren, %11.5’i sferik yapıda, %6.5’i konglomere
görünümde, %74.8’inin hilus net izlenemiyor ve %5.7’sinin hilusu düzensizdi. Sitolojik malign sonuç
AS’ta %13.8 iken NAS’ta %16.3’tü. Benign sonuç oranları sırasıyla %32.5 ve %43.1’di. AS yönteminin
tanısallığı %56.9 iken NAS’ın tanısallığı %74.8’di (p&lt;0.001).
Sonuç: Biz NAS yönteminin tanısallık yüzdesini AS’a göre anlamlı derecede yüksek bulduk. Vakum
basıncının olmaması nedeniyle hücresel travma ve dejenerasyonun azlığı ve sitolojik yapının daha fazla
korunması, tanısallıktaki artışın nedenleri olabilir. Boyun LN’larına ait yetersiz sitoloji sonuçlarını
azaltmak için İİB’nin daha kolay uygulabilir ve hastaya daha az endişe veren bir yöntem olan NAS
yöntemiyle yapılması önerilir

274. Bethesda Klasifikasyonu Öncesi ve Sonrası Tiroid İnce İğne Aspirasyon Biyopsi Sonuçlarının Karşılaştırılması 2016

Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Sevgül Fakı, Aydan Kılıçarslan, Ömer Parlak, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P097
ABSTRACT
Amaç: Ultrasonografi eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında altın
standart yöntemdir. Tiroid sitolojilerinin değerlendirilmesindeki inter ve intraobserver varyasyonların
azaltılması ve bu konuda standardizasyon ve ortak dil oluşturulması amacı ile 2008’de Bethesda
klasifikasyonu geliştirilmiştir. Bu çalışmada Bethesda öncesi (Pre-Bethesda) ve Bethesda sı-
nıflandırmalarının benin ve malin tiroid nodüllerinin ayırt edilmesinde tanısal değeri karşılaştırılmıştır.
Yöntem: Kliniğimizde Şubat 2007 ile Aralık 2014 arasında tiroidektomi yapılmış ve preoperatif olarak
tiroid İİAB yapılmış hastalar retrospektif olarak tarandı. Bethesda klasifikasyonunun kullanıma girdiği
Eylül 2010 tarihinden önce sitolojik olarak değerlendirilen nodüller pre-Bethesda, bu tarihten sonra
değerlendirilen nodüller Bethesda grubu olarak belirlendi. Pre-Bethesda grubunda sitoloji sonuçları benin,
nondiagnostik, indetermine, malinite şüphesi ve malign olarak, Bethesda grubunda ise benin,
nondiagnostik, önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), foliküler neoplazi
(FN)/FN şüphesi, malinite şüphesi ve malin olarak ayrıldı. Sitolojik olarak değerlendirilen nodüller
histopatolojik tanı konmuş nodüllerle yerleşim ve boyut bilgileri kullanarak eşleştirildi. Bulgular: Pre-
Bethesda grubunda 819 (%27.0), Bethesda grubunda 2218 (%73.0) hasta vardı. Nodül sayısı PreBethesda
grubunda 1810 (%26.1), Bethesda grubunda 5115 (%73.9) idi. Sitolojik olarak Pre-Bethesda grubunda
Bethesda grubuna oranla nondiyagnostik oranı belirgin şekilde dü- şük, benin ve malinite şüphesi oranları
ise belirgin şekilde yüksekti (p&lt;0.001). Her iki grupta malin sitoloji oranları benzerdi (p=0.267). Sitolojik
dağılım ve histopatolojik sonuçlar tablo 1’de görülmektedir. Pre-Bethesda ve Bethesda grubunda benin,
malinite şüphesi ve malin nodüllerde malinite oranları benzerdi. Nondiyagnostik nodüllerde malinite
oranı Pre-Bethesda grubunda %7.9, Bethesda grubunda % 4.9 idi (p=0.03). Her iki grupta da öncelikle
malinite şüphesi ve malinite pozitif sitoloji grubu olarak alındı ve tanısal performans değerlendirildi.
Daha sonra Pre-Bethesda grubunda indetermine, malinite şüphesi ve malinite pozitif sitoloji alınarak,
Bethesda grubunda ise FN/FN şüphesi, malinite şüphesi ve malin sitolojiler pozitif alınarak tekrar
hesaplama yapıldı. Pre-Bethesda ve Bethesda klasifikasyonlarının tanısal performans değerleri tablo 2 de
verilmiştir.
Sonuç:Bethesda klasifikasyonunun kullanıma girmesi ile benin ve malinite şüphesi oranları azalmış,
nondiyagnostik ise artmıştır. Daha önce indetermine olarak değerlendirilen grubun önemli bir kısmının
ÖBA/ÖBFL grubuna kaydığı görülmektedir. Sitolojik gruplardaki malinite oranı değişmemiştir ve
malinite şüphesi ve malin sitoloji pozitif olarak alındığında Bethesda ile sensitivite ve pozitif prediktif
değerde artış olmakla birlikte doğruluk oranı da dahil olmak üzere diğer tanısal performans kriterlerinde
belirgin değişiklik olmamıştır

273. Yüksek TSH Ötiroid Tiroid Nodüllerinde Maligniteyi Tahmin Etmede Bethesda Sistemine İlave Olarak Kullanılabilir mi? 2016

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Abbas Ali Tam, Berna Evranos, Afra Alkan, Nuran Süngü, Ersin Gürkan Dumlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P091
ABSTRACT

Amaç: Son zamanlarda yüksek serum tirotropin (TSH) seviyelerinin nodüler guatrlı hastalarda  artmış tiroid malignite riski ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Bethesda sistemi tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde standart bir yöntem olmasına karşılık tedavi önerilerinde sadece sitolojik sonuçları temel almakta, maligniteyle ilişkili olabilecek  diğer faktörleri göz ardı etmektedir. Bu çalışmada ötiroid hastalarda farklı Bethesda kategorileri ile TSH seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve TSH seviyelerinin maligniteyi tahmin etmede Bethesda sistemine katkı sağlayıp sağlayamayacağının belirlenmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: Tiroidektomi olan 1433 ötiroid hastada 3206 nodülün verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif sitoloji sonuçları, tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikorları, postoperatif histopatoloji sonuçları ve Hashimoto tiroiditi (HT) varlığı kaydedildi.  

Bulgular: 1433 hastadan 585’inin (%40.8) histopatolojisi malign, 848 (%59.2) hastanın ise benigndi.  Malign grupda benign gruba göre nodül boyutu daha küçük, TSH seviyeleri daha yüksek ve HT varlığı daha fazlaydı (p<0.001). Çalışma grubunda malignite için TSH cut off değeri  ≥1.24 µIU/mL olarak hesaplandı. 3206 nodülün sitololojik değerlendirilmesinde 832’si nondiagnostik (ND), 1666’sı benign, 392’si önemi belirsiz atipi / önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), 68’i foliküler neoplazi / foliküler neoplazi şüphesi (FN/FNŞ), 133’ü malignite şüphesi (MŞ) ve 115’i maligndi. TSH seviyeleri MŞ ve malign sitoloji gruplarında diğer 4 sitoloji gruplarından daha yüksek iken benign sitoloji grubunda diğer gruplara göre daha düşüktü (p<0.05, tüm gruplar için). ÖBA/ÖBFL sitoloji grubunun TSH seviyeleri ND ve benign sitoloji gruplarından daha yüksek (p<0.001), MŞ ve malign sitoloji gruplarından daha düşük (p=0.012 ve p<0.001), FN/FNŞ sitoloji grubu ile benzerdi (p=0.686). TSH seviyelerinin Bethesda kategori 2’den 6’a doğru giderek arttığı izlendi (p<0.001) (Tablo 1). ND ve ÖBA/ÖBFL sitoloji gruplarında olup histopatolojisi malign olan hastalarda TSH seviyelerinin histopatolojisi benign olanlardan daha yüksek olduğu görüldü (p=0.002 ve p=0.034).

Sonuç: Bu çalışmada farklı Bethesda kategorileri ile TSH seviyeleri arasında ilişki olduğu ve Bethesda kategorisi malign gruba doğru ilerledikçe TSH seviyelerinin arttığı izlendi. Farklı Bethesda kategorilerinde sitoloji sonuçlarına ilave olarak artmış TSH seviyeleri maligniteyi tahmin etmede yardımcı parametre olarak kullanılabilir.

 

Tablo 1.  Farklı sitoloji gruplarında tiroid fonksiyon testlerinin, tiroid otoantikorlarının ve Hashimoto tiroiditi varlığının  karşılaştırılması

 

 

ND

(n=832)

Benign

(n=1666)

ÖBA/ÖBFL

(n=392)

FN/FNŞ

(n=68)

(n=133)

Malign
 

(n=115)

p

TSH

(µIU/mL)

1.10

(0.40–4.04)

1.07

(0.40–4.04)

1.31

(0.40–4.04)

1.30

(0.40–3.89)

1.56

(0.40–4.04)

1.62

(0.40–4.04)

<0.001

sT3

(pg/mL)

3.23

(1.90–4.77)

3.26

(1.57–4.77)

3.20

(1.90–4.73)

3.25

(2.05–4.49)

3.15

(1.97–4.35)

3.10

(2.10–4.16)

<0.001

sT4

(ng/dL)

1.15

(0.85–1.78)

1.15

(0.85–1.78)

1.16

(0.85–1.70)

1.15

(0.85–1.68)

1.20

(0.85–1.78)

1.20

(0.81–1.68)

0.092

Anti-TPO Ab pozitifliği*

(n, %)

 

99 (18.9)

 

171 (17.6)

 

60 (21.4)

 

6 (12.8)

 

23 (21.5)

 

17 (19.5)

 

0.706

Anti-TG Ab pozitifliği**  (n, %)

 

98 (19.1)

 

161 (16.8)

 

67 (24.5)

 

14 (28.0)

 

24 (22.9)

 

20 (23.3)

 

0.128

HT varlığı***   

(n, %)


218 (26.4)


431 (26.1)


132 (33.7)


17 (25.0)


45 (34.1)


33 (28.7)


0.088

* Anti-TPO Ab ölçümü 2014 nodülde mevcut. ** Anti-Tg Ab ölçümü  1987 nodülde mevcut. *** HT 3184 nodulde değerlendirildi. ND: nondiagnostik, ÖBA: önemi belirsiz atipi, ÖBFL: önemi belirsiz foliküler lezyon, FN: foliküler neoplazi, FNŞ: foliküler neoplazi şüphesi, MŞ: malignite şüphesi, TSH: tirotropin, sT3: serbest triiyodotironin, sT4: serbest tiroksin, Anti-TPO Ab: anti-tiroid peroksidaz antikoru, anti-TG Ab: anti-tiroglobulin antikoru, HT: Hashimoto tiroiditi

 

272. Boyutu 1 Cm ve Altında Olan Tiroid Nodülleri İle 1cm Üzerinde Olan Nodüllerde Tiroid Malignansisini Belirlemede Ultrasonografi Skorlaması Yararlı Olabilir 2016

Neslihan Çuhacı, Berna Öğmen, Ali Tam, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Aylin Kılıç Yazgan, Gürkan Dumlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P086
ABSTRACT
Amaç: Son zamanlarda görülen tiroid malignansi oranının artışı, insidental ve 1 cm’nin altindaki
tiroid nodüllerinde olduğu gibi, palpe edilemeyen veya  1 cm nodülleri saptayabilen yüksek
rezolüsyonlu ultrasonografi (US)’nin kullanımının artması ile ilişkilendirilmektedir. Biz bu çalışmada,
histopatoloji sonuçlarına göre boyutu 1 cm ve &gt; 1cm tiroid nodüllerinin ultrasonografik özelliklerini
değerlendirmeyi, malignansiyi predikte eden ultrasonografik özellikleri belirlemeyi böylece gereksiz
ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB)’den kaçınmak için bir US skorlaması saptamayı amaçladık.
Yöntem: Tiroidektomi olan 1118 hastanın 2233 nodülü retrospektif olarak tarandı. Histopatoloji
sonuçlarına göre benign ve malign nodüllerin ayırımında belirleyici olan ultrasonografik özellikler
çoklu değişkenli lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. US eşliğinde biyopsi önermek için ileri
lojistik regresyon modeli ile birlikte çoklu değişkenli lojistik regresyon analizi kullanılarak geliştirilen
formül kullanıldı.
Bulgular: Hastaların 884’ü kadın, 234’ü erkek idi. Nodüllerin 337’inde (%15.1) boyut  1 cm,
1896’ında (%84.9) boyut &gt;1 cm idi. Histopatolojik olarak  1 cm nodüllerin 173’ü (%51.3) benign,
164’ü (%48.7) malign, &gt;1 cm nodüllerin ise 1423’ü (%75.1) benign, 473’ü (%24.9) malign idi. Benign
ve malign nodüllerin US özellikleri değerlendirildiğinde boyutu  1 cm olan nodüllerde; AP/T  1,
mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon ve hipoekoik özellik malign olan grupta benign olan guruba
göre anlamlı yüksek iken, izoekoik özellik anlamlı daha düşük, boyutu &gt;1 cm olan nodüllerde ise
mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, hipoekoik ve izo-hipoekoik özellik ve solid yapı malign
grupta benign gruba göre anlamlı daha yüksek bulundu. Boyutu  1 cm olan tiroid nodüllerinde
malignansiyi predikte eden US özellikleri; mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, nodül ekojenitesi
AP/T  1 olması iken, &gt;1 cm nodüllerde bu belirteçler mikrokalsifikasyon, makrokalsifikasyon, nodül
ekojenitesi ve nodül yapısı idi. Malignansiyi predikte eden US özellikleri her nodül için
değerlendirildiğinde elde edilen ortalama US indeks skoru  1 cm nodüllerde benign olanlar için 2.09
± 1.19, malign olanlar için 3.04 ± 1.06 iken bu değerler &gt;1 cm nodüller için sırasıyla 3.97 ± 1.46 ve
4.95 ± 1.70 olarak bulundu. Benign ve malign nodülleri ayırmada en iyi kesim noktası  1 cm
nodüllerde &gt;2 iken, &gt;1 cm nodüllerde &gt;4 olarak saptandı.
Sonuç: Boyutu 1 cm ve altında olan tiroid kanserlerinin klinik önemi çelişkili olmakla birlikte, doğru
tedavi stratejisini belirleyebilmek için bu nodüllerin değerlendirilmesi önemlidir. Çoğu çalışma tiroid
kanser riskini belirlemek için şüpheli US özelliğini ve bunların kombinasyonlarını değerlendirse de
US’un tanısal doğruluğu kısıtlıdır. Bizim çalışmamızda olduğu gibi nodüllerin değerlendirilmesinde
US skorlama indeksinin kullanılması klinisyenlere İİAB yapılacak nodüllerin seçiminde, özellikle  1
cm nodüllerde, yararlı olabilir düşüncesindeyiz.

271. Primer Tümör Çapının Total Tümör Çapına Oranı Agresif Olan ve Olmayan Multifokal Papiller Tiroid Mikrokanserlerinin Ayırıcı Tanısında Yeni Bir Parametre Olarak Kullanılabilir mi? 2016

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Neslihan Çuhacı, Hüsniye Başer, Ahmet Dirikoç, Cevdet Aydın, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P084
ABSTRACT
Amaç: Bu çalışmada primer tümör çapının total tümör çapına oranın agresif olan ve olmayan
multifokal papiller tiroid mikrokanserlerin (PTMC) ayırıcı tanısında yeni bir parametre olarak
kullanırlılığını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: En büyük tümör çapı primer tümör çapı (PTÇ) olarak kabul edildi ve total tümör çapı (TTÇ)
multifokal tümörlerin herbirinin maksimum çapının toplanmasıyla hesaplandı.PTÇ&#39;nın TTÇ&#39;na
bölünmesiyle tümör çap oranı (TÇO) olarak tanımladığımız oranı elde ettik (PTÇ/TTÇ=TÇO) TÇO
açısından kapsül invazyonunu, çevre doku invazyonunu (ETE) ve len nodu metastazını (LNM)
predikte eden pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değerler (NPD) ve sensitivite ve spesifite
belirlendi.
Bulgular: Multifokal PTMC&#39;lerde tümör odak sayısı arttıkça ortalama TÇO anlamlı olarak
azalmaktaydı; LNM, ETE ve kapsül invazyonunu tesbit eden TÇO için sensitivite sırasıyla 100%,
100% ve 94.2% ve spesifite ise sırasıyla 86.2%, 88% ve 94.7%,&#39;tü.TÇO&#39;nın LNM&#39;ı için PPD&#39;i 99.3%
ve NPD&#39;i 100%, ETE için PPD&#39;i 58.5% ve NPD&#39;i 100% ve kapsül invazyonu için PPD&#39;i 89.1% ve
NPD&#39;i 97.3%&#39;tü. PTÇ&#39;ı &gt;10 mm olan multifokal papiller tiroid kanserli hastalarda ortalama TÇO LNM
olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha düşüktü (0.76±0.12 vs 0.44±0.10; p&lt;0.001).
Sonuç: Azalan TÇO multifokal PTMC&#39;li hastalarda kapsül invazyonu, ETE ve LNM ile ilişkiliydi.
Ayrıca kapsül invazyonu veya ETE olmayıp LNM olan hastalarda da prediktifdi. Bu yeni parametre
özellikle agresif davranış gösteren multifokal PTMC&#39;li hastaların tesbitinde yardımcı olabilir.

270. Papiller Tiroid Kanserlerinde Multifokalite, Tümör Odak Sayısı ve Total Tümör Çapıyla Klinikopatolojik Özellikler Arasındaki İlişki 2016

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Neslihan Çuhacı, Hüsniye Başer, Cevdet Aydın, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P083
ABSTRACT
Amaç: Bu çalışmada papiller troid kanserlerinde (PTC) multifokalite, tümör odak sayısı ve total tümör
çapının klinikopatolojik özellikler üzerine olan etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Total tiroidektomi uygulanan ve PTC tanısı almış olan 912 hastanın medikal kayıtları
retrospektif olarak incelendi.Tümör odak sayısına göre hastalar 4 gruba ayrıldı; N1(1 odak), N2 (2
odak), N3 ( 3 odak), N4 (4 ve üzeri odak). En büyük tümör çapı primer tümör çapı (PTÇ) olarak kabul
edildi ve total tümör çapı (TTÇ) multisentrik tümörlerin herbirinin maksimum çapının toplanmasıyla
hesaplandı.
Bulgular: Unifokal PTC ile karşılaştırıldığında multifokal tümörlerde kapsül invazyonu, çevre doku
invazyonu ve lenf nodu metastazı anlamlı olarak daha fazlaydı.Tümör odak sayısı arttıkça çevre doku
invazyonu ve lenf nodu metastazı da artmaktaydı (sırasıyla p=0.034 ve p=0.004).
N1 ile karşılaştırıldığında lenf nodu metastaz riski N3&#39;te 2.287 (OR=2.287, p=0.036) kat, N4&#39;te 3.449
(OR=3.449, p=0.001) kat daha fazlaydı.PTÇ ≤ 10 mm ve TTÇ &gt; 10 mm olan multifokal tümörlü
hastalarda tümör çapı ≤ 10 mm olan unifokal tümörü olan hastalara kıyasla kapsül invazyonu, çevre
doku invazyonu ve lenf nodu metastazı anlamlı olarak daha fazlaydı (sırasıyla p&lt;0.001, p&lt;0.001 ve
p=0.001).
PTÇ ≤ 10 mm ve TTÇ &gt; 10 mm olan multifokal tümörü olan hastalar ile tümör çapı &gt; 10 mm olan
unifokal tümörü olan hastalar arasında bu parametreler açısından anlamlı farklılık yoktu.
Sonuç: Bu çalışmada artan tümör odak sayısı yüksek kapsül invazyonu, çevre doku invazyonu ve lenf
nodu metastazı oranlarıyla ilişkiliydi.Multifokal papiller mikro kanseri olup TTÇ &gt; 10 mm olan bir
hasta 10 mm&#39;den büyük tümörü olan unifokal PTC&#39;li bir hastayla benzer agresif histopatolojk
davranışa sahipti.

269. Yüksek Doz Levotiroksin Tedavisine Cevapsız Postoperatif Hipotiroidili Bir Hastada Triiodotironin Tedavisine Dramatik Yanıt 2016

Sevgül Fakı, Didem Özdemir, Cüneyt Bilginer, Samet Yaman, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P079
ABSTRACT
Amaç: Primer hipotiroidide levotiroksin tedavisinin ba- şarısızlığının en sık nedenleri hasta uyumsuzluğu
(pseudomalabsorbsiyon), malabsorbsiyona neden olan barsak hastalıkları ve emilimi bozan ilaç
kullanımıdır. Literatürde izole levotiroksin malabsorbsiyonu olan ve intravenöz veya intramüsküler
levotiroksin ile başarılı şekilde tedavi edilmiş vaka raporları vardır. Bu bildiride postoperatif hipotiroidi
nedeniyle yüksek doz levotiroksin kullanmasına rağmen yüksek serum tirotropin (TSH) ve düşük sT3 ve
sT4 değerleri olan ve T3 tedavisine belirgin yanıt veren bir hasta sunulmuştur.
Vaka: 36 yaşında bayan hasta halsizlik, yorgunluk ve vü- cutta ödem şikayetleri ile başvurdu. 12 yıl önce
Graves hastalığı nedeniyle totale yakın tiroidektomi geçirmişti ve levotiroksin 550 mcg kullanıyordu. 4
yıldır anksiyete bozukluğu olan hasta duloksetin 1x60 mg ve aripiprazol 1x5mg kullanıyordu. Beden kitle
indeksi 26.8 kg/m2, nabız 56 atım/dk ve kan basıncı 100/60 mmHg idi. Deride kuruluk, generalize ödem
ve bradikardi dışında sistemik muayene bulguları normaldi. Tam kan sayımı ve biyokimyasal değerleri
normal saptandı. Serum tirotropin (TSH) &gt;100 mUI/ml, sT3&lt;0.26 pg/ml ve sT4 0.09 ng/dl idi. Tiroid
ultrasonografide bilateral minimal residü ve sol tiroid loju inferiorunda 15.8 mm ektopik tiroid dokusu ile
uyumlu gö- rünüm saptandı. Hastanın eski tetkiklerinde Ocak 2013’e kadar serum TSH değerlerinin
normal veya düşük olduğu, bu dönemden sonra ise progresif olarak arttığı, özellikle son bir yılda
levotiroksin dozunun tedrici olarak arttırılmasına karşın TSH değerinin hiç düşmediği hatta giderek
yükseldiği görüldü. Altta yatan nedenin belirlenmesi için daha önce araştırılmış, celiac hastalığına yönelik
otoantikorlar negatif, endoskopik biyopsi normal bulunmuştu. Hastaya yatırılarak levotiroksin
absorbsiyon testi uygulandı. 1000 mcg levotiroksin öncesi bakılan sT4 0.04 ng/dl iken 2. saatte 0.19
ng/dl, 4. saatte 0.20 ng/dl ve 6. Saatte 0.25 ng/dl oldu. Psikiyatri bölümüne konsulte edilen hastada
tedaviye uyumsuzluk düşünülmediği belirtildi. Hastanın tedavisi levotiroksin 400 mcg ve T3 2x25 mcg
olarak düzenlendikten 3 gün sonra bakılan TSH 42.5 mUI/ml idi, levotiroksin dozu azaltılarak T3 devam
edildi ve tiroid fonksiyonları yakın takip edildi. 17. günde hastanın TSH ve sT3 değerleri normale
gelmekle birlikte sT4 değerlerinin hala çok düşük olduğu görüldü.
Sonuç: Vakada yüksek doz levotiroksin tedavisinin TSH üzerinde herhangi bir etkisi olmadığı, T3’ün ise
hızlı bir şekilde TSH’yı normalize ettiği görülmüştür. T3 tedavisinin başarılı olması intestinal
malabsorbsiyon ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Hastada levotiroksinin neden etki göstermediği kesin
olarak açıklanamasa da izole levotiroksin malabsorbsiyonuna neden olan bir durum varlığı hipotez olarak
ortaya atılabilir. Yüksek doz levotiroksin ile yeterli yanıt alınamayan hastalarda pseudomalabsorbsiyon
ekarte edildikten sonra parenteral tedaviden önce T3 tedavisi denenebilir

268. Sitolojisi Bethesda Kategori III (Öba/Öbfl) Olan Nodüllerde Malignansinin Tahmin Edilmesinde Ultrasonografik Skorlama İle Birlikte Tiroid Görüntü Raporlama Ve Veri Sisteminin (TIRADS) Tanısal Etkinliğinin Değerlendirilmesi 2016

Hüsniye Başer, Bekir Çakır, Oya Topaloğlu, Afra Alkan, Şefika Burçak Polat, Hayriye Tatlı Doğan, Mustafa Ömer Yazıcıoğlu, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P071
ABSTRACT

Amaç: Ultrasonografi (US) benign ve malign tiroid nodüllerini ayırt etmede oldukça yardımcı bir görüntüleme yöntemidir. Belirgin hipoekojenite, solid yapı, mikrolobule ya da irregüler kenar, mikrokalsifikasyon, nodülün anteroposterior (AP) çapının transvers (T) çapından daha büyük olması gibi şüpheli US özelliklerinin kombinasyonu maligniteyi tahmin etmede tek US özelliğinden daha iyi tanısal doğruluğa sahiptir. Tiroid Görüntü Raporlama ve Veri Sistemi (TIRADS),  şüpheli US özelliklerinin sayısına göre tiroid nodüllerinin malignite riskini belirlemeye çalışan basit, güvenilir bir raporlama sistemidir. Bu çalışmada sitolojisi önemi belirsiz atipi (ÖBA) ve önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBFL) olan nodüllerin TIRADS kategorilerine göre sınıflandırılması ve TIRADS’ın maligniteyi tahmin etmede ilave katkı sağlayıp sağlamadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: ÖBA sitolojili 318 nodül ve ÖBFL sitolojili 131 nodül çalışmaya dahil edildi. Nodüllerin US özellikleri ve postoperatif histopatolojileri (benign/malign) kaydedildi. Şüpheli US özelliklerine göre nodüller TIRADS kategorilerine ayrıldı.  Buna göre; TIRADS kategori 3; şüpheli US özelliği yok, kategori 4a; 1 şüpheli US özelliği, kategori 4b; 2 şüpheli US özelliği, kategori 4c; 3 veya 4 şüpheli US özelliği ve kategori 5; 5 şüpheli US özelliği olan nodüllerden oluşturuldu. Ayrıca her şüpheli US özelliği, varlığı veya yokluğuna göre "1" veya "0" olarak skorlandı. Toplam US skorunun malign ve benign nodülleri ayırmada etkisi ROC analizi ile değerlendirildi ve eğri altında kalan alan (AUC) değeri hesaplandı.

Bulgular: ÖBA grubunda,  histopatolojisi benign ve malign olan nodüllerin TIRADS kategorileri anlamlı olarak farklıydı (p=0.028).  Malign gruptaki TIRADS 4c kategorisindeki nodüllerin sayısının benign gruptan daha fazla olduğu görüldü (p=0.027). Mikrokalsifikasyon ve hipoekojenite oranları  malign grupta daha fazla (p=0.015 ve p=0.007) iken solid nodül yapısı ve irregüler kenar oranları açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). Nodül AP/T çap oranı malign grupta daha fazlaydı (p=0.009) ve malignite için AP/T çap kesim noktası ≥0.839 olarak hesaplandı. ÖBFL grubunda, TIRADS kategorileri ve US bulguları açısından histopatolojisi malign ve benign olan nodüller arasında fark izlenmedi (p>0.05, tüm parametreler için) (Tablo 1). ÖBA’lı nodüllerde maksimum sensitivite ve spesifitede US skorunun kesim değeri ≥ 3 (AUC: 0.596 ) olarak belirlendi.

Sonuç:  ÖBA ve ÖBFL sitolojisi olan nodüllerdeki malignite oranı oldukça farklı oranlarda bildirilmektedir. Bu nodüllerde preoperatif malignitenin tahmin edilmesi doğru tedavi yaklaşımı ve gereksiz cerrahilerin önlenmesi açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada, şüpheli US bulgularının kombinasyonun ÖBA sitolojili nodüllerde maligniteyi tahmin etmede faydalı olabileceği görülmüştür.  

 

Tablo 1.  ÖBA ve ÖBFL alt gruplarında histopatolojiye (benign/malign) göre şüpheli ultrasonografi bulgularının ve TIRADS kategorilerinin karşılaştırılması

 

ÖBA

 

ÖBFL

 
 

Malign

(n=82)

Benign

(n=236)

p

Malign

(n=23)

Benign

(n=108)

p

Nodül AP çap (mm)

11.7

11.4

0.759

10.5

13.0

0.721

 

(3.3-35.7)

(3.3-42.7)

 

(5.6-32.5)

(3.3-36.1)

 

Nodül T çap (mm)

13.9

(5.1-54.8)

14.1

(5.6-56.0)

0.299

14.2

(7.5-58.0)

15.4

(4.9-50.6)

0.836

AP /T çap (mm)

0.84±0.21

0.78±0.20

0.009

0.79±0.22

0.78±0.21

0.931

Solid nodül (n, %)

80 (97.6)

228 (96.6)

0.671

23 (100.0)

103 (95.4)

0.293

Hipoekojenite  (n, %)

12 (14.6)

11 (4.7)

0.007

1 (4.3)

6 (5.6)

1.000

Mikrokalsifikasyon (n, %)

32 (39.0)

59 (25.0)

0.015

8 (34.8)

25 (23.1)

0.367

İrregüler kenar (n, %)

42 (51.2)

124 (52.5)

0.836

14 (60.9)

61 (56.5)

0.877

TIRADS (n, %)

    TIRADS 3

    TIRADS 4a

    TIRADS 4b

    TIRADS 4c

    TIRADS 5


0 (0.0)

16 (19.5)

26 (31.7)

39 (47.6)

1 (1.2)


4 (1.7)

50 (21.2)

104 (44.1)

78 (33.1)

0 (0.0)

0.028






 

0 (0.0)

5 (21.7)

8 (34.8)

10 (43.5)

0 (0.0)


1 (0.9)

25 (23.1)

46 (42.6)

36 (33.3)

0 (0.0)

0.785






 

ÖBA: Önemi belirsiz atipi, ÖBFL: Önemi belirsiz foliküler lezyon, TIRADS: Tiroid Görüntü Raporlama ve Veri Sistemi, AP: anteroposterior , T: transvers

267. Sitolojisi Bethesda Kategori III (ÖBA/ÖBFL) Olan Hastalarda Malignansi Ultrasonografide Tespit Edilen Mikrokalsifikasyon Varlığı ve Yüksek AP/T Oranı İle İlişkili İken Histopatolojide Saptanan Hashimoto Tiroiditi Varlığı İle İlişkili Değildir 2016

Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Neslihan Çuhacı, Nuran Süngü, Abdussamed Yalçın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P068
ABSTRACT
Amaç: Sitolojisi önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL) olan tiroid
nodüllerinde uygun tedavi kararının verilmesinde ve gereksiz cerrahi girişimlerin önlenmesinde
malignansi belirteçlerinin tespit edilmiş olması oldukça önemlidir. Bu çalışmada amaç Bethesda Kategori
III hastalarında ultrasonografik, klinik ve biyokimyasal olarak malignansi ile ilişkili olabilecek faktörleri
belirlemektir.
Yöntem: Bethesda Kategori III (ÖBA/ÖBFL) tiroid nodü- lü olan ve opere edilen toplam 427 hasta
çalışmaya dahil edildi. Histopatoloji sonucuna göre nodüller benign ve malign olarak iki alt gruba ayrıldı.
Bu iki grubun preoperatif ultrasonografik, klinik ve biyokimyasal bulguları retrospektif olarak
değerlendirildi.
Bulgular: Preoperatif sitolojisi ÖBA/ÖBFL olan ve opere edilen toplam 427 hastanın 449 nodülündeki
malignansi oranı %23.4 (105/449) olarak bulundu. ÖBA ve ÖBFL alt grupları- nın malignansi oranları
ayrı ayrı değerlendirildiğinde ÖBA alt grubu için oran %25.8 (82/318) iken ÖBFL alt grubu için oran
%17.6 (23/131) olarak tespit edildi (p=0.061). Histopatolojide tespit edilen malignansilerin çoğunluğunu
papiller tiroid kanseri (PTK) oluşturmakta idi (n=91, %86.7). Histopatolojisi malign olan 105 nodül ile
histopatolojisi benign olan 344 nodülün preoperatif ultrasonografik özellikleri karşılaştırıldı (p=0.013).
Çoklu lojistik analiz yapıldığında malignansinin ultrasonografideki mikrokalsifikasyon varlığı ve yüksek
AP/T oranı ile bağımsız şekilde ilişkili olduğu tespit edildi. Tek de- ğişkenli analizde malign grupta tiroid
otoantikor varlığı ve histopatolojideki Hashimoto tiroiditi varlığı istatistiksel anlamlı olacak şekilde daha
yüksek bulundu. Çoklu değişkenli analizde histopatolojide tespit edilen Hashimoto tiroiditi ile malignansi
arasında herhangi bir korelasyon tespit edilmedi (p&gt;0.05).
Sonuç: Sitolojisi Bethesda Kategori III olan hastalarda özellikle ultrasonografide tespit edilen
mikrokalsifikasyon ve yüksek AP/T oranı varlığında ince iğne aspirasyon biopsi tekrarı veya nodülü takip
etme yerine tedavide öncellikli olarak cerahi düşünülmesi uygun bir yaklaşım gibi görünmektedir.

266. İnce İğne Aspirasyon Sitolojisi Bethesda IVOlan Lezyonlarda Maligniteyi Predikte Eden Faktörler 2016

Şefika Burçak Polat, Berna Öğmen, Hüsniye Başer, Nuran Süngü, Gürkan Dumlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P059
ABSTRACT
Amaç: Foliküler lezyonların ayırıcı tanısını yapmak zordur. Foliküler lezyon tanımı foliküler adenom
(FA), foliküler kanser (FK) ve foliküler varyant papiller tiroid karsinomunu (FVPTK) kapsar. Sitoloji
foliküler lezyonlarda benign /malign ayrımını yapamaz. Bu hastalarda ayırıcı tanı uygun cerrahi
seçeneğini belirlemek için önemlidir. Örneğin benign lezyonlarda lobektomi yeterliyken malign
lezyonlarda total tiroidektomiye ihtiyaç duyulabilir. Burada amacımız sitolojisi Bethesda IV olarak
etiketlenen lezyonlarda maligniteyi öngörebilecek klinik ve ultrasonografik özellikleri araştırmaktır.
Yöntem: Foliküler tiroid neoplazmı olan ve opere edilen toplam seksen hasta çalışmaya dahil edildi.
Hastaların yaşı, cinsiyeti, semptomları, klinik yakınma ve bulguları, nodül boyutu,sonografik, sitolojik
sonuçları ve final histopatolojileri kaydedildi.Malign grup benign grupla bahsi geçen preoperatif
özellikler açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Sitolojisi Bethesda IV olan seksen hastaya ait toplam 102 nodülün 34ü malign 68’i
benigndi.Yaş, cinsiyet dağılımı, tiroid fonksiyon testleri, antikor pozitifliği benign ve malign gruplar
arasında benzerdi. Ailede tiroid kanseri öyküsü malign grupta benign gruba göre daha
yüksekti(p=0.002). Ultrasonografik özellikler açısından bakıldığında malign grupta nodül volümü ve
kanlanması benign gruba göre daha fazlaydı (p=0.04 ve 0.008). Mikro veya düzensiz
makrokalsifikasyon da malign grupta benign gruba göre belirgin olarak daha fazlaydı (p=0.017).
Malign grubu kendi arasında FK (16 lezyon ) ve FVPTK (18 lezyon ) olarak iki alt gruba
ayırdığımızda mikrokalsifikasyon FVPTK grubunda belirgin olarak daha yüksekti (p=0.022).
Sonuç: Aile öyküsü ve birtakım ultrasonografik özellikler foliküler neoplazisi olan hastalarda
benign/malign ayrımını yapmada yol gösterici olabilir. Bu belirteçler, sitoloji ve moleküler testlerle
birlikte cerrahi sınırını belirlemede faydalıdır.

265. Papiller Tiroid Karsinomlu Ve Mikrokarsinomlu 1264 Nodülün Tümör Boyutuna Göre Ultrasonografik, Klinik ve Histopatolojik Özelliklerinin Değerlendirilmesi 2016

Neslihan Çuhacı, Hüsniye Başer , Oya Topaloğlu, Didem Özdemir, Aydan Kılıçarslan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P041
ABSTRACT
Amaç: Son yıllarda ultrasonografi (US)’deki gelişmeler papiller tiroid karsinom (PTK) ve papiller
tiroid mikrokarsinom (PTMK) ile ilgili daha fazla bilgi elde edilmesine olanak sağlamıştır. Ancak,
PTK ve PTMK’unun aynı ultrasonografik özellikleri taşıyıp taşımadığı ve aynı şekilde davranıp
davranmadığı tartışmalıdır. Biz bu çalışmada, PTK ve PTMK’lu hastaların tümör boyutuna göre
klinik, ultrasonografik ve histopatolojik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Kliniğimizde 2007-2014 yılları arasında tiroid cerrahisi olan ve histopatolojik olarak PTK
tanısı alan 881 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik, ultrasonografik ve
histopatolojik özellikleri incelendi.
Bulgular: Çalışmadaki 881 hastanın 698’i (%79.2) kadın (ortalama yaş: 48.5712.52 yıl), 183’ü
(%20.8) erkek (ortalama yaş: 50.3713.82 yıl) idi. 881 hastanın 388’i PTK grubunda, 493’ü PTMK
grubunda idi. Toplamda 881 hastanın 1264 nodülü değerlendirildi. 1264 nodülün histopatolojik olarak
360’ı PTK, 904’ü PTMK idi. İnsidental olan vakalar dışlandıktan sonra PTK grubunda US bulguları
olan 314, PTMK grubunda ise 221 nodülün ultrasonografik özellikleri değerlendirildi. PTMK
gurubunda kenar düzensizliği anlamlı daha yüksek iken, periferal halo varlığı, kistik alanların varlığı,
mikro ve makrokalsifikasyonlar PTK’da anlamlı daha yüksek idi. Ayrıca izoekoik görünüm PTK’da
hipoekoik görünüm PTMK’da anlamlı daha yüksek bulundu. PTMK kendi içinde 5 mm, ve &gt;5 mm
olarak tekrar sınıflandırıldı. US özelliği olan 221 PTMK’lı nodülün 53’ü (%24) 5 mm, 168’i (%76)
&gt;5 mm grubunda idi. &gt;5 mm grupta kenar düzensizliği daha fazla iken, halo varlığı 5 mm grupta
anlamlı daha fazla idi. İnsidentalite oranı PTMK ve 5 mm grubunda anlamlı daha fazla bulundu
(p&lt;0.001). Toplamda multifokalite oranı %32.9 idi ve bu oran PTMK grubunda PTK grubuna göre ve
&gt;5 mm PTMK grubunda 5 mm PTMK grubuna göre anlamlı daha yüksek saptandı (sırasıyla p&lt;0.001
ve p=0.001). PTK gurubu PTMK gurubu ile karşılaştırıldığında lenfatik, vasküler, kapsüler invazyon,
tiroid dışı yayılım ve lenf nodu metastazı anlamlı daha fazla (p&lt;0.005) bulunurken, &gt;5 mm PTMK
grubu 5 mm PTMK grubu ile karşılaştırıldığında kapsüler invazyon, tiroid dışı yayılım ve lenf nodu
metastazı anlamlı daha fazla (p&lt;0.001) bulundu.
Sonuç: Çalışmamızda PTMK ve 5 mm PTMK grubunda insidentalite oranları PTK ve &gt;5 mm
PTMK olan gruba göre anlamlı daha yüksek bulunduğu için doğru tedavi yaklaşımını
değerlendirebilmek için tüm nodüllerin ultrasonografik özellikleri dikkatli bir şekilde incelenmeli ve
şüpheli US özelliği olan nodüllerden US eşliğinde biyopsi yapılmalıdır. İnsidental tespit edilen
nodüllerin ve multifokal PTMK’nın klinik açıdan öneminin belirlenmesi için uzun süreli takip
verilerinin olduğu daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

264. Ultrasonografide Boyunda Tiroid Loju Dışında Tiroid Dokusu İle Benzer Ekojenitede Lezyonu Olan Olgularımız 2016

Fatma Dilek Dellal , Cevdet Aydın, Didem Özdemir, Reyhan Ersoy, Berrak G. Öcal, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P040
ABSTRACT

Amaç: Bu çalışmada amacımız boyunda ultrasonografik olarak tiroid loju dışında tiroid ekojenitesinde dokusu olan hastaların demografik, hormonal, ultrasonografik (US) ve sitopatolojik özelliklerini belirlemekti.

Materyal ve Metod: Mayıs 2014- 2015 tarihleri arasında biyopsi ünitemize başvuran 5523 hastanın ultrasonografi raporları retrospektif olarak tarandı. Raporunda ektopik ve/veya tiroid dışı yerleşimli lezyon kaydı olan hastalar çalışmaya alındı. Bu hastaların demografik, hormonal, US ve sitopatolojik özellikleri kaydedildi.

Bulgular: Toplam 76 hasta tespit edildi (69 kadın, 7 erkek). Yaş ortalaması 51,07±12,81 yıldı. Hastaların 64’ünde (84,2%) tiroidektomi öyküsü vardı ve 12 hasta (%15.8) daha önce operasyon geçirmemişti. Hastalardan 5 tanesi PTC nedeniyle opere olmuştu. Hastaların 40’ı (52,6%) levotiroksin kullanırken, 36’sı (42,4%) herhangi bir tiroid ilacı kullanmıyordu. TSH düzeyi 2,88 (0,01-54,2) μIU/mL idi. Hastaların 51’i ötiroid, 23’ü hipotiroid, 2’si hipertiroid idi. Hastaların %71,1’inde antitpo ve/veya AntiTG pozitifti. Lezyonların 65’i (85,5%) hyoid kemik hizasında, 7’si (9,2%) tiroid bezinin inferionda, 4’ü (5,3%) diğer boyun bölgelerinde yerleşmişti. Opere olan ve olmayan hastalar arasında lezyonun yerleşimi açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu (p=0.083). Median lezyon volümü 0.57 ml (0.06-24.13) idi. US olarak lezyonların %93.4’ü izoekoik, %6.6’sı hipoekoikti. %89.5’i solid, %10.5’i mixt yapıdaydı. Lezyonların %13.2’sinde kenar düzensizliği vardı. Lezyonların 2’sinde mikrokalsifikasyon, 2’sinde makrokalsifikasyon, 1’inde hem mikro hem makrokalsifikasyon vardı.   Daha önce opere olanlar ve olmayanlar arasında US özellikleri açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Hastaların %81,6’sında (n=62) lezyon Tc99m tutmaktaydı. Cerrahi öyküsü olanlara sintigrafide tutulum oranı anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Hastaların 60’ına 1 kez biopsi yapılırken, 14’ünde 2 kez, 3’ünde 3 kez yapıldı. Final sitolojileri % 73,7’sinde benign, %2,6’sında ÖBA, %22,4’ünde nondiagnostik ve %1,3’ünde akut süpüratif enfeksiyondu (sırasıyla, n=56, 2, 17, 1). Daha önce opere olanlar ve olmayanlar arasında sitolojik sonuç açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu (p=0.649). Daha önce PTC nedeniyle opere olan hastaların 4’nde sitoloji benign, 1’inde nondiagnostikti. Hastaların 1’i dev nodül, 1’i kist, 1’i sitolojinin ÖBA olması ve şüpheli US özellikleri nedeniyle opere oldu. Histopatoloji sırasıyla benign, tiroglossal kanal kisti ve PTC çıktı.          

 

Sitoloji

n=76

    Benign

56 (% 73.7)

    ÖBA

2 (%2.6)

    Non-diagnostik

17 (% 22.4)

    Akut süpüratif enfeksiyon

1 (% 1.3)

Sonuç: Çalışmamızda tiroid yatağı dışındaki tiroid ekojenitesindeki lezyonların opere olmayan hastalarda da görülebildiğini ve sitolojik ve US bulguların tiroidektomi öyküsü olan ve olmayan hastalarda benzer olduğunu tespit ettik. Tiroidektomi öyküsü olan hastalarda muhtemel ektopik doku varlığını tespit etmek için US inceleme tiroid yatağı dışına uzanmalı ve gereğinde lezyonlara sitolojik çalışma uygulanmalıdır.

263. Sitolojisi Bethesda Kategori III (ÖBA/ÖBFL) Olan Hastalarda Başlangıç Cerrahi Olarak Hemitiroidektomi Yapılması Makul Bir Yaklaşım Gibi Görünmektedir 2016

Muhammet Cüneyt Bilginer, Didem Özdemir, Oya Topaloğlu, Cevdet Aydın, Gürkan Dumlu, Hayriye Doğan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P029
ABSTRACT
Amaç: Önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL) Bethesda kategori III olarak
adlandırılmakta ve tüm tiroid sitolojilerinin %15-30’unu oluşturmaktadır. Malignite riskini
değerlendirmek için heterojen bir kategori olduğu belirtilmekle birlikte bu riskin % 5-15 olduğu tahmin
edilmektedir. Son çalışmalar bu kategorideki malignite oranını geniş bir aralıkta % 6-48 olarak
vermektedir. Bu durum operasyon genişliğini belirlemede farklı merkezlerde çeşitli yaklaşımlara neden
olmaktadır. Biz bu çalışmada sitolojide ÖBA/ÖBFL nodülü olduğu için hemitiroidektomi yapılan
hastalardaki başlangıç malignite oranını, tamamlayıcı tiroidektomi ihtiyacını, karşı lobdaki malignite
oranını belirlemeyi amaçladık.
Materyal ve Metod: Merkezimizde hemitiroidektomi operasyonu geçiren 47 hasta (7 erkek, 40 kadın;
ortalama yaş 40.3±13.3 yıl) çalışmaya dahil edildi. Bu hastalardaki sitolojik tanısı ÖBA/ÖBFL olan 48
nodülün verileri retrospektif olarak gözden geçirildi. Tümör boyutu &lt;10 mm (mikrokarsinom) olan,
foliküler, onkositik, berrak hücreli varyanta sahip papiller karsinomlu hastalar düşük riskli grup olarak
değerlendirildi. Tümör boyutunun ≥ 10 mm olması ve papiller kanser için yüksek silendirik hücreli,
kolumnar hücreli, insüler, solid, difüz sklerozan tip ile foliküler kanser için yaygın invazif alt grup yüksek
riskli grup olarak kabul edildi. Bulgular: Preoperatif sitolojide ÖBA’lı nodül sayısı 32 (%66.7), ÖBFL’li
nodül sayısı 16 (%33.3) idi. Histopatoloji sonuçları incelendiğinde 34 hasta (%72.3) benign, 13 hasta
(%27.7) malign olarak rapor edildi. Maligniteli hastalardan 9 hasta (%19.2) yüksek riskli, 4 hasta düşük
riskli (%8.5) özelliklere sahipti. Malignite tespit edilen 13 hastadan 11 hastaya (%23.4) tamamlayıcı
tiroidektomi yapılmıştı. Tamamlayıcı tiroidektomi yapılan hastaların karşı lob histopatolojileri
incelendiğinde 9’unun benign (%81.8), 2’sinin malign (%18.2) olduğu tespit edildi.
Sonuç: Bu çalışmada ÖBA/ÖBFL nodülü olup hemitiroidektomi yapılan hastalardaki malignite oranı
%27.7 olarak bulundu. İkinci defa opere edilenlerde karşı lob malignite oranı %18.2 olarak tespit edildi.
Sonuç olarak, hemitiroidektomi bu hastalarda başlangıç için makul bir cerrahi yaklaşım gibi
görünmektedir. Konunun netlik kazanması için daha büyük hasta sayısı içeren daha ileri çalışmalara
ihtiyaç vardır.

262. Tiroid Kanseri Olan Hastalarda Tümör Histopatolojisi ve TNM Evreleri Değerlendirildiğinde Kadın ve Erkek Cinsiyet Arasında Farklılık Var Mıdır? 2016

Hüsniye Başer, Berna Evranos, Oya Topaloğlu, Cevdet Aydın, Aydan Kılıçarslan, Ersin Gürkan Dumlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P028
ABSTRACT

Amaç: Diferansiye tiroid kanserleri (DTK)’nin kadınlarda daha sık görüldüğü buna karşılık agresif kanser tiplerinin,  anaplastik tiroid kanseri (ATK) ve medüller tiroid kanseri (MTK)’nin her iki cinsiyette benzer insidansta görüldüğü bildirilmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilen tiroid kanser vakalarının cinsiyet dağılımını değerlendirmek, histopatolojik özelliklerini ve tümör evrelerini karşılaştırmak amaçlanmıştır.

Yöntem: Çalışmada 1009 tiroid kanseri hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, postoperatif histopatoloji bulguları ve tümör evreleri (TNM)  kaydedildi.

Bulgular: 1009 hastanın 224 (% 22.2)’ü erkek, 785 (% 53.5)’i kadındı. Erkek hastaların ortalama yaşı 51.18±12.88 yıl iken kadın hastaların ortalama yaşı 48.96±12.51 yıldı (p=0.020). 1009 hastada saptanan 1425 karsinomun 304 (% 21.3)’ü erkek hastalarda, 1121 (% 78.6)’i kadın hastalarda izlendi. K/E oranı 3.7 saptandı. Her iki cinsiyette insidental karsinom oranları benzerdi (p=0.730). 1425 karsinomun 1331 (% 93.4)’i papiller tiroid kanseri (PTK), 31 (% 2.2)’i foliküler tiroid kanseri (FTK), 24 (% 1.7)’ü malignite potansiyeli belirsiz tiroid tümörü (MPB-TT), 21 (% 1.5)’i hurthle hücreli kanser (HHK), 5 (% 0.4)’i ATK’i ve 13 (% 0.9)’ü MTK idi. PTK, kadın hastalarda daha  fazla (p=0.010) iken FTK, MPB-TT, HHK ve MTK oranları her iki grupta benzerdi (p>0.05, tüm parametreler için). ATK ise erkeklerde daha fazla izlendi (% 1.0 karşın % 0.2, p=0.034). PTK varyantları kadın ve erkek hastalarda benzer oranda izlendi (p=0.424). TNM evreleri açısından gruplar arasında fark izlenmedi (p=0.392) (Tablo 1).

Sonuç:   Literatürde daha az agresif tiroid kanseri alt tiplerinin kadınlarda  daha fazla, agresif histolojik tiplerin ise her iki cinsiyette benzer dağılım gösterdiği, erkek cinsiyetin daha az hastalıksız sağ kalım ve yüksek mortalite ile ilişkili olduğu bildirilmektedir. Çalışmamızda  ATK oranı erkek hastalarda fazla olmakla birlikte diğer agresif kanserler ve agresif seyir gösterebilecek PTK varyantları açısından gruplar arasında fark izlenmedi. Ayrıca erkek hastalarının TNM evrelerinin kadın hastalar ile benzer olduğu görüldü.  

 

Tablo 1. Grupların histopatolojik bulgularının ve TNM evrelerinin karşılaştırılması

 

Erkek

(n=224)

Kadın

( n=785)

p

Yaş (yıl)

51.18±12.88

48.96±12.51

0.020

 

n=304

n=1121

 

PTK (n,%)


     Klasik varyant

     Foliküler varyant

     Onkositik varyant

     Tall cell varyant

     Diffüz sklerozan varyant

     Enkapsüle foliküler varyant

     Diğer varyantlar

274 (90.1)


224 (81.8)

30 (10.9)

2 (0.7)

3 (1.1)

-

8 (2.9)

7 (2.5)

1057 (94.3)


824 (78.0)

143 (13.5)

23 (2.2)

15 (1.4)

2 (0.2)

18 (1.7)

32 (3.0)

0.010



0.424

FTK (n,%)

11 (3.6)

20 (1.8)

0.052

MPB-TT (n,%)

9 (3)

15 (1.3)

0.051

HHK (n,%)

3 (1.0)

18 (1.6)

0.427

MTK (n,%)

4 (1.3)

9 (0.8)

0.404

ATK (n,%)

3 (1.0)

2 (0.2)

0.034

TNM Evresi (n,%)

    Evre 1

    Evre 2

    Evre 3

    Evre 4a

    Evre 4b

    Evre 4c

n=219

169 (72.2)

14 (6.4)

23 (10.5)

10 (4.6)

-

3 (1.4)

n=766

594 (77.5)

46 (6.0)

95 (12.4)

16 (2.1)

2 (0.3)

13 (1.7)


0.392

İnsidentalite (n,%)

149 (49.0)

531 (47.4)

0.730

 

PTK: papiller tiroid kanseri, FTK: foliküler tiroid kanseri,  MPB-TT: malignite potansiyeli belirsiz tiroid tümörü, HHK: hurthle hücreli kanser, MTK: medüller tiroid kanseri, ATK: anaplastik  tiroid kanseri

 

261. Hiperkalsemi Krizine Neden Olan Paratiroid Adenomu: Olgu Sunumu 2016

Sevgül Fakı, Neslihan Çuhacı, Güniz Yanık Üstüner, Mehmet Kılıç, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P027
ABSTRACT

Giriş: Hiperkalsemik kriz, primer hiperparatiroidi (pHPT)’nin nadir görülen yaşamı tehdit eden bir komplikasyonudur. Literatürde hiperparatiroidinin indüklediği hiperkalsemik kriz oranı %1.6-6 oranında bildirilmiştir. pHPT’li hastaların %80’de neden soliter adenom, %15-20’de multiglandüler hastalık ve daha nadiren de (<%1) paratiroid kanseridir. Paratiroid adenom (PA)’larının çoğu fonksiyoneldir, nadiren de kistik özellik gösterebilirler. Kistik paratiroid adenomları, paratiroid adenomlarının çok sık görülmeyen bir histopatolojik özelliğidir. Tüm PA’nın %1-4’ünü ve pHPT olgularının %1-2’ni oluşturmaktadır. Biz bu bildiride nadir bir prezentasyon olduğu için anüri, akut böbrek yetmezliği ve hiperkalsemik kriz ile prezente olan kistik özellikleri baskın olan bir paratiroid adenomu olgusunu sunmayı planladık.

Vaka: 56 yaşında erkek hasta bulantı, kusma, ishal, halsizlik, yaygın vücut ağrısı, şuur bulanıklığı, uykuya eğilim ve anüri şikayetleriyle acil servise başvurdu. Özgeçmişinde nefrolitiazis dışında özellik yoktu. Fizik muayenede uykuya meyilli, konjonktivalar soluk, kan basıncı: 90/60 mmHg, nabız: 110/dakika, ateş 37.0 ˚C saptandı.  Biyokimyasal testlerinde total serum kalsiyum 18.5 mg/dl (8.6-10 ) , parathormon (PTH) 1873 pg/ml (15-65) , fosfor 5.7 mg/dl (2.5-4.5 ) , alkalen fosfataz 88 U/L (40-130), albumin 3.84 mg/dl (3.5-5.2), üre 231 mg/dl (10-48.5), kreatinin 8.41 mg/dl(<1.2), 25OH VitD3: 30 ng/ml(10-80) idi. Kemik mineral yoğunlugu ölçümünde osteoporoz saptandı. Renal ultrasonografide taş saptanmadı. Boyun ultrasonografisinde multinoduler planjuan guatr ve sağ inferiorda tiroid bezi dışında 8.8×22×22.6 mm boyutlarında septalı kistik alanlar içeren hipoekoik paratiroid adenomu ile uyumlu olabilecek lezyon saptandı. Paratiroid sintigrafisinde paratiroid adenomu ile uyumlu lezyon saptanmadı. Intravenöz salin infüzyonu ve diüretik tedavi ile kalsium değeri gerilemeyen hastaya kalsiyumsuz dializat ile hemodializ tedavisi başlandı. Toplamda altı kez hemodiyalize giren hastanın hemodiyaliz sonrası serum kalsiyum 9.5 mg/dl, fosfor 3.6 mg/dl ve PTH 541 pg/ml değerlerine geriledi. Hastanın biyokimyasal ve radyolojik verileri paratiroid karsinomu yönünden şüpheli olduğundan total tiroidektomi ve paratiroidektomi yapıldı. Histopatolojik tanı kistik özellikleri baskın olan paratiroid adenomu olarak raporlandı. Post operatif kalsiyum düzeyi 8.5mg/dl, PTH düzeyi 49 pg/ml’e kadar geriledi.

Sonuç: Paratiroid adenomları genellikle asemptomatik boyun kitlesi olarak karşımıza çıkmakla birlikte nadiren akut hiperkalsemi krizine neden olabilmektedir. Ciddi hiperkalsemi ve hiperkalsemi krizi kistik paratiroid adenomları için nadiren karşılaşılabilecek bir prezentasyondur. Ancak uygun tedavi ile tamamen klinik ve biyokimyasal düzelme sağlanmaktadır.

 

260. Toksik Multinodüler ve Toksik Nodüler Guatr Nedeniyle Tiroidektomi Geçiren Hastalarda Tirotropin Reseptör Antikor Durumu İle Histopatolojik Özelliklerin Değerlendirilmesi 2016

Cevdet Aydın, Hüsniye Başer, Fatma Neslihan Çuhacı, Didem Özdemir, Samet Yalçın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P016
ABSTRACT

Amaç: Graves hastalarında tiroid kanser relapsı ile yüksek tirotropin reseptör antikor (TRAb) düzeyleri arasında ilişki olduğu bildirilmektedir. Toksik  multinodüler guatr (TMNG) veya toksik nodüler guatrlı (TNG) hastalarda TRAb pozitifliği ve tiroid kanseri arasında ilişkiyii değerlendiren çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu çalışmada, TMNG ve TNG’lı hastalarda tiroid kanseri  ile TRAb arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Yöntem: TMNG, TNG, ötiroid MNG (ÖMNG) ve ÖNG nedeniyle tiroidektomi uygulanan 1936 hastanın verisi retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif dönemde TRAb düzeyi bakılan 221 TMNG/TNG’lı hasta (191 TMNG ve 30 TNG) ve 43 ÖMNG/ÖNG’lı hasta  çalışmaya dahil edildi.

Bulgular: TMNG/TNG’lı hastaların 71 (% 32.1)’inin histopatolojisi malign iken 150 (% 67.9) hastanın histopatolojisi benigndi. Ötiroid grupta 18 (% 41.9) hastanın histopatolojisi malign, 25 (% 58.1) hastanın histopatolojsi benigndi. TMNG/TNG grubunda, histopatolojisi malign olan hastaların 7 (%9.9)’sinde TRAb pozitif iken  histopatolojisi benign olan hastaların 17 (%11.3)’sinde TRAb pozitifti ve TRAb pozitifliği açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (p=0.742). Ötiroid grupta malign histopatolojisi olan 1 hastada (% 5.6) ve benign histopatolojisi olan 2 (% 8.0) hastada TRAb pozitifti (p=0.756). Histopatolojisi malign ve bening olan gruplarda TRAb pozitifliği açısından, ötiroid ve hipertiroid hastalar arasında anlamlı fark yoktu (p=0.569 ve p=0.620) (Tablo 1).

Sonuç:   Çalışmamızda TMNG ve TNG’lı hastalarda TRAb pozitiflği  ve tiroid kanseri sıklığı arasında bir ilişki saptanmamıştır.

 

Tablo 1.  Histopatoloji sonuçlarına göre toksik multinodüler guatr/toksik nodüler guatr ile ötiroid multinodüler guatr/ötiroid nodüler guatrlı hastaların tirotropin reseptör antikor pozitifliğinin karşılaştırılması

 

ÖMNG/ÖNG

(n=43)

TMNG/TNG

(n=221)

p

Malign

n=18

n=71

 

TRAb pozitifliği

1 (% 5.6)

7 (% 9.9)

0.569

Benign

n=25

n=150

 

TRAb pozitifliği

2 (% 8.0)

17 (% 11.3)

0.620

 

ÖMNG: ötiroid multinodüler  guatr, ÖNG: ötiroid nodüler guatr, TMNG: toksik  multinodüler guatr, TNG: toksik nodüler guatr, TRAb:  tirotropin reseptör antikor

 

259. Malignite Potansiyeli Belirsiz Tiroid Tümörleri İle Klasik ve Enkapsüle Olmayan Foliküler Varyant Papiller Tiroid Karsinomunun Demografik Özellikleri, Preoperatif Ultrasonografi Bulguları Ve Sitoloji Sonuçları Arasında Fark Var Mıdır? 2016

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Abbas Ali Tam, Afra Alkan, Aydan Kılıçarslan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P006

258. 4 Cm Ve Üzerindeki Tiroid Nodüllerinde False Negatiflik Oranı ve Malignite Oranı 2016

Nagihan Beştepe, Didem Özdemir, Abbas Ali Tam, Fatma Dilek Dellal, Aydan Kılıçarslan, Ömer Parlak, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, P001
ABSTRACT

Amaç: 4 cm ve üzerindeki tiroid nodüllerinde tiroid İİAB (ince iğne aspirasyon biopsisi) sonuçları tekrarlayan şekilde nondiagnostik, indeterminate, malignite şüphesi ve malign olanlar için cerrahi gerekliliği açıktır. Ancak İİAB benign olan 4 cm ve üzerindeki nodüllerde hasta asemptomatik ise cerrahi gerekliliği konusunda tam bir fikir birliğine varılamamıştır. Büyük nodül boyutunun artmış false negatiflik oranları ile ilişkisi konusunda literatürde çok farklı sonuçlar raporlanmıştır. Ayrıca büyük nodül boyutunun artmış malignite riski ile olan ilişkisi de net değildir. Biz bu çalışmamızda 4 cm ve üzerindeki tiroid nodüllerinde false negatiflik ve malignite oranlarını belirlemeyi amaçladık.

Yöntem: Ocak 2007 ve Aralık 2014 yılları arasında endokrinoloji, genel cerrahi ve patoloji konseyi kararı ile tiroidektomi yapılan 2463 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri ,klinik verileri, preoperatif  tiroid USG (ultrasonografi) ve tiroid İİAB sonuçları kaydedildi. USG ölçümlerindeki en büyük nodül boyutuna göre ≥4.0 cm ve <4.0 cm olarak iki gruba ayrıldı. <4.0 cm nodüller ise <1.0 cm ve 1.0-3.9 cm olacak şekilde subgruplara ayrıldı. Nodüllerin preoperatif olarak yapılmış olan İİAB sonuçları kaydedildi  ve postoperatif histopatoloji sonuçları ile korelasyonu sağlandı. Preoperatif olarak İİAB benign saptanan nodüllerin false negatiflik oranları belirlendi. Ayrıca tüm nodül boyutları için malignite oranları hesaplandı.

Bulgular: 2463 hastanın 5561 nodülü değerlendirildi. 1008 nodül  ≥4.0 cm, 4013 nodül 1.0-3.9 cm ve 540 nodül <1.0 cm idi. ≥4.0 cm olan nodüllerde malignite oranı % 8.5, 1.0-3.9 cm arasındaki nodüllerde %10.2 ve <1.0 cm nodüllerde ise % 25.6 idi (p<0.001). Nodül boyutu 1.0-3.9 cm olan nodüller ile  ≥4.0 cm nodüllerde malignite oranları arasında anlamlı fark yoktu (p=0.108) (şekil 1). False negatiflik oranı nodül boyutu ≥4.0 cm olan nodüllerde % 4.7, 1.0-3.9 cm olan nodüllerde %2.2 ve <1.0 cm nodüllere %4.8 idi. <1.0 cm ve ≥4.0 cm nodüllerde false negatiflik oranları benzerdi (p=0.93) ve 1.0-3.9 cm nodüllerde false negatiflik oranı her iki gruptan daha düşükdü (p=0.03vep<0.001).(şekil2) (p=0.03vep<0.001).(şekil2)

C:\Users\syaman\Desktopcm_B_K_Hist_B_M_Merged-Turkce.tif
C:\Users\syaman\Desktopcm_B_K_FN_TN_Merged-Turkce.tifŞekil 1: Tüm nodül boyutlarına göre malignite oranları                  Şekil 2: Tüm nodül boyutlarına göre false negatiflik oranları

  

Sonuç: Tiroidektomi yapılmış olan hastalarda  ≥4.0 cm nodüllerde malignite oranı, 1.0-3.9 cm olan nodüllerle benzerdir. False negatiflik oranı  ≥4.0 cm olan nodüllerde, 1.0-3.9 cm olan nodüllerden iki kat fazla olmasına rağmen preoperatif İİAB benign olan ≥4.0 cm nodüllerde false negatiflik oranı rutin cerrahi önerecek oranda yüksek değildir.

257. T1a ve T1b İntratiroidal Papiller Tiroid Kanserlerinin Ayırımı Gerekli Midir? 2016

Abbas Ali Tam, Didem Özdemir, Berna Evranos Öğmen, Sevgül Fakı, Ersin Gürkan Dumlu, Hayriye Tatlı Doğan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 38. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 11-15 Mayıs, 2016, Antalya, Türkiye, S01
ABSTRACT
Amaç: Papiller tiroid kanseri (PTC) tiroid glandının en sık görülen malinitesidir ve insidansı hızlı bir
şekilde artmaktadır. Bu artış ise daha çok tümör çapı ≤ 2 cm ve özelliklede ≤ 1cm tümörlere bağlıdır.
En son 2010&#39;da yayımlanan TNM sistemi tiroid kanserlerinin klasifikasyonunda birtakım değişiklikler
önermiştir.T1 tümörler (≤ 2cm intratiroidal tümörler) T1a (≤ 1cm) ve T1b (1-2cm) olarak 2 alt gruba
ayırılmıştır.Biz bu çalışmada T1b tümörlerin T1a tümörlere göre daha kötü sonuçlara sahip olup
olmadıklarını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Çalışmaya Ocak 2007 ve Aralık 2014 arasında total tiroidektomi yapılmış ve PTC tanısı
almış olup primer tümör çapı ≤ 2 cm olan 724 hasta alındı. Çevre doku invazyonu olan (T3) tümörler
çalışmaya alınmadı. T derecelendirmesi son yayımlanan TNM klasifikasyonuna göre yapıldı ve buna
göre hastalar T1a (≤ 1cm) ve T1b (1-2cm) olmak üzere 2 gruba ayrıldı
Bulgular: T1a grubunda 527 (%72.8) T1b grubunda 197 (% 27.2) hasta bulunmaktaydı. T1a
tümörlere kıyasla T1b tümörlerde multifokalite, lenf nodu metastazı (LNM), lenfovasküler invazyon
daha fazlaydı, daha fazla hastaya radyoaktif iyot ablasyon tedavisi verilmişti;T1a grubunda ise 45 yaş
üstü hasta sayısı daha fazlaydı. Persistan hastalık açısından 2 grup arasında farklılık yoktu T1b
grubunda rekürren hastalık %2.5 oranında iken T1a&#39;da rekürrens hiçbir hastada görülmedi.
Çalışmamızda ekstratiroidal yayılım, ve lenf nodu metastazı olmayan PTC&#39;li hastalarda T1b&#39;de T1a&#39;ya
göre kapsül invazyonu, lenfovasküler invazyon ve multifokalite daha fazla görülmekteydi. Buna
karşılık T1a&#39;da 45 yaş üstü hasta sayısı daha fazlaydı.
Sonuç: TNM klasifikasyonu tiroid kanseri olan hastalarda mortalite riskini belirlemek ve hastanın
tedavisini daha iyi yönetebilmek için sıklıkla kullanılan basit ve uygulaması kolay bir sistemdir.
Mevcut TNM klasifikasyonunda T1 PTC&#39;lerin T1a ve T1b olarak 2 alt gruba ayırılmasının
PTC&#39;lerinin karakteristiğini yansıtması açısından doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.

256. Leri-Weill Diskondrosteozisli Bir Hastada Diabetes Mellitus. 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi 2015

Didem Özdemir, Şefika Burçak Polat, Nagihan Beştepe, Saliha Özbek, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P153.
ABSTRACT
Giriş: Leri-Weill diskondrosteozis (LWD), Madelung deformitesi ve mezomelik cücelik ile karakterize
otozomal dominant geçiş gösteren nadir bir diskondrosteozistir. Hastaların çoğunda short-stature
homeobox-containing (SHOX) geninde haplo-yetersizlik vardır. Biz bu bildiride, LWD ve diabetes
mellitusu (DM) olan bir hasta sunuyoruz.
Vaka: 31 yaşında erkek hasta polikliniğimize poliüri ve polidipsi ile başvurdu. Herhangi bir kronik
hastalığı olmayan hastanın aile hikayesinde babasında tip 1 DM ve annesinde tip 2 DM olduğu öğrenildi.
Hastanın boyu 146 cm, ağırlığı 62 kg ve vücut kitle indeksi 29.1 kg/m2 idi. Laboratuar incelemesinde
açlık kan glukozu 298 mg/dl, HbA1c %13.4, insülin 8 µU/ml (2.6-24.9) ve c-peptid 1.65 ng/ml (0.1-3.6)
olarak bulundu. AntiGAD, anti-insülin ve adacık hücre antikoru negatifti. Hasta hastaneye yatırılarak
intensif insülin tedavisi başlandı. Hastada 1,5 yıl önce boy kısalığı nedeniyle yapılan genetik analiz
sonucunda 45,X,-Y[5]/46,X,der(Y)t(Y;Y)(p11.2;q11.21) olarak bulundu- ğu öğrenildi. Y kromozomunda
SHOX gen delesyonu vardı. Hastada bilateral Madelung deformitesi (distal ulnanın dorsal
dislokasyonuna yol açan kısa ve eğik radius ve ulna ile karakterize epifizyal büyüme plağı bozukluğu)
saptandı (Şekil-1) Bu sonuçlarla hastaya LWD tanısı kondu.
Sonuç: X ve Y kromozomlarının her ikisinin pseudootozomal bölgesinde lokalize olan SHOX genindeki
haplo-yetersizlik, LWD’yi de içeren birçok klinik durumun ve boy kısalığının nedenidir. Kısa boylu
hastalarda boy ve kilo arasında ters ilişkiyi ve artmış gestasyonel DM varlığını gösteren çalışmalar
mevcuttur. Literatürde LWD’nin klinik özellikleri iskelet anomalileri ve boy kısalığı ile sınırlıdır. Bizim
vakamız LWD sendromu olan bir hastada DM varlığının bildirildiği ilk vakadır. Bunun sadece bir
koinsidans olması muhtemel olmakla birlikte, boy kısalığı ile karakterize olan bu sendrom ile glukoz
metabolizma bozukluğu arasında ilişki olabilir. Bu hipotez LWD veya SHOX gen mutasyonu ile ilişkili
hastalıklarda yapılacak ileri araştırmalarla incelenebilir

255. Lenfomaya Sekonder Adrenal Yetmezlikli Bir Hastada MIBG Tarama Pozitifliği: Paraganlioma Birlikteliği Mi Yoksa Yalanci Pozitiflik Mi? 2015

Didem Özdemir, Şefika Burçak Polat, Betül Aslan, Aydan Kiliçaslan, Sabire Aksoy, Şeyda Türkölmez, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P122
ABSTRACT
Giriş: Bu bildiride adrenal yetmezliği olan ve görüntüleme teknikleri ile paraganglioma düşünülen ve
diffüz B hücreli lenfoma tanısı konulan bir vaka sunulmuştur.
Vaka: 71 yaşında kadın hasta aşırı yorgunluk ve halsizlik, kilo kaybı nedeniyle polikliniğimize başvurdu.
Yapılan tetkiklerde serum Na 128 mEq/dl, K 6.9 mEq/dl, ACTH 229 pg/mL, basal kortizol 5.4 mcg/dl ve
250 mcg co-syntropine kortizol yanıtı en fazla 6.17 mcg/dL olarak bulundu. Hasta primer adrenal
yetmezlik tanısı ile yatırılarak prednisolon tedavisi başlandı. Abdominal manyetik rezonans
görünülemede (MRG) bilateral adrenal genişleme ve paraaortik bölgede 35x31 mm boyutlarında
heterojen, belirgin artmış kontrast tutulumu ve milimetrik kistik odaklar olan paraganglioma ile uyumlu
lezyon saptandı. 123I-MIBG’de tarif edilen lezyonda diffüz tutulum görüldü (Şekil 1a). 24 saatlik idrar
metanefrin, normetanefrin ve VMA düzeyleri orta derecede artmıştı. Hastanın persistan veya intermitan
hipertansiyonu yoktu. Adrenal yetmezlik etyolojisini araştırmak için yapılan incelemeler sırasında torakal
bilgisayarlı tomografide (BT) multipl mediastinal ve hiler lenf nodları (en büyüğü 24x7 mm) ve pelvik
MRG’de sol iliak kresti destrükte eden ve yumuşak dokuya uzanım gösteren 94 mm’lik bir lezyon tespit
edildi. 18F-FDG PET/CT görüntülemede, sol adrenal bez inferiorunda, bilateral adrenal bezlerde,
paravertebral mezenterik lenf nodlarında, intestinal seröz yüzeylerde ve sol iliak krestte yüksek SUVmax
indeksi olan tutulumlar saptandı (Şekil 1b). İliak kresti çevreleyen lezyona BT eşliğinde biyopsi yapıldı
ve histopatolojik sonuç yüksek evreli B hücreli lenfoma olarak saptandı. Hastaya Rituximab-CHOP
kemoterapisi başlandı.
Sonuç: Literatürde daha önce paraganglioma ve lenfoma birlikteliği bildirilmemiştir. Hastamızda
lenfoma tanısı histopatolojik olarak doğrulansa da paraganglioma tanı- sı histopatolojik olarak
kanıtlanmamıştır. Bununla birlikte 123I-MIBG’nin paraganglioma tanısında sensitivitesi %77- 90,
spesifitesi ise %88-99 oranlarındadır. Her ne kadar MRG bulguları, 123I-MIBG ile konulan
paraganglioma tanısını desteklese de lenfomanın neden olduğu yanlış pozitif MIBG tutulumu ekarte
edilememiştir. Hastamızda paraaortik bölgede saptanan kitle paraganglioma olarak düşünüldüğünde bu
durum paraganglioma ve lenfoma birlikteliği için ilk örnek olacaktır. Buna karşın bu lezyonun lenfoma
ile ilişkili olduğu düşünülürse, daha önce literatürde bildirilmemiş olmakla birlikte, lenfomanın, MIBG’de
yanlış pozitifliğe neden olan nadir durumlardan biri olduğu söylenebilir.

254. Radyoaktif Iyot Ve Cerrahi Tedavi Uygulanan Hipertiroidi Hastalarinda Tsh-Reseptör Antikorunun Değerlendirilmesi 2015

Ahmet Dirikoç, Fatma Neslihan Çuhaci, Hüsniye Başer, Cevdet Aydin, Oya Topaloğlu, Mehmet Kiliç, Şeyda Turkölmez, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P012

253. İlk Iki Ince Iğne Aspirasyon Biyopsi Sonucu Yetersiz Tiroid Nodüllerinde; Iğne Çapi Artirilmasinin Tekrarlanan Biyopsi Sonuçlarina Etkisi 2015

Rifki Üçler, Cafer Kaya, Neslihan Çuhaci, Abbas Ali Tam, Celil Alper Usluoğullari, Fevzi Balkan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakir
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P010
ABSTRACT
Amaç: Tiroid nodüllerindeultrason eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsi (US-FNAB) işleminin temel
kısıtlılıklarından birisi de yetersiz biyopsi sonuçlarıdır. Çalışmamızın amacı, ilk iki US-FNAB sonucu
yetersiz materyal olarak saptanan tiroid nodüllerinde, tekrarlanan üçüncü biyopsi işleminde kullanılan
iğne çapını artırmanın tanısal yeterlilik üzerine etkisinin araştırılmasıdır.
Materyal-Metod: İlk iki biyopsi sonucu yetersiz olması nedeniyle üçüncü US-FNAB işlemi uygulanan
140 ardışık hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi.1. hasta grubu, biyopsi işlemi 22 gauge (G) iğne
kullanılarak yapı- lan 70 hastadan (%78.5 kadın, ortalama yaş 52) oluşmaktaydı. 2. grup hastalar ise,
biyopsi işlemi 27 G iğne kullanı- larak yapılan hastalardan (%75.7 kadın, ortalama yaş 53) oluşmaktaydı.
Sonuçlar: Yetersiz biyopsi oranları gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olacak şekilde,22
G iğne grubunda %42.8 (30/70), 27 G iğne grubunda ise % 64.3 (45/70) saptandı (p=0.011). Ayrıca,
tanısal yeterlilik açısından nodül özelliklerine göre gruplar karşılaştırıldığında; predominant solid
(p=0.014), düzensiz sınırlı (p=0.013) ve halosu bulunmayan (p=0.021) nodüllerde; geniş çaplı (22 G) iğne
küçük çaplı iğneye (27 G) göre istatistiksel anlamlı olacak şekilde daha üstün bulundu. Tiroidektomi
sonrası saptanan nihai histopatolojik sonuçlara ve klinik takip sonuçlarına göre hesaplanan tanısal
doğruluk oranları ise, 22 G iğne grubunda %64.6, 27 G iğne grubunda ise %38 olarak saptandı.
Tartışma: Çalışmamızın sonuçlarına dayanılarak, tanısal yeterlilik ve doğruluk açısından daha iyi
sonuçlar alınmasını sağlamak amacıyla, yetersiz biyopsi sonuçları nedeniyle tekrarlanan US-FNAB
işlemlerinde iğne çapının artırılması önerilebilir.

252. Yoğun Bakım Hastalarında Hormonal Değişikliklerin Hastalık Ciddiyeti Ve Mortalite İle İlişkisi 2015

Neslihan Çuhacı, Berna Öğmen, Cihan Doğer, Burçak Polat, Seval İzdeş, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P266.

251. 99m Tc-Mıbı Sintigrafisinin Negatif Veya Şüpheli Olduğu Primer Hiperparatiroidili Hastalarda Parathormon Yıkamanın Tanısal Değeri 2015

Cevdet Aydın, Şefika Burçak Polat, Fatma Dilek Dellal, Cafer Kaya, Şeyda Türkölmez, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P025

250. Diabetes Insipidusda Bildirilmiş En Uzun Yaşam Süresi: 30 Yıl Medikal Tedavi Olmadan Izlenen Ve 25 Yıldır Desmopressin Kullanan Bir Hasta 2015

Didem Özdemir, Şefika Burçak Polat, Yunus Halil Polat, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P167.

249. Endokrin Ve Gastrointestinal Sistem Tutulumu Olan İlginç Bir Xanthoma Disseminatum Vakasının Sistemik Siklofosfamid İle Efektif Tedavisi 2015

Reyhan Ersoy, Şefika Burçak Polat, Karabekir Ercan, Berna Öğmen, Hüseyin Üstün, Osman Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P219

248. Prolaktinomalı Hastalarda Diferansiye Tiroid Kanseri 2015

Abbas Ali Tam, Cafer Kaya, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P009
ABSTRACT
Amaç: Prolaktinin çeşitli kanserlerin gelişiminde rolü olduğuna dair artan kanıtlar bulunmaktadır. Bu
çalışmanın amacı tek merkezde takip edilen prolaktinomalı hastalarda tiroid kanser sıklığını
değerlendirmektir.
Yöntem: Prolaktinoma tanısı konmuş olan 182 hastanın medikal kayıtları retrospektif olarak
incelendi. Bunlardan tiroid ultrasonografisi (US) yapılmış olan 114 hasta(103 kadın,11 erkek ortalama
yaş 35 ±10.4) çalışmaya dahil edildi. Serum prolaktin , anti-tiroglobülin (anti Tg) , anti-tiroid
peroksidaz antikor(anti TPO),tiroid stimülan hormon (TSH),serbest T4 (sT4), serbest T3 (sT3)
değerleri,hipofiz manyetik rezonans görüntüleme ve US raporları değerlendirildi.
Bulgular: 45 ( %39.5) hastada tiroid nodülü bulundu (13 soliter, 32 multiple) . 10 hastaya tiroidektomi
uygulandı ve bu hastaların 6 ‘sında (%5.3) diferansiye tiroid karsinomu (DTK) tesbit edildi.1 hastada
akciğer metastazı vardı. Kontrol grubu 113 bireyden oluşmaktaydı (101 kadın 12 erkek ortalama yaş
32.1±9.1) US ‘da 28’inde( % 24.8) tiroid nodülü vardı (5 soliter, 23 multiple). 1 bireyde(%0.8) DTK
bulundu.
Sonuç: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında prolaktinomalı hastalarda tiroid volümü ve tiroid
nodülaritesi anlamlı olarak fazlaydı (sırasıyla p&lt;0.001, p=0.018) fakat tiroid kanser görülme sıklığı
açısından istatistiki olarak anlamlı farklılık yoktu (p=0,196).

247. Olgu Sunumu: Pleomorfik Adenom Ve Akromegali Birlikteliği-Koinsidans Mı Yoksa Bir Patofizyolojik İlişki Mi? 2015

Oya Topaloğlu, Şefika Burçak Polat, Cemaleddin Öztürk, Murat Bavbek, Togay Muderris, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P220.

246. Ötiroid Otoimmün Tiroiditli Hastalarda İntraoküler Basınç, Santral Korneal Kalınlık Ve Retinal Kalınlığın Değerlendirilmesi 2015

Neslihan Çuhacı, Hüsniye Başer, Nagihan Uğurlu, Fatma Yülek, Reyhan Ersoy, Nurullah Çağıl, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P013.

245. Prolaktinomalı Hastalarda Ortalama Trombosit Hacmi 2015

Abbas Ali Tam, Cafer Kaya, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P204.
ABSTRACT
Amaç: Prolaktin multifonksiyonel bir pitüiter hormondur. Prolaktinin platelet fonksiyonları üzerine
olan etkisi açık değildir. Prolaktinomalar en sık görülen pitüiter adenomlardır ve medikal tedavisinde
dopamin agonistleri oldukça etkilidir. Ortalama trombosit hacmi (MPV) platelet fonksiyonu ve
aktivitesinin bir markırı olarak bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı prolaktinomalı hastalarda
kabergolin tedavisi öncesinde ve tedavi başlandıktan 6 ay sonra normoprolaktinemi sağlanınca MPV
değerlerini değerlendirmektir.
Yöntem: 101 yeni tanı almış prolaktinomalı hasta ve 102 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı.
MPV’yi etkileyebilecek hematolojik hastalıkları, ilaç kullanımı olan hastalar çalışmaya alınmadı.
Hastalarda kabergolin (0.5-1 mg haftada 2 kez) tedavisi başlanmadan önce ve başlandıktan 6 ay sonra
prolaktin, platelet count ve MPV parametreleri kayıt edildi.
Bulgular: : Prolaktinomalı hastalarda kontrol grubuna göre hem kabergolin tedavisi öncesinde hem de
sonrasında platelet sayılarında ve MPV’de anlamlı değişiklik yoktu(p&gt;0.05).
Sonuç: Sonuçlarımız platelet fonksiyonunun bir markırı olan MPV’nin prolaktinomalı hastalarda
değişmediğini göstermektedir.

244. Polikliniğimize Hipoglisemi Semptomları İle Başvuran Hastalarımıza Yapılan Mixed Meal Testi Sonuçlarımız 2015

Hüsniye Başer, Cevdet Aydın, F. Dilek Dellal, F. Neslihan Çuhacı, Oya Topaloğlu, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P152

243. Primer Hiperparatiroidi Nedeniyle Opere Edilen Hastalarda Hipokalsemi Gelişimi Preoperatif Olarak Predikte Edilebilir Mi? 2015

Cafer Kaya, Abbas Ali Tam, Ahmet Dirikoç, Aylin Kılıçyazgan, Mehmet Kılıç, Şeyda Türkölmez, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P055
ABSTRACT
Amaç: Primerhiperparatiroidi (PHPT) sık görülen endokrin bir hastalıktır ve en etkili tedavisi
cerrahidir. Postoperatif hipokalsemi paratiroid cerrahisinin bir morbiditesi olup hastanede kalış
süresini uzatabilmektedir. Bu çalışmanın amacı primer hiperparatiroidi nedeniyle paratiroidektomi
uygulanan hastalarda hipokalsemi ve aç kemik sendromu(AÇS) gelişimi açısından prediktif faktörleri
belirlemektir.
Yöntem: Preoperatif ve postoperatif 1. ,4.günlerde ve 6. ayda parathormon (PTH), kalsiyum, fosfat,
25 hidroksi D 3 (25-OHD), albümin, magnezyum, alkalen fosfataz (ALP), kan üre nitrojen (BUN),tiroid
stimülan hormon (TSH)’u içeren laboratuar verileri ile hastaların boyun ultrasonografisi (US) ve
kemik dansitometre verileri kayıt edildi.
Bulgular: Paratiroidektomi sonrası 1. gün hipokalsemi 63 hastada (%38.4) görüldü. Operasyon
sonrası 6.ayda kalıcı hipokalsemi 10 (% 6.1) hastada vardı. PHPT nedeniyle paratiroidektomi
uygulanan hastaların 22’sinde (%13.4) AÇS vardı.PHPT nedeniyle paratiroidektomi yapılanlarda
paratiroid hiperplazisi olanlarda ve osteoporozu olanlarda postoperatif hipokalsemi daha sık
görülmekteydi. AÇS gelişen hastalarda ise preoperatif PTH,ALP,BUN değerleri daha yüksekti
.Ayrıca osteoporozu olanlarda , paratiroid hiperplazisi olanlarda ve paratiroidektomiyle simultane
tiroidektomi yapılanlarda AÇS daha sık görülmekteydi.
Sonuç: Hipokalsemi ve AÇS gelişimi açısından risk faktörüne sahip hastaların peroperatif süreçte
daha dikkatli takibi önerilir.

242. Primer Hiperparatiroidili Hastalarda Santral Korneal Kalınlık, Retinal Kalınlık Ve İntraoküler Basıncın Değerlendirilmesi 2015

Hüsniye Başer, Neslihan Çuhacı, Oya Topaloğlu, Fatma Yülek, Nagihan Uğurlu, Reyhan Ersoy, Nurullah Çağıl, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P063

241. Feokromositoma Tanısında İdrar Metanefrin Seviyeleri Yanıltıcı Olabilir: Tek Bir Merkezden İlk Sonuçlar 2015

Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Cevdet Aydın, Ahmet Dirikoç, Reyhan Ersoy, Özcan Erel, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P112.

240. Diyabetik Hastalarda Aşil Tendonunun Elastosonografik Ve Ultrasonografik Değerlendirmesi 2015

Berna Öğmen, İlkay İdilman, Ali İpek, Sefika Burçak Polat, Bekir Çakır, Reyhan Ersoy
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P148

239. Egzofitik Tiroid Nodüllerinin Ultrasonografik Ve Sitolojik Özellikleri: Egzofitik Nodüller Malign Olmaya Eğilimli Midir 2015

Fatma Dilek Dellal, Hüsniye Başer, Didem Özdemir, Aydan Kılıçarslan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P028.
ABSTRACT
Amaç: Egzofitik tiroid nodülü, normal tiroid sınırlarını aşan nodülü ifade eder. Diğer bir deyişle;
nodül ve komşu tiroid kapsülü arasında konveks açıya sahip olan nodüller egzofitik olarak
değerlendirilir. Egzofitik özellik, bilinen tiroid kanseri risk faktörleri arasında değildir. Biz bu
çalışmada egzofitik ve non-egzofitik tiroid nodüllerin ultrasonografik özellikleri ve sitopatolojik
sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
Materyal and metod: Kliniğimiz biopsi ünitesinde 3 ay süreyle, İİAB gerektiren 44 egzofitik ve 34
non-egzofitik nodülü prospektif olarak değerlendirdik. Çalışmamızda nodül ve komşu tiroid kapsülü
arasında herhangi bir derecede konveks açıya sahip olan nodüller, egzofitik olarak değerlendirildi. Her
iki grupta ortalama nodül boyutu benzerdi (18.83±8.71 mm and 15.28±7,57 mm, p=0.173).
Nodüllerde periferik hipoekoik halo varlığı ve sınır düzensizliği oranı da her iki gurupta benzerdi
(p=0.512 ve p=0.153). Egzofitik nodüllerin % 21.4’ünde, non-egzofitik olanların % 29.4’ünde
mikrokalsifikasyon mevcuttu (p=0.424). Egzofitik nodüllerin % 4.5’inde, non-egzofitik olanların %
11.8’inde makrokalsifikasyon tespit edildi (p=0.111). Egzofitik nodüllerin % 46.7’si hipoekoik, %
52.4’ü izoekoikti. Non-egzofitik nodüllerin % 47.1’i hipoekoik, % 52.9’u izoekoikti. Color flow
doppler patterni non-vaskülar, periferal, santral ya da mikst tip olarak sınıflandı ve her iki grupta
dağılım benzerdi (p=0.138). Egzofitik nodüllerin sitopatolojik özellikleri değerlendirildiğinde; % 75
benign, % 4.3 önemi belirsiz foliküler lezyon/atipi, % 2.3 malignite yönünden şüpheli, % 2.3 malign
ve % 15.9 non-diagnostikti. Non-egzofitik gurupta ise % 79.4 benign ve % 20.6 non-diagnostikti
(p=0.497).
Sonuç: Literatürde tiroid nodüllerinin egzofitik özellik göstermesinin malignite için muhtemel
prediktif değerinin olup olmadığı nadiren incelenmiştir. Yalnızca bir çalışmada histopatolojik tanısı
olan hastaların operasyon öncesi boyun BT özellikleri değerlendirilirken tiroid nodüllerinin
konfigürasyonu incelenmiştir (1). Çalışmada istatistiksel anlamlı olmamakla birlikte malign
nodüllerde daha fazla egzofitik konfigürasyon varlığı tespit edilmiştir. Bu çalışmada biz, egzofitik ve
non-egzofitik olarak değerlendirdiğimiz tiroid nodüllerin ultrasonografik özellikleri ve sitopatolojik
sonuçları arasında bir fark bulmadık. Bununla birlikte, tiroid nodüllerinde egzofitik özellik ve
malignite arasındaki muhtemel ilişkiyi açığa çıkarmak için daha fazla hasta sayısına sahip daha
kapsamlı çalışmalar gerekmektedir. 
Kaynaklar:
1. Kim DW, Jung SJ, Baek HJ. Computed tomography features of benign and malignant
solid thyroid nodules. Acta Radiol. 2014 Oct 7. pii: 0284185114552216.

238. Atipik Paratiroid Adenomu Olan Hastaların Klinik Ve Biyokimyasal Özelliklerinin Değerlendirilmesi 2015

Şefika Burçak Polat, Mehmet Kılıç, Cevdet Aydın, Didem Özdemir, Nuran Süngü, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015

237. Amiadarona Bağlı Tedavisi Güç İki Tirotoksikoz Vakası 2015

237. Nagihan Beştepe, Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P070.

236. 47, XYY Sendromu Ve Hipogonadotropik Hipogonadizm: Rastlantısal Birliktelik Mi Yoksa Sendromun Farklı Bir Spektrumu Mu? 2015

Fatma Dilek Dellal , Cevdet Aydın , Nagihan Beştepe , Reyhan Ersoy , Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 37. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, 6-10 Mayıs, 2015, Antalya, Türkiye, P111.
ABSTRACT
Giriş: 47,XYY sendromu her bir erkek hücresinde mayoz II’de parental nondisjunction olması sonucu
fazladan bir Y kromozomuyla karakterize bir sendromdur. Yenidoğan erkeklerin yaklaşık 1/1,000’inde
görülür ve bu sendroma sahip erkeklerin çoğu normal seksüel gelişim ve fertiliteye sahiptir. Bu
erkekler uzun boy, davranışsal problemler, hafif öğrenme güçlüğü, hafif mental gelişim bozuklukları
ve konuşma gelişimi ile ilgili problemlere sahip olmaya meyillidirler. Önceleri bu genotipin suç
işlemeye meyilden sorumlu olduğu düşünülmekle birlikte asıl nedenin hastalardaki hafif mental
problemler dolayısıyla topluma ve kurallara ayak uydurmada yaşanan problemler olduğu
belirlenmiştir.
Vaka: 21 yaşında erkek hasta polikliniğimize küçük testis ve penise sahip olma ve sakal ve
ejakulasyon yokluğu şikayetleriyle başvurdu. Hastanın libido ve ereksiyonu normaldi. Ailede
infertilite öyküsü yoktu. Herhangi bir suç işleme öyküsü yoktu. Gelişimi sırasında konuşmada
gecikme ya da problem yaşamadığını ifade etti. Fizik muayenede önikoid habitus mevcuttu. Boyu 178
cm, kilosu 66.6 kg ve vücut kitle indeksi 21 kg/m2 idi. Testisleri skrotumda ve palpabldı. Aksiller ve
pubik kıllanması Tanner evre 4 ile uyumluydu. Penis uzunluğu 6.5 cm idi. Nörokognitif gelişim ve
fonksiyonları normaldi. Hormonal testleri hipogonadotropik hipogonadizmle uyumluydu. Diğer
hipofiz hormonları normaldi. Kemik yaşı 14 yaş ile uyumluydu ve epifizyal plaklar açıktı. Ultrasonda
testis volümleri sağda 8 ml ve solda 7.5 mm idi. Hipofiz MR’da parsiyel empty sella saptandı.
Kromozomal analizde 47,XYY karyotip tespit edildi. Human koryonik gonadotropin uygulaması
sonrası androjen düzeyleri yükseldi ve az miktarda olmakla birlikte (&lt;0.5 ml) ejakulasyon başladı.
Sonuç: 47,XYY sendromlu erkeklerde heterojen fenotipik özelliklerin varlığı ve spesifik
semptomların yokluğu nedeniyle klinik prezentasyon spektrumu geniş olabilir. Bu durum, tanıda
güçlüğe neden olabilir. Vakamızda bildirdiğimiz üzere 47,XYY genotipli hastalar, ilk olarak
hipogonadotropik hipogonadizm ile başvurabilirler. 
Kaynaklar:
1. Kim IW, Khadilkar AC, Ko EY, Sabanegh ES Jr. 47,XYY Syndrome and Male Infertility. Rev
Urol. 2013;15(4):188-96. Review.
2. El-Dahtory F, Elsheikha HM. Male infertility related to an aberrant karyotype, 47,XYY: four
case reports. Cases J. 2009 Jan 8;2(1):28. doi: 10.1186/1757-1626- 2-28.
3. Visootsak J, Graham JM Jr. Social function in multiple X and Y chromosome disorders:
XXY, XYY, XXYY, XXXY. Dev Disabil Res Rev. 2009;15(4):328-32. doi: 10.1002/ddrr.76.
4. Ceylan GG, Ozbey U, Yüce H, Elyas H. 47,XYY Sendromlu Bir Olgu. Fırat Tıp Dergisi
2007;12(3): 239-242

235. Klasik varyant papiller tiroid karsinomlarında NIS aktivitesinin BRAFV600E mutasyonu ile ilişkisi 2014

Yazgan A, Yıldırım N, Gozalan A, Gumustas S, Kıyak G, Kılıcarslan A, Aydın C, Ersoy R, Cakir B, Balcı S.
Ulusal Bildiriler 24. Ulusal Patoloji Kongresi, 19-23 Kasım 2014, Trabzon

234. Uygunsuz TSH Salınım Sendromu Olan Hastaların Ayırıcı Tanısı ve Klinik Deneyimimiz 2014

Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydın, Gülfem Kaya, Neslihan Çuhacı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

Amaç: Artmış serbest T4 (sT4) ve serbest T3 (sT3) varlığında TSH düzeyinin normal veya yüksek olması uygunsuz TSH sendromu olarak adlandırılır. Bu duruma yol açabilecek iki önemli durum tiroid hormon rezistansı (THR) ve TSH sekrete eden hipofizer adenomlardır (TSHoma). THR otozomal dominant geçişli kalıtsal bir hastalıktır. Hastalarda klinik değişken olup genellikle hipotiroidi semptomları mevcutken özellikle santral direnç olan hastalarda hipertiroidizm semptomları görülebilir. TSHoma hipertirodizmin nadir sebeplerinden biridir. THR ve TSHoma ayırıcı tanısı klinisyen için güçtür, ayırıcı tanıda dinamik hormon testleri, genetik test ve görüntüleme yöntemleri kullanılır.

Vakalar: Burada polikliniğimize çeşitli yakınmalar ile başvuran, tiroid hormon panelinde serbest hormon düzeyleri yüksek iken TSH normal veya yüksek olan 7 vaka takdim edildi. Testler doğrultusunda iki hasta TSHoma tanısı alırken, dört vakada THR düşünüldü. Bir hastada ise ön planda THR düşünülmekle birlikte genetik test sonucu bekleniyor. Hastaların demografik,klinik özellikleri, tanıda kullanılan testler ve sonuçları Tablo 1’de gösterildi.

Tartışma: Uygunsuz TSH sekresyonuna yol açan iki klinik antitenin ayırıcı tanısı önemlidir. TSH sekrete eden tümörlerin tanısı genellikle gecikmekte ve cerrahi kür şansı <%50’nin altına düşmektedir. Bununla birlikte hipofizer insidentolaması olan THR’lı hastalarda yanlış cerrahi morbiditeye sebep olabilir. Yine literatürde THR’lı birçok vaka yanlış tanı nedeni ile tiroidektomi geçirmiş, antitiroid ilaç veya radyoaktif iyot almıştır. THR ayırıcı tanısında genetik test mümkünse yapılmalıdır ancak tiroid reseptör-beta (TR-beta) mutasyonu negatif olan rezistans vakaları literatürde mevcuttur. Klinik şüphenin de- vam ettiği durumlarda TRH uyarı testi, T3 supresyon testi, a subunit/TSH molar oranı ve hipofiz MRG’dan faydalanılabilir. Bizim hastalarımız içerisinde RTH tanısı konulan tüm hastalarda TRH uyarsı sonrasında TSH iki kattan daha fazla yükseldi ve dokuz günlük T3 supresyon testi sonunda tüm hastaların TSH <1 mU/L’nin altına baskılandı. TSHoma tanısı alan iki hastada ise TRH uyarısı sonrası TSH’da belirgin yükselme olmadı ve T3 supresyon testi sonrasında TSH‘da baskılanma saptanmadı. Hipofiz MRG iki antitenin ayrımında çekici bir yöntem gibi görünse de THR’lı hastalarda insidentoloma olabilir veya pitiüter hiperplazi yanlış adenom görüntüsü verebilir. Nitekim testler neticesinde THR tanısı alan dört hastanın ikisinde mikroadenom ve RTH şüphesi olan ve genetik sonucu beklenen bir hastada makroadenom mevcut idi. Özetle standart klinik testlerle bu tür hastalarda ayırıcı tanı yapmak güçtür ve yorucu bir klinik değerlendirme süreci gerektirir.

233. Muhtemel tiroid ince iğne aspirasyon biopsisi komplikasyonu olarak gelişen hematomda nadir bir neden: tiroid anjiosarkomu: olgu sunumu 2014

Oya Topaloğlu, Cafer Kaya, Şefika Burçak Polat, Hakan Korkmaz, Demet Yılmazer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Malignite  riski  yüksek  tiroid  nodüllerinin  değerlendirilmesinde   ince  iğne aspirasyon biopsisinin (İİAB) güvenli ve maliyet etkin olduğu bilinmektedir. Buna  rağmen  İİAB’nin  hemoraji,  enfeksiyon  ve  çevre  dokularda  hasara neden olma potansiyeli olduğu da göz ardı edilemez.   Tiroid anjiosarkomu nadir görülen malign tiroid neoplazilerinden biridir. Anaplastik tiroid kanseri gibi   agresif   seyir   gösterir.   Nadir   görülen   bir   prezentasyon   olduğunu düşündüğümüz için burada muhtemel ince iğne aspirasyon biopsisi sonucu hematom  gelişen  ve  operasyon  sonucu  tiroid  anjiosarkom  tanısı  alan hastayı sunmayı uygun bulduk

OLGU: Yetmiş dört yaşındaki erkek hasta 10 gün önce yapılan ince iğne aspirasyon biopsisi  sonucu  gelişen  boyunda  ve  toraks  ön  yüzünde  morarma,  nefes darlığı,  boyunda  şişlik  şikayetleri  ile  acil  servise  başvurdu.  Özgeçmişinde antikoagulan,   antiagregan   kullanma   ve  kanama   diyatezi   öyküsü   yoktu. Hastanın biopsi yapılmadan önce bakılan tiroid ultrasonografisinde malignite kriterleri   olan   multinodüler   tiroid   bezi   ve   servikal   bölgede   patolojik görünümlü   lenf   adenopatileri   tespit   edilmişti.   Nodülden   yapılan   biopsi sonucu  az  diferansiye  tiroid  karsinomu  için  şüpheli  olarak  rapor  edildi. Nefes  darlığı  ve  boyun  bölgesinde  hematom  nedeni  ile  çekilen  boyun BT’sinde  sternokleidomastoid  (SKM)  kası  içinde  hematom,  supraglottik düzeyde  sağ  paralaringeal  alanı  daraltan  sağ  larinks  ve  lümene  doğru indentasyona  neden  olan  dansite  artışları  izlendi  (Şekil  1).  Hasta  kulak- burun-boğaz (KBB) kliniği tarafından değerlendirildi, acil cerrahi müdahale düşünülmedi  ancak  ödem  ve  bası  şikayetleri  nedeni  ile  steroid  tedavisi başlandı. Hastanın biopsi sonucu malignite için şüpheli geldiğinden hastaya elektif  koşullarda  operasyon  planlandı.  Hastanın  genel  durumu  stabilize olduktan sonra KBB tarafından total tiroidektomi yapıldı ve patoloji sonucu yüksek dereceli anjiosarkom olarak rapor edildi. Tümör sağ lobda 5.7 cm ve sol  lobda  4  cm  çapında  tespit  edildi.  Tümörün  peritiroidal  kas  dokusuna invazyonu  mevcut  olup  tümör  içinde  yaygın  kanama  ve  nekroz  odakları saptandı.   Tümörün   immünhistokimyasal   boyamasında   CD31,   CD34   ve vimentin (+) olup (Şekil 2, 3) kromogranin, TTF-1, kalsitonin, EMA, CK7, CK20 ile (-) boyanmakta olduğu tespit edildiHastanın postoperatif dönemde 2. günde boyun bölgesinde tekrar hematomu gelişti ve  masif kanama nedeni ile  KBB  tarafından  2  defa  daha  müdahale  edilen  hasta   postop  12.  günde eksitus oldu.

 

Şekil 1. Preoperatif   boyun   BT   görüntüleri.   Trakea   sola   deviye   olarak   görülmekte,     kırmızı   ok kalsifikasyonlar  içeren  ve  retrosternale  uzanım  gösteren  çevre  dokudan  ayırt  edilemeyen     tiroid dokusunu göstermekte, sarı ok ise lenfadenopatileri göstermektedir.

 
 

 

Şekil 2. Histopatolojik ve immünhistokimyasal görüntüler.  a; tiroid follikülleri arasındaki vasküler tümöral yapılar (H&E   x40)

b; tiroid bezi çevresindeki kasdokusundaki vasküler tümöral yapılar (H&E x40).

 
 

 

c; CD 31 pozitifliği (x40). d; CD 34 pozitifliği (x40).

 
 

 

Şekil 3. Immünhistokimyasal görüntüler. a; Vimentin pozitifliği (x40). b; Ki67 pozitifliği (x40).

 

SONUÇ: Az   diferansiye   tiroid   kanserlerinden   biri   olan   tiroid anjiosarkomu  her  ne  kadar  daha  çok  Avrupa’da  Alpler bölgesinde  görülse  de  hızlı  seyirli  tiroid  malign  neoplazi düşünülen  hastalarda  mutlaka  akla  gelmelidir.  Nadir  bir komplikasyon  olan  İİAB  sonucu  gelişen  hemorajinin  bu hastalarda  yaygın  hematoma  neden  olabileceği  de  akılda tutulmalıdır.

232. Foliküler Hücrelerden Köken Alan Farklı Neoplazilerin Birlikteliği 2014

Şefika Burçak Polat, Dilek Arpacı, Aylin Kılıç Yazgan, Hüsniye Başer, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Tiroid tümörleri köken aldığı hücreler temel alınarak sınıflandırılır ve yaygın olarak foliküler ve parafoliküler C hücrelerinden köken alır. Folikül hücrelerinden köken alan tümörlerin en yaygın olanları papiller tiroid karsinomu (PTK) ve folliküler karsinom (FK)’dur. Aynı tiroid bezinde farklı histopatolojik tiplerde ve çoklu tiroid tümörlerinin eş zamanlı ortaya çıkması nadir bir durumdur. Bunlar mikst, hibrid veya kompozit (karma)  tümörler olarak bilinmektedir. Literatürde papiller tiroid kanserine eşlik eden diğer neoplaziler ile çok az sayıda vaka bildirilmiştir ve genellikle bu birlikteliğin koinsidental olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmada amaç papiller tiroid kanseri tanısı almış olan hastalarda eşlik eden ikinci tiroid neoplazilerini değerlendirmektir.

GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada 2007-2014 yılları arasında endokrinoloji polikliniğimize başvuran ve çeşitli sebepler ile konsey kararı doğrultusunda tiroidektomi uygulanan olgular geriye yönelik olarak incelenmiştir.

BULGULAR: Toplam 3700 olgunun farklı sebeplerle tiroidektomi geçirdiği ve patoloji sonucunun 1014 (%27)  hastada   malign, 2686 (%73) hastada ise benign olduğu tespit edildi. Patolojisi malign olan hastalar içerisinde 20 hastada (% 1.9) aynı tiroid bezinde PTK’ne eşlik eden ikinci bir neoplazi bulunmaktaydı. Hastaların 17’sinde PTK klasik varyant, 3’ünde ise foliküler varyant idi. Eşlik eden ikinci neoplaziler sırası ile; 10 hastada FK, 2 hastada hurthle hücreli karsinom, 5 hastada hurthle hücreli adenom ve 3 hastada foliküler adenom (FA) idi.

SONUÇ: Hibrid tümörlerin kesin etiyolojisi anlaşılamamakla birlikte öne sürülen  patogenetik mekanizmalar; ortak kök hücre teorisi, farklı hücre klonlarından köken alan eş zamanlı çoklu odaklı orijinin varsayıldığı çarpışma teorisi veya bir başka tümör tipi tarafından el konulan adenomatöz alanları ifade eden hostage (rehine) teorisi gibi teorilerdir.

Figure 1A ve 1B: Aynı hastaya ait  papiller kanser ve Hurhle hücreli adenom odağı

A) B)

Ayrıca birçok çalışma mikst tümörlerin ailesel kanser sendromlarının bir parçası olarak da oluşabileceğini teyid etmektedir. Sonuç olarak, tek bir tiroid neoplazi varlığında klinik seyir ve prognoz iyi bilinmektedir ancak  tiroid bezinde ikinci bir malignitenin prognozu nasıl etkilediği net değildir. Bu nedenle bu hastaların takip verilerinin değerlendirildiği daha ileri çalışmalara gereksinim var gibi görünmektedir.

231. Hipertiroidi Tedavisi Olarak Radyoaktif İyot Almış Ve Sonrasında Tiroidektomi Geçirmiş Hastalarda Tiroidektomi Endikasyonları Ve Sitolojik Ve Histopatolojik Bulgular 2014

Didem Özdemir, Hüsniye Başer, Neslihan Çuhacı, Nilüfer Yıldırım, Aylin Kılıç Yazgan, Mehmet Kılıç,Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Radyoaktif iyot (RAİ) hipertiroidinin kalıcı tedavisi için sıklıkla kullanılan bir tedavi yöntemidir. Toksik multinodüler guatr (TMNG) veya toksik nodüler guatr'lı (TNG)  hastalarda ve Graves hastalarında, nodüllerin ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) açısından diğer tiroid nodülleri gibi değerlendirilmesi önerilmektedir. RAİ tedavisi ile tiroid malinite gelişimi arasındaki ilişkinin incelendiği geniş çaplı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, hipertiroidiye yönelik RAİ tedavisi almış ve daha sonra tiroidektomi yapılmış hastalarda malinite sıklığı araştırılmıştır.

GEREÇ VE YÖNTEM: Aralık 2008-Haziran 2014 arasında hastanemizde tiroidektomi geçirmiş hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve operasyon öncesi RAİ tedavisi almış hastaların verileri analiz edilmiştir. Bu hastalarda preoperatif ultrasonografi (US) bulguları, tiroid İİAB sonuçları, tiroidektomi endikasyonları ve histopatolojik bulgular değerlendirilmiştir. 

BULGULAR:  Daha önce hipertiroidiye yönelik RAİ tedavisi alan 10 hastanın 8’i erkek 2’si kadındı ve ortalama yaş 58.4±14.3 yıl olarak bulundu. Hastaların 8’i RAİ tedavisini TMNG veya TNG nedeniyle, 2’si multinodüler guatr ile birlikte olan Graves hastalığı için almıştı. RAI tedavisi öncesinde, TMNG/TNG olan 4 hastada, Graves olan 1 hastada İİAB yapılmış ve benign olarak saptanmıştı, 5 hastada ise RAI öncesi İİAB sonucuna ulaşılamadı. RAİ tedavisi ile 4 hastada hipertiroidi kontrol altına alınamamıştı ve 3 hasta cerrahi öncesinde antitiroid ilaç kullanmakta idi. Tüm hastalarda ultrasonografide nodüller mevcuttu ve ortalama nodül sayısı 4.7±3.2 idi. Daha önce RAİ tedavisi almış bu hastaların 7’sinde TİİAB yapılmıştı. Bu hastalarda TİİAB yapılma nedenleri 5 hastada RAİ öncesi nodüllere ait sitoloji verilerinin olmaması, 1 hastada nodülde büyüme ve 1 hastada şüpheli ultrasonografi bulguları idi. RAİ tedavisi ile tiroidektomi arasındaki süre ortalama 46.7±42.9 (6-125) ay olarak bulundu. 1 hasta nüks Graves hastalığı, 1 hasta nüks TMNG, 1 hasta büyük ve multiple nodül varlığı, 1 hasta tekrarlayan yetersiz sitoloji, 2 hasta sitolojide önemi belirsiz atipi, 1 hasta sitolojide foliküler neoplazi şüphesi, 1 hasta malignite açısından şüpheli sitoloji ve 2 hasta malign sitoloji nedeniyle opere edildi. Operasyon sonrası 5 hastada histopatolojik olarak benign bulgular saptanırken, 3 hastada papiller tiroid kanseri, 1 hastada medüller tiroid kanseri ve 1 hastada anaplastik tiroid kanseri tanısı kondu.

SONUÇ: Literatürde, hipertiroidiye yönelik RAİ tedavisi almış hastalarda tiroid maligniteleri vaka raporları şeklinde bildirilmiştir. Bunlardan birkaçı da ölümcül seyredebilen anaplastik tiroid kanseri vakalarıdır. RAİ almış nodüler guatrlı hastalarda, özellikle RAİ öncesi nodüllerin sitolojik değerlendirilmesi yapılmamış veya bilinmiyorsa, US olarak şüpheli görünüm veya nodüllerde büyüme varsa sitolojik olarak değerlendirme yapılmalıdır. Sitoloji sonucu benign olmayan hastalarda RAİ tedavi öyküsü varsa cerrahi seçeneğin ön planda düşünülmesi gerekebilir.

 

Tablo 1. RAI tedavisi almış ve daha sonra tiroidektomi yapılan hastaların klinik, sitolojik ve histopatolojik özellikleri

Yaş/ Cinsiyet

RAİ end

RAIİöncesi TİİAB

Tiroid fonksiyon

Nodül sayısı

TİİAB endikas -yonu

TİİAB sonuç

Op. endikasyonu

Patolojik tanı

50, kadın

TMNG

Benign

Ötiroid

4

Şüpheli US

Malignite şüphesi

Şüpheli US + şüpheli sitoloji

Multifokal PTC   (8,5,3 mm)

75, kadın

TMNG

-

Hipotiroid

2

RAİ öncesi yok

Malign

Malign sitoloji

PTC           (15 mm)

41, kadın

TNG

-

Hipotiroid

1

RAİ öncesi yok

Sellüler Adenoma töz Nodül

Şüpheli US

PTC         (7 mm)

69, kadın

TNG

Benign

Ötiroid

2

 

 

Dev nodül

Medüller Ca (6 mm)

68, erkek

TMNG

-

Hipertiroid

4

RAİ öncesi yok

Malign

Hipertiroidi+ Malign sitoloji

Anaplastik Ca  (85mm)

39, kadın

Graves+MNG

Benign

Hipertiroid

6

 

 

Nüks Graves + MNG

Multinodu ler koloidal guatr

70,

kadın

TMNG

Benign

Hipertiroid

6

Nodülde büyüme

Benign

ÖBA sitoloji

Dejenere koloidal nodüller

54, kadın

Graves+MNG

-

Hipotiroid

3

RAİ öncesi yok

Yetersiz

Tekrarlayan yetersiz sitoloji

Foliküler adenom

44, kadın

TMNG

Benign

Hipertiroid

12

 

 

Nüks TMNG

Multinodü ler guatr

74, erkek

TMNG

-

Ötiroid

7

RAİ öncesi yok

Benign

Şüpheli sitoloji

Multinodu ler koloidal guatr

 

230. Tiroid Nodüllerine Uygulanan Aspirasyonlu Ve Aspirasyonsuz İnce İğne Biyopsisinin Nondiyagnostik Sonuçlar Açısından Bethesda Sistemine Göre Karşılaştırılması 2014

Muhammed Saçıkara, Cevdet Aydın, Ahmet Dirikoç, Fatma Dilek Dellal, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

Amaç:Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde basit, maliyet etkin, daha az invaziv ve sık kullanılan bir yöntemdir. Ultrasonografi eşliğinde ince iğne biyopsisi tanı doğruluk oranlarını artırmakta ve gereksiz cerrahi girişimleri  önlemektedir. Bütün bu uygulamalara rağmen nondiyagnotik sonuç oranları yayınlarda %5-17 oranında bildirilmektedir. Tiroid ince iğne biyopsi işlemi  teknik olarak    aspirasyonlu   ve aspirasyonsuz  yöntemle yapılabilmektedir. Aspirasyonlu  teknik  kullanımı daha yaygındır. Aspirasyonsuz ince iğne biyopsi tekniğinde vakum uygulanmadığı için aspirasyona bağlı hücre hasarı azalmaktadır. Son zamanlarda bu tekniğin nondiyagnostik sonuçları azalttığını bildiren yayınlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı Bethesda sistemine göre değerlendirilen aspirasyonlu ve aspirasyonsuz ince iğne biyopsi sonuçlarını nondiyagnostik sonuçlar açısından karşılaştırmaktır.

Materyal ve Metod:Bu çalışmada Aralık 2013 ile Mayıs 2013 arasında biyopsi yapılan 975 nodül retrospektif olarak değerlendirildi. Biyopsiler sırasında 22 gauge enjektör kullanıldı.Sitopatolojik bulgular Bethesda kriterleri kullanılarak raporlandı. En  az 10 follikül  hücresinden oluşan,  minimum 6 grup olması yeterlilik kriteri olarak kullanıldı.

Bulgular:Çalışmaya alınan hastalar arasında yaş, cinsiyet, nodül boyutu, tiroid fonksiyonları ve tiroid otoantiorları arasında fark yoktu. (Tablo 1). Kistik nodül (aspirasyonsuz: 34 aspirasyonlu: 18 p<0,001) ve makrokalsifiye nodül (aspirasyonsuz: 57 aspirasyonlu: 17 p=0,039) aspirasyonsuz biyopside daha fazla idi. Mikrokalsifikasyon (aspirasyonsuz: 17  aspirasyonlu: 36 p=0,004)  mikst nodül (aspirasyonsuz: 317  aspirasyonlu: 327 p=0,047) ve düzensiz sınırlı nodül (aspirasyonsuz: 4  aspirasyonlu: 13 p=0,020) aspirasyonlu biyopside daha fazla idi.    (Tablo 2). Aspirasyonlu ve aspirasyonsuz biyopsiler arasında nondiyagnostik sonuçlar açısından anlamlı fark bulundu (sırasıyla; %38,0 ve %29,3 p=0.004) (Şekil 1).

 

Şekil 1. Aspirasyonlu ve aspirasyonsuz biopsilerdeki nondiyagnostik ve diğer sonuç yüzdeleri

                                                                 

 

Tablo 1. Aspirasyon Uygulanan ve Aspirasyon Uygulanmayan Gruplara Göre Olguların Demografik Özellikleri

 
 

 

Tablo 2. Aspirasyon uygulanan ve aspirasyon uygulanmayan gruplara göre nodül özellikleri

 
 

 

Sonuç: Aspirasyonsuz uygulanan ince iğne biyopsisinin kolay, daha az nondiagnostik sonuçları ve daha iyi hasta uyumu olan bir teknik olduğu görüşündeyiz.

229. İkinci Kez Tiroidektomi Geçiren Hastalarımızın Demografik Verilerinin Ve Histopatoloji Sonuçlarının Değerlendirilmesi 2014

Neslihan Çuhacı, Hüsniye Başer,Cevdet Aydın, Aylin Kılıç Yazgan, Şeyda Türkölmez, Mehmet Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Reoperatif tiroid cerrahisi tekrarlayan uninodüler/multinodüler guatr’ı olanlarda bası semptomu veya malignite şüphesi durumunda, bazı vakalarda da tekrarlayan tirotoksikoz nedeniyle uygulanmaktadır. Reoperatif tiroid cerrahisinin, skar dokusu nedeni ile rekürren laringeal sinir veya paratiroid bezin vasküler yapılarının zedelenmesine yol açabildiği için komplikasyon oranı yüksektir. İnce iğne aspirasyon sitolojisi (İİAS) hızlı, basit, güvenilir ve non-invazif olmakla birlikte daha önce tiroid cerrahisi geçiren hastalarda tiroid lojunda gelişen skar ve fibrozis nedeni ile çelişkili sonuçlara neden olabilmektedir. Bu çalışmada reoperatif tiroid cerrahisi uygulanan hastaların demografik özelliklerini ve reoperasyon endikasyonlarını  araştırmayı amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 2008-2011 yılları arasında opere nüks multinodüler guatrı olup ikinci kez tiroidektomi olan 36 hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, ikinci tiroidektomi endikasyonları ve histopatolojik bulguları retrospektif olarak değerlendirildi.

BULGULAR: Hastaların (29 K, 7 E) ortalama yaşı 54.69±12.03 yıl, ortalama nodül sayısı 4 (1-13) idi. İkinci tiroidektomi sonrasında 24 hastanın histopatolojisinin malign (19 papiller tiroid karsinomu, 3 foliküler tiroid karsinomu, 1 hurthle hücreli neoplazi, 1 malignite potansiyeli belirsiz neoplazi), 12 hastanın histolpatolojisinin ise benign olduğu saptandı.  Tablo’da belirtildiği üzere 11 hastanın (%30.5) dev nodül (> 4 cm), 5 hastanın (% 13.9) ≥ 2 sitolojinin tanısal olmaması, 3 hastanın (% 8.3) toksik multinodüler guatr, 5 hastanın (%13.9) sitolojinin malign, 2 hastanın (%5.6) malignite şüphesi, 2 hastanın (%5.6) foliküler neoplazi şüphesi, 3 hastanın (%8.3) önemi belirlenemeyen foliküler lezyon (ÖBFL), 1 hastanın  (%2.8) önemi belirlenemeyen atipi (ÖBA), 1 hastanın (%2.8) hurthle hücreli neoplazi şüphesi, 3 hastanın da (%8.3) sitolojisinin selüler adenomatoid nodül ve USG’nin şüpheli olması nedeni ile ikinci kez tirodektomi olduğu saptandı. Histopatolojisi malign olan nodüllerin % 45.5’de mikrokalsifikasyon, % 40.9’da makrokalsifikasyon izlenirken, nodüllerin % 47.8’i izoekoik, %17.4 hipoekoik, % 34.8 izo-hipoekoik görünümdeydi ve % 77.3’ünde halo izlenmedi.

SONUÇ: Geçirilmiş tiroid cerrahisi sonrasında gelişen  skar dokusu ve fibrozis doku ekojenitesini bozarak İİAS sırasında örnek alınmasını ve hücresel değerlendirmeyi olumsuz yönde etkilemektdir. Çalışmamızda sitoloji sonuçları malignite ya da malignite şüphesi olmayıp farklı endikasyonlarla ikinci tiroidektomi kararı alınan 14 hastanın histopatoloji sonucunun malignite ile uyumlu olduğu görülmüştür. Bu nedenle bu hastalarda ikinci tiroidektomi kararının sadece sitoloji sonuçları ile verilmemesi, hastaların semptomlarının ve ultrasonografik bulgularının da  gözönünde tutulmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz.

 

Tablo. İkinci kez tiroid operasyonu olan hastaların operasyon endikasyonları

 

MALİGN

(n=24)

BENİGN

(n=12)

Dev nodül

5

6

Toksik multinodüler guatr

1

2

SİTOLOJİ

 

Selüler adenomatoid nodül, USG şüpheli

2

1

Malign

5

 

Malignite şüphesi

2

 

Foliküler neoplazi şüphesi

2

 

Hurthle hücreli neoplazi şüphesi

1

 

Önemi belirlenemeyen atipi

1

 

Önemi belirlenemeyen fo liküler lezyon

2

1

2 Tanısal olmayan sitoloji

3

2

 

228. Differansiye tiroid karsinomlu hastalarda lenf nodundan yapılan yıkama tiroglobulinin tam kan ve serum yıkama tiroglobuline oranı: Ölçümlerin standardizasyonu ve artmış doğruluk yüzdesi için yeni bir yaklaşım 2014

Cevdet Aydın, Didem Özdemir, Muhammed Saçıkara, Şefika Burçak Polat, Aylin Kılıç Yazgan, Şeyda Türkölmez, Eda Demir Önal, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 6. Türkiye Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 28-29 Kasım 2014
ABSTRACT

Amaç: İnce iğne yıkama tiroglobulin (FNA-Tg) ölçümüne ait yüksek değerler metastatik lezyonlar için tanısaldır. Ancakyüksek yıkama Tg değerinin seviyesi ile ilgili tam bir uzlaşı yoktur.FNA-Tg ile ilgili zorluklardan en önemlisi ince iğne içinde kalan aspirasyon artığının hacimi net bilinmediğinden birim hacim için mevcut Tg değeri hesaplanamamasıdır. Diğer önemli zorluk ise lenf nodu örneklemesi sırasında tam kan bulaşmasının olmasıdır. Bu çalışmamızda daha kesin ve ölçülen merkezler arasındaki farkı ortadan kaldıracak bir parametreye ulaşılabilmeyi amaçladık.

Gereç ve Yöntem: Histopatolojik olarak diferansiye tiroid kanseri tanısı almış veya sitıolojik olarak tiroid malignitesi veyaşüphesi nedeni ile takip edilen toplam 120 hastaya ait 155 ultrasonografik olarak şüpheli lenf nodu incelendi. İnce iğne biyopsisi (FNB) aspirasyonlu (FNA) ve aspirasyonsuz (FNNA) olarak iki yöntem ile elde edilen örneklerden Tg çalışıldı. Bi-yopsi ile eş zamanlı olarak hastaların venöz kan örneği alındı. Lenf nodu biyopsisi için kullandığımız ile aynı özelliklere sahip iğne ve şırınga ile tam kan ve serum yıkantısı elde edildi. Bu örneklerden Tg çalışıldı (Şekil 1).

Bulgular: Lenf nodu diseksiyonu yapılan 14 hastanın 16 lezyonuna ait veriler değerlendirildi. Aspirasyonsuz yöntemlebakılan lenf nodu Tg yıkaması (FNNA-Tg), FNB-Tg/Tam kan yıkamaTg, FNB-Tg / Serum yıkamaTg, FNB-Tg/SerumTg malign lenf nodlarında benign lenf nodlarına göre anlamlı derecede yüksek saptandı ( p < 0,05).

Benign ve malign lenf nodlarını ayırmada FNNA-Tg,FNNA-Tg/Tam kan washout-Tg oranı, FNNA-Tg/Serum washout-Tg oranlarına ait ROC eğrisi altında kalan alanlar ise istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0,05) (Tablo 1).

FNNA-Tg sonuçlarına göre elde ettiğimiz en iyi cut off değer 15,86 ng/ml idi. Aynı lenf nodundan çalışılan FNA-Tg ve FNNA-Tg’den yüksek olanını FNB-Tg olarak tanımladığımızda ise en iyi cut of değeri 31,8 olarak saptandı. Oranlar açı-sından baktığımızda benign ve malign lenf nodlarını ayırt etmede en iyi cut off değerleri , FNB-Tg/Tam kan washout-Tg için 5.44 , FNB-Tg/Serum washout –Tg için 3,95 olarak bulundu.

Sonuç: FNB-Tg ölçümlerinin tam kan washout Tg ve/veya serum washout Tg oranlanması , malign lenf nodlarının be-lirlenmesinde doğruluk oranını yükselten ve standardizasyonu sağlamaya aday bir yaklaşım olabilir.

227. Artan Vucut Kitle İndeksi Tiroid Kanser Riskini Artırır Mı ? 2014

Fevzi Balkan, Celil Alper Usluoğulları, Rıfkı Üçler, Hüsniye Başer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 326, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Obezite, tiroid kanserinide içeren çeşitli hastalıklarla ilişkilidir. Tiroid nodulleri ile obezitenin ilişkisi açık değildir. bu çalışmada tiroid kanser riski populasyondan yüksek, tiroid ince iğne aspirasyon biyopsileri şüpheli veya indetermine hastalar, vücut kitle indekslerine göre gruplara ayrılarak malignite oranları incelenmiştir.

METOD: Bu çalışma Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 2009-2010 yılında indetermine sitoloji nedeni ile opere edilen 214 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar operasyon öncesi vücut kitle indekslerine göre 4 gruba ayrıldı. Grup 1; 47 kişi (VKİ 18-24,9 kğ/m2) , grup 2; VK 67 kişi ( 25-29,9) , grup 3; 85kişi (30-39,9) , grup 4; 15 kişi (VKİ > 40) ve üzeri hastalar alındı. Hastalar operasyon sonrası histopatolojik sonuçlarına göre benign ve malign olarak sınıflandırıldı. Her grupta malignite oranları kaydedildi ve gruplar birbiriyle karşılaştırıldı.

SONUÇLAR: Çalışmaya alınan 214 hastanın postoperatif histopatoloji sonucuna göre 70 hasta tiroid kanseri olarak rapor edildi (%32,7). Patoloji sonucuna göre hastalar benign ve malign olarak ayrıldığında gruplar arasında yaş, vki, boy, sT3, TSH , vücut yağ oranları ve BÇ/KÇ oranları benzer bulundu (p>0,05). Malign grupta sT4 düzeyi anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Grup 1 de malignite oranı %27, grup 2’de %32,8, grup 3 ‘de %32,9, grup 4’de %46,7 olarak bulundu. Gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).

SONUÇ: Çalışmamızda hastaların vücut kitle indeksi ar- tıkça malignite oranı arttı, ancak fark istatistikel olarak anlamlı değildi ( p>0,05). Obezite ve artan vucut kitle indeksi tiroid kanseri için risk faktörü olabilir.

226. ACTH Üreten Feokromositomaya Bağlı Gelişen Ektopik Cushing Sendromu Olgusu 2014

Oya Topaloğlu, Şefika Burçak Polat, Berna Evranos , Hüsniye Başer, Merve Dirikoç, Mehmet Tokaç, Serpil Dizbay Sak, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 292, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Endojen Cushing sendromu nadir görülür. Tedavi edilmediğinde mortaliteyi arttırdığı gösterilmiştir. Doğru tanıyı koymak ve altta yatan etiyolojiyi aydınlatmak en uygun tedavi modalitesini belirlemek açısından büyük önem taşır. Ektopik Cushing tüm vakaların %10’nu teşkil eder ve genellikle küçük hücreli akciğer kanseri, pankreatik nöroendokrin tümörer, medüller tirod kanseri ve karsinoidlerden köken alır. Burada feokromositomadan salgılanan ACTH salınımına bağlı bir ektopik Cushing vakası sunulmuştur.

VAKA: Kırk sekiz yaşında kadın hasta kliniğimize ACE inhibitörü, thiazid grubu diüretk, alfa blokör ve kalsiyum kanal blokörü içeren dörtlü antihipertansif tedaviye rağmen hipertansif ataklarının olması üzerine başvurdu. Hipertansif atak sırasında sistolik kan basıncının 230 mm Hg, diastolik kan basıncının 120 mm Hg’a kadar yükseldiğini ifade eden hastada eşlik eden başağrısı, bulantı, kusma, proksimal kas güçsüzlüğü, ciddi kilo kaybı ve çarpıntı episodları mevcut idi. Öyküsünde, hastanın hipetansiyon tanısının bir kaç ay önce konulduğu öğrenildi. 1 ay önce yine dış merkezde diyabetes mellitus tanısı konulan hastanın kan şekeri oral antidiyabetik ilaçlar ile regüle olmamış ve kısa süre içinde insülin bağımlı hale gelmişti. 16 yıl önce geçirdiği C/S dışında operasyon öyküsü mevcut değildi. Fizik muayenede hasta anksiyeteli ve  depresif idi konuşurken doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekmekteydi. Hastanın vücut ısısı 38°C, nabzı 140/dk, kan basıncı 200/100 mmHg idi. Optik disk incelemesinde papilödem saptanmadı. Hastada proksimal myopati dışında Cushing sendromu düşndürecek bulgu mevcut değildi. Laboratuvar testlerinde derin hipokalemi (2.5 mmol/), hipoalbuminemi (2.6 g/dl),  ve  ön planda AST olmak üzere  karaciğer enzim yüksekliği  mevcut idi . Hastanın kortizol düzeyi 63.4 idi ve 1mg ve 2gün 2mg deksametazon supresyon testlerinde baskılanma yoktu. 24 saatlik idrarda serbest kortizolü 23.000 μgr/gün ölçüldü, idrarda fraksiyone metanefrin ve nor metanefrin düzeyleri normal sınırlarda idi. IRMA yöntemi ile ölçülen ACTH değeri 289.3 pg/ml idi. Yüksek doz dekzametozon testinde de serum kortizolü baskılanmayan, ciddi hipokalemisi, progresif seyirli kliniği ve hipofiz MRG’ında adenomu olmayan hastada ön planda ektopik Cushing düşünüldü. Bu nedenle toraks, abdomen BT ve PET CT istenilen hastanın sol adrenal bezinde 5 cm boyutunda  artmış FDG tutulumu gösteren (SUV max:18)  kitle tespit edildi bu lezyon dışında her hangi bir patoloji tespit edilmedi. Addison protokolü ile operasyona verilen hastanın patolojisi feokromositoma olarak geldi, PASS skoru 4 idi ve immünhistokimyada  ACTH ile pozitif boyanma tespit edildi.

Resim 1. Abdomen BT görüntüsü

 

Resim 2. PET CT’de adrenal kitlede artmış FDG tutulumu

TARTIŞMA: Ektopik ACTH salgılayan feokromositoma tanısı endokrinolog için tanısal zorluk taşıyan bir durumdur. Öncelikle yüksek klinik şüphe gerektirir. Normalde idrar metanefrin ve normetanefrin tanıda yüksek özgüllük ve duyarlılığa sahipken, bu tür olgularda idrarda çok yüksek serbest kortizol düzeyleri yanlış negatif katekolamin sonuçlarına sebep olabilir.

225. Polikistik Overli Kadınlarda Görülen Tiroid Patolojileri ve Tiroid Volümünün Hormonal Parametreler İle İlişkisi 2014

Şefika Burçak Polat, Oğuzhan Oğuz, Muhammed Saçıkara, Neslihan ÇUHACI, Berna Evranos, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 270, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrin hastalıklardan biridir ve prevalansı %5-10 arasında değişmektedir. Literatürde PKOS’lu hastalarda otoimmün tiroidit ve guatr sıklığının arttığını bildiren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmanın amacı; PKOS’lu hastalarda hipotiroidizm prevalansını, tiroid otoimmünitesini ve tiroid bezinin ultrasonografik özelliklerini normal popülasyon ile karşılaştırılmak ve tiroid volümünün  serum luteinize edici hormon (LH), insülin benzeri büyüme hormonu-1 (IGF-1),  IGF bağlayıcı protein-3 (IGFBP-3) gibi hormonlarla ilişkisini değerlendirmektir.

GEREÇ ve YÖNTEM: Yetmiş PKOS hastası ve 84 yaş uyumlu sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Hasta grubu ve kontrol grubu birbirleri ile hormonal parametreler, antropometrik ölçümler, tiroid volümü, tiroid bezinin ultrasonografik özellikleri ve tiroid otoimmünitesi açısından karşılaştırıldı. Ayrıca PKOS’lu hastalarda tiroid volümünün  serum IGF-1 düzeyi, LH ve IGFBP3 düzeyi gibi hormonal parametreler  ile ilişkisi araştırıldı.

BULGULAR: Beden kitle indeksi (BKİ), Ferriman Gallwey skoru (FGS),açlık insülin düzeyi, dihidroepiandesteron sülfat (DHEA-S), total ve serbest testosteron düzeyi, LH,  tiroid volümü ve IGFBP-3 PKOS’lu hastalarda kontrol grubuna göre belirgin düzeyde daha yüksek saptandı. Tiroid volümü HOMA-IR indeksi ile tanı konulmuş insülin rezistansı olan ve olmayan bireyler arasında benzerdi. Gruplar arasında hipotiroidizm sıklığı veya ultrasonografik özellikler açısından fark saptanmadı. Tiroid volümü ile BKİ arasında pozitif yönde bir ilişki saptandı. PCOS’lu hastalarda  tiroid volümü, serum LH düzeyi ile pozitif korelasyon gösterirken, IGF-1 ve IGFBP-3 ile ilişkisi saptanmadı.

Tablo 1. Farklı hormonal ve antropometrik parametrelerin tiroid volümü ile ilişkisi

 

Tablo 2.Grupların tiroid bezinin ultrasonografik özellikleri açısından karşılaştırılması

 

TARTIŞMA VE SONUÇ: Sonuç olarak, PKOS’lu hastalarda ve kontrol grubunda tiroid otoimmünitesi ve nodülaritesi arasında fark saptamadık  ancak PKOS grubunda tiroid volümünün daha fazla olduğunu gördük. Tiroid volümü ile korelasyon gösteren iki parametre BKİ ve serum LH düzeyi idi. PKOS tedavisinde kullanılan ve serum LH düzeyini baskılayan oral kontraseptifler tiroid volümünü küçültebilir ve guatrlı hasta sayısını azaltabilir. PKOS’lu hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası tiroid volümünü değerlendiren  ve serum LH düzeyi ile korelasonunu araştıran yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

224. Adelosan Yaş Grubunda Polikistik Over Sendromu 2014

Mina Gülfem Kaya, Cevdet Aydın , Şefika Burçak Polat, Düriye Deniz Demirseren, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 269, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Polikistik over sendromu (PKOS), reprodüktif çağdaki kadınların %5-10’unu etkileyen hirsutizm, akne ve oligo-amenore gibi menstrual düzensizlikler ile karakterize kompleks bir endokrinopatidir. Bu çalışmanın amacı PKOS için risk faktörleri taşıyan adolesan yaş grubundaki olguları değerlendirmek ve PKOS tanısının adelosanlarda en sık hangi belirti ve bulgularla ortaya çıktığını araştırmaktır.

GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya 15-19 yaş aralığında olup polikliniğimize adet düzensizliği, akne, obezite veya hirsutizm şikayetlerinden en az biri ile başvuran 93 adelosan birey alındı. Daha önce PKOS tanısı almış olan hastalar çalışmaya alınmadı. Tüm bireyler hem Rotterdam hem de NIH kriterleri ile değerlendirildi.

BULGULAR: Rotterdam kriterlerine göre 40(%43.01) hastaya, NIH kriterine göre 32(%34.40) hastaya PKOS tanısı koyuldu. Rotterdam kritelerine göre PKOS tanısı koyulan hastalarda adet düzensizliği %90, hirsutizm %45, obezite %25, akne %32.5 oranında saptandı. NIH kriterlerine göre tanı alanlarda ise bu oranlar sırasıyla %96.9, %50, %25 ve %31.3 olarak bulundu (Şekil-1). Hastalar geliş şikayetlerinin kombinasyonuna göre 12 alt guruba ayrıldı (Tablo-1) Her iki tanı kriterine göre değerlendirildi. Hangi şikayet veya bulgunun PKOS tanısı için yüksek öngörüye sahip olduğuna bakıldığında, Rotterdam kritelerine göre PKOS, adet düzensizliği ve hirsutizm beraber olan bireylerde obezite ve/veya akne eşlik etsin veya etmesin %100; adet düzensizliği ve akne beraberliğinde %75, adet düzensizliği ve obezite beraberliğinde %66.7, sadece hirsutizm varlığında %66.7, hirsutizm ve akne beraberliğinde %50, sadece adet düzensizliği olanlarda %40, sadece aknesi olanlarda %3.7, sadece obezitesi olanlarda %0 oranında bulundu. NIH kriterlerine göre PKOS, adet düzensizliği ve hirsutizm beraber olan bireylerde obezite ve/veya akne eşlik etsin etmesin %100, adet düzensizliği ve akne beraberliğinde %66.7, adet düzensizliği ve obezite beraberliğinde %44.4, sadece hirsutizm olanlarda %33.3, sadece adet düzensizliği olanlarda %26.7, tek başına akne veya obezitesi olanda %0 oranında bulundu. 8 hastaya sadece Rotterdam kritelerine göre PKOS tanısı koyuldu. Bu 8 hastanın 5’inde (%62.5) insülin direnci mevcuttu,2 hastadada (%25) obezite saptandı.Bu hastalar NIH kriterlerine göre tanı almayan ve overlerinde kist saptanan hastalardı. Çalışmamızda FGS skoru ve DHEAS düzeyi arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmadı (p=0.82).

Şekil 1. Rotterdam ve NIH kriterlerine göre PKOS tanısı koyulan hastaların bulgularının yüzdeleri

 

Tablo 1. 93 hastanın geliş şikayetlerinin kombinasyonu ve tanı sıklığı

SONUÇ: Bu çalışmada PKOS tanısı koyulan adelosanlarda en sık başvuru şikayeti sırasıyla adet düzensizliği, hirsutizm, akne ve obezite olarak belirlendi. Rotterdam kriteleri kullanıldığında daha fazla sayıda olguya PKOS tanısı koyuldu. Güncel kılavuzlar adelosanlarda PKOS tanısını temelde persistan oligomenoreye eşlik eden klinik ve/veya laboratuvar hiperandrojenizm (diğer patolojiler ekarte edildiğinde) üzerine kurmaktadır. Polikistik over morfolojisi adelosanlarda reprodüktif değişimin bir parçası olabilir.

223. Vena Cava İnferiorda Tromboz Ve Cushing Sendromu İle Birlikte Seyreden Dev Bir Adrenokortikal Karsinom Olgusu 2014

Mina Gülfem Kaya, Fatma Dilek Dellal, Arife Ulaş, Mehmet Gümüş, Aydan Kılıçarslan, Bülent Yalçın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 268, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Adrenokortikal karsinomlar nadir görülen, agresif seyirli malignitelerdir ve yaklaşık %25-75’i aşırı hormon üretimine sebep olur. Adrenokortikal kanserlerin etkili adjuvan tedavileri yoktur. Biz bu bildiride vena cava inferiorda (VCI) trombüs ile birlikte seyreden, Cushing sendromuna neden olan, kemoradyoterapiye kısmi klinik cevap veren, dev adrenokortikal kanserli bir olguyu sunuyoruz.

OLGU: 44 yaşında kadın hasta obezite, oligomenore ve karın ağrısı şikayetleri ile polikliniğimize başvurdu. Santral obezitesi, bufalo hörgücü ve karında ele gelen kitlesi mevcuttu. Özgeçmişinde hipertansiyon, geçici iskemik atak ve epilepsi tanıları vardı. Serum kortizol, DHEAS ve testosteron seviyeleri yüksek, plazma ACTH düzeyi ise baskılı idi. İdrarda serbest kortizol yüksekliği, dexametazon supresyon testlerinde baskılanma olmaması ve klinik tablo ile Cushing sendromu tanısı koyuldu. Serum aldosteron ve renin aktivitesi, 24 saatlik idrar katekolaminleri normaldi. Batın tomografisinde sağ adrenal bezde 16x11 cm boyutunda hipodens solid kitle saptandı. Kitle nonhomojen ve düzensiz kenarlıydı. Neovaskularizasyon gösteriyordu, karaciğer ve böbreğe invaze idi. Ayrıca VCI’da 2.3x2.2 cm trombüs saptandı. Kitle rezekte edilemediğinden tomografi eşliğinde kitleden biyopsi alındı ve adrenokortikal karsinom tanısı konuldu. AJCC evrelemesine göre tümör T4NXM1- Evre 4 olarak sınıflandırıldı. Günde 4.5 gr Mitotan ve glukokortikoid tedavisi başlandı. Trombüs varlığından dolayı warfarin tedaviye eklendi. Takiplerinde total testosteron ve DHEAS seviyeleri düşme eğilimindeydi. Hastaya 5 ay sonra radyoterapi ve kemoterapi (Cisplatin ve Etoposid/3 siklus) verildi. Tümör boyutu 10x7,6 cm’e, VCI trombüsü 2.2x1.4 cm’e geriledi. Kısmi remisyon gösteren hasta ameliyata alındı ancak çevre dokulara yayılımından dolayı tümör rezeke edilemedi. Hastanın takibi devam etmektedir.

Resim 1. Tedavi öncesi  MRG

 

Resim 2. Tedavi sonrası   MRG

 

Tablo. Hastanın tedavi öncesi ve sonrası laboratuvar değerleri

 

Bazal

değerler

12 haftalık Mitotan tedavi sonrası

 

Kemoterapi ve Radyoterapi sonrası

TSH (0.27-4.2mIU/mL)

0.5

0.9

0.039

sT4 (0.9-1.7 ng/dl)

0.7

0.6

0.9

sT3 (2-4.4 pg/ml)

2.5

2

2.8

Kortizol (6.2-19.4 ug/dl)

27

7.1

5.3

ACTH(0-60pg/mL)

1

1

2

Totaltestosteron(0.006-0.82 ng/ml)

0.82

0.55

0.5

Serbest  testosteron (0.29-3.18 pg/ml)

3

5.1

1.28

DHEAS (0-340 ng/ml)

884

312

22.3

FSH(3.5-12.5mIU/L)

10.4

47.3

65.4

LH (2.4-12.6mIU/L)

4.7

31.1

36.1

Estradiol (12.5-166pg/ml)

36.5

18.3

5

 

222. Preoperatif Steroid Kullanan Hastalarımızda Adrenokortikotropik Hormon (ACTH) Uyarı Testi Sonuçları 2014

Cevdet Aydın, Neslihan ÇUHACI, Burçak Polat, Berna Evranos Öğmen, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 267, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Kortikosteroidler otoimmün ve inflamatuar birçok hastalıkta yaygın olarak kullanılan ilaçlardır. Kronik steroid tedavisi, hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) aksı baskılayarak cerrahi gibi stres durumlarında adrenal bezlerin yeterli cevap vermesini engelleyebilir. Uzun süreli oral veya inhaler steroid kullanım hikayesi olan hastalar cerrahi veya tanısal girişim öncesi adrenal yetmezlik açısından değerlendirildiğinde bazal kortizol düzeyine göre bir yaklaşım planlanır. Bazal kortizol düzeyi <3 ug/dl olan hastalarda uyarı testine gerek kalmadan steroid desteği ile girişim yapılır. Bazal kortizol düzeyi  >18 ug/dl olanlarda uyarı testi yapılmaz ve HPA aks baskılanmamış olarak yorumlanır. Steroid desteği olmaksızın girişim yapılır. Bazal kortizol düzeyi 3-18 ug/dl olan hastalara ise ACTH uyarı testi yapılır ve sonuca göre karar verilir. Çalışmamızda, çeşitli nedenlerle steroid tedavisi alan hastalarda operasyon sonrasındaki vital bulguları ve elektrolit durumunu incelemeyi ve preoperatif uygulanan ACTH uyarı testinin sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEM: Mart 2013- Temmuz 2013 tarihleri arasında herhangi bir nedenle opere olacak olan ve bir endokrin hastalığı nedeni ile polikliniğimize yönlendirilen 1500 hastadan bilinen oral veya inhaler steroid kullanan 28 hastanın verileri retrospektif olarak gözden geçirildi. Operasyon veya tanısal girişim sonrası serum sodyum (Na), potasyum (K)  ölçümü yapılmış 15 hastanın verileri incelendi.

BULGULAR: Hastaların 9’u(%60) kadın, 6’ı (%40) erkek idi. Hastaların 5’i(%33.3) oral, 10’u(%66.7) inhaler steroid tedavisi almakta idi. Steroid tedavi nedeni 3(%20) hastada romatoid artrit (RA), 3 (%20)’dekronik obstruktif akciğer hastalığı (KOAH), 7(%46.7)’deastım, 1 (%6.7)’denörobehçet ve 1(%6.7) hastada da nefrotik sendrom idi. Tedavi süresi 6(%40) hastada 1-3 yıl iken, 5(%33.3) hastada3 yıldan daha fazla, 3 (%20) hastada 6-12 ay, 1 (%6.7) hastada ise 0-3 ay idi. En yüksek steroid dozu oral ve inhaler tedavi alanlarda sırasıyla 32 mg/gün metilprednizlon ve 500 mikrogr/gün inhaler steroid idi. ACTH uyarı testi yapılan hasta sayısı 8 idi. Bu 8 hastanın 7’si inhaler 1’i oral steroid tedavisi almakta idi ve ortalama bazal kortizol değerleri 11.06 ug/dl idi. ACTH uyarı testi yapılan hastalara ait bazal kortizol değerleri incelendiğinde en yüksek değer 16 ug/dl olarak görüldü. Uyarı testi sonrası tüm hastalarda kortizol cevabının yeterli olduğu gözlendi ACTH uyarı testi yapılmayan hastaların bazal kortizol düzeyleri 16.6-22 ug/dl arasında idi. Bir hastanın bazal kortziol düzeyi 1 ug/dl idi ve 3 aydan uzun süreli metilprednizolon tedavisi aldığı için steroid protokolü ile operasyona verildi. Hastaların operasyon öncesi Na, K, sistolik ve diastolik kan basınçları ve nabız ortalamaları tablo-1’de gösterilmiştir. Hiçbir hastada operasyon sonrası hemodinamik bozukluk gelişmedi.

 

Tablo 1. Oral ve inhaler steroid tedavisi alan hastaların operasyon öncesi ve sonrası elektrolit ve vital bulguları

 

ORAL STEROİD TEDAVİSİ ALANLAR

İNHALER STEROİD TEDAVİSİ ALANLAR

Operasyon Öncesi

Operasyon Sonrası

Operasyon Öncesi

Operasyon Sonrası

Sodyum

(136-145mmol/L)

143.6

138.8

141.5

140.8

Potasyum

(3.5-5.1 mmol/L)

4.1

3.8

4.8

4.3

Sistolik Kan Basıncı (mmHg)

114

108

117

122

Diastolik Kan Basıncı (mmHg)

74

70

77

76

Nabız(atım/dk)

76

78

80

82

 

SONUÇ: Bu çalışma sonucu inhaler steroid kullanan hastalarda bazal kortizol eşik değerinin 18 ug/dl den daha düşük olduğunu ancak bu hastalarda ACTH uyarı testine yanıtın yeterli olduğunu gözlemledik.

221. Non-Klasik Konjenital Adrenal Hiperplazi ve Gebelik 2014

Neslihan ÇUHACI, Cevdet Aydın, Ahmet Yeşilyurt, Ferda Alpaslan Pınarlı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 266, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Konjenital adrenal hiperplazi (KAH), kortizol üretimi için gerekli enzimlerden birinin eksikliğine sekonder kortizol sentezinin bozulduğu ve adrenal andojen artışı ile karekterli bir grup otozomal resesif hastalığı tanımlar. KAH’nin en sık nedeni 6. kromozomun kısa kolunda bulunan (6p21.3) CYP21A2 genindeki mutasyona bağlı gelişen 21 hidroksilaz (21-OH) eksikliğidir ve KAH’li vakaların > %90’dan sorumludur. KAH; klasik (K-KAH) ve non-klasik (NK-KAH) veya geç-başlangıçlı olmak üzere klinikte 2’ye ayrılır. Klasik formun tuz-kaybettiren ve basit virilizan tipleri vardır ve iki 21-OH alelinin ciddi derecede etkilenmesi ile oluşurken, non-klasik formu 2 alelinde orta derecede etkilenmesi veya bir ciddi bir orta derecede etkilenmesi ile oluşur. NK-KAH’li bireylerin %70’i exon 7’de Val281Leu nokta mutasyonu taşır ve enzim aktivitesini %20-50 muhafaza ederler. Etkilenen bireylerde ve taşıyıcılarda CYP21A2’de mutasyon varsa ve eğer partnerlerinde de mutasyon taşıyıcılığı varsa çocuklarında hastalık ortaya çıkabilir. Bu nedenle çiftlerde genetik çalışma ve sonuca göre de genetik danışmalık yapılmalıdır. Genetik tanı için koryonik villus örneklemesi 10-12. haftaya kadar yapılmamalıdır. Biz bu bildiride NK-KAH’li, eşinde de NK-KAH heterozigot mutasyonu olan ve tekrar gebe kalmayı planlayan bir vakamızı sunacağız.

OLGU: 32 yaşında bilinen hipotroidisi olan ve L-tiroksin tedavisi alan kadın hasta kilo vermek amacıyla polikliniğimize başvurdu.Hastanın 4 ay önce düşük ile sonuçlanan gebelik öyküsü mevcuttu. Daha önce de ektopik gebelik ve intrauterin exitus ile sonuçlanan ikiz gebeliği olduğu öğrenildi. Hastanın sağlıklı bir erkek çocuğu vardı ve tekrar gebe kalmayı planlıyordu. Fizik muayenesinde; VKİ:26 kg/m2 idi. Mor stria veya ensede yağ yastıkçığı yoktu. Ferriman-Gallwey skoru 5-6 idi. Hastanın tetkiklerinde tiroid fonksiyon testleri normal sınırlarda, HOMA-IR ile hesaplanan insülin direnci düzeyi 1.8 ve bazal kortizol düzeyi 17.8 ug/dl idi. 1 mg dexametazon supresyon testi sonucunda kortizol düzeyi 0.6’a kadar baskılandı. Folliküler dönemde bakılan 17 OH progesteron düzeyi 12.8 ng/ml ve ACTH düzeyi 56 pg/ml idi. DHEA-SO4 düzeyi normal sınırlardaydı. Pelvik ultrasonografisinde patoloji saptanmadı. KAH tanısını doğrulamak için yapılan ACTH stimulasyon testinde 17 OH Progesteron düzeyleri sırasıyla 0, 30 ve 60. dakikalarda 14, 21 ve 26 ng/ml saptandı. Aynı zamanda MTHFRC677 T mutant taşıyıcısı olduğu da öğrenilen hastanın daha önceki düşük ve intrauterin ex öyküsü nedeni ile bakılan karyotip analizinde 46, XX normal konstitusyonel karyotip ve aynı zamanda teyzesinin oğlu olan eşinin de 46, XY normal konstitusyonel karyotip olduğu öğrenildi. Hastada NK-KAH düşünüldü, eşinden ve kendisinden genetik çalışma yapıldı. Kendisinin CYP21A2 geninde KAH ile ilişkili olduğu bilinen Q318X ve P453S heterozigot mutasyonlarını taşıdığı, eşininde CYP21A2 genine ait ekzon 8 ve 10 DNA dizi analizi sonucunda P453S heterozigot mutasyonu taşıdığı saptandı. Çifte genetik danışmanlık önerildi. Genetik danışmanlıkta hastaya ve eşine hastalık ile ilgili bilgi verildi ve eğer gebe kalırsa fetusda ve doğum sonrasında olabilecek riskler anlatıldı ve gebelik olursa fetal örnekleme yapılması önerildi. Hastaya gebelik öncesi tedavi başlanmadı, gebe kalırsa tedavi başlanması planlandı.

SONUÇ: NK-KAH’li bireylerin çoğu bir alellerinde CYP21A2 için ciddi mutasyon taşıdıkları için K-KAH’li çocuğa sahip olma riskleri vardır. NK-KAH’li bir ebeveynin K-KAH’li bir çocuğa sahip olma riski 1/240’dır (1/60x1/2)X(1x1/2). NK-KAH’li hastaların çoğu bileşik heterozigot olduğu için tahmini insidans 1/360’dır. Bu tip hastalarda prenatal tedavi günümüzde halen tartışmalıdır. Çünkü; etkilenmemiş bir dişiyi tedavi etmek için 8 fetusdan 7’i dekzametazona maruz kalacaktır. Tedavinin etkili olabilmesi için dekzametazon tedavisinin fetal genital virilizasyonun başladığı konsepsiyondan 6-7.hafta sonra başlanması gerekmektedir, ayrıca genetik tanı için koryonik villus örneklemsi gebeliğin 10-12, haftalarında yapıldığı için bu süre içerisinde 1/8 oranındaki fetus tedaviden fayda görecektir (7’i erkek, biri etkilenmemiş dişi). NK-KAH aslında sık karşılaşılan ancak semptomları çeşitli olduğu için tanının atlanabildiği veya geç farkedilebildiği bir durumdur. Özellikle tekrarlayan düşükleri veya infertlitesi olan bireyler KAH yönünden de değerlendirilmelidir. NK-KAH’li bir kadın gebe kalmayı planlıyorsa mutlaka eşininde değerlendirilmesi, genetik testlerin yapılması ve gerekirse genetik danışmanlık almaları önerilir.

220. Adrenal Adenomlu Bir Hastada Karbamazepin Kullanımına Bağlı Yanlış Pozitif Dekzametazon Supresyon Testi ve İdrar Kortizolü Sonuçları 2014

Neslihan ÇUHACI, Cevdet Aydın, Burçak Polat, Berna Evranos Öğmen, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 251, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Adrenal adenomlar çoğunlukla benign non-sekretuar kortikal adenomlar olmakla birlikte adenomun fonksiyonel olup olmadığı ve  malignite açısından hastalar değerlendirilmelidirler. Malignite açısından adenomun büyüklüğü ve radyolojik bulgular yardımcı olabilmektedir. Foksiyonel değerlendirme açısından tüm hastalar Cushing Sendromu (CS), feokromasitoma (Feo) ve hiperaldosteronizm yönünden incelenmelidirler. Hiperkortizolemi açısından başlangıç testleri; idrar kortizolü, kortizolün sirkadien ritminin kaybolması ve 1 mg dekzametazon supresyon testi (DMST)’dir. 1 mg DMST ile %2-12 oranında yanlış pozitif sonuçlar elde edilebilir (stres, kilo kaybı, alkol, ilacın metabolizmasının değişmesi gibi). Dekzametazon (DM) çoğu ksenobiotiklerin metabolizmasından sorumlu enzim kompleksi hepatik CYP3A4 ile metabolize olur. Karbamazepin, fenobarbital, rifampin, etosüksimid, pirimidon gibi çeşitli ilaçlar bu enzimin aktivitesini indükleyerek DMST’de yanlış pozitifliğe neden olurlar. İdrar serbest kortizolü de yüksek performanslı likit kromotografi (HPLC) ile ölçümlerde karbamazepin ile etkileşime girerek idrar serbest korttizolünü artırabilir. Biz bu bildiride prostat kanseri nedeni ile izlenirken çekilen batın bilgisayarlı tomografisinde (BT) sürrenal adenom saptanan ve istenen hormonal tetkiklerinde 1 mg DMST ve idrar serbest kortizol yüksekliği karabamazepine bağlanan bir vakayı sunduk.

OLGU: 69 yaşında prostat kanseri nedeni ile operasyon planlanan hasta çekilen batın BT’de sol sürrenal glandda 10 mm adenom (Resim-1) saptanması nedeni ile polikliniğimize yönlendirildi. Bilinen Tip 2 diabetes mellitus (DM), hipertansiyon (HT), geçirilmiş serobrovasküler hastalık (SVO) öyküsü olan hasta ACE (anjio-converting enzim) inhibitörü, metformin, gliklazid, asetilsalisilik asit tedavisi almakta idi. Hastanın fizik muayenesinde patolojik bulgusu yoktu. Sürrenal adenomun değerlendirilmesi amacıyla istenen hormonal tetkiklerinde kan ve idrar katekolaminleri normal, aldosteron/renin oranı 20’nin altında, 17 hidroksi progesteron ve dehidroepiandrosteron-sülfat (DHEA-SO4) düzeyleri normal idi. Kortizol düzeyinin 25.6 ug/dl olması nedeni ile istenen 1mg DMST’de baskılanması olmadı (5.3 ug/dl). Bu nedenle bakılan idrar serbest kortizolü de yüksek (189.7 µgr/gün) saptandı.   Hastaya ileri tetkikler planlanırken hastanın SVO nedeni ile karbamazepin de kullanıldığı öğrenildi. Bu nedenle daha ileri tetkikler yapılmadı ve hasta prostat kanseri nedeni ile opere edildi. Operasyon sonrası vital bulguları stabil idi ve elektrolit inbalansı saptanmadı.

 

Resim 1. Hastanın batın BT’deki adrenal adenom görüntüsü

SONUÇ: Adrenal adenomların hormonal değerlendirilmesinde kullanılan idrar kortizolü ve DMST’de yanlış pozitifliğe neden olabilecek ilaçlar açısından hastalar mutlaka sorgulanmalıdır. Böylece gereksiz araştırmalar ve tetkiklerden kaçınılarak hastanın uygun tanı ve takibinin yapılması sağlanmış olur.

219. Gebelik İlişkili Ciddi Osteoporozu Olan Hastada Teriparatid Tedavisi 2014

Şefika Burçak Polat, Berna Evranos, Cevdet Aydın, Neslihan ÇUHACI, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 244, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Gebelikle ilişkili osteoporoz nadir görülen bir durumdur. Genellikle gebeliğin son üç ayında veya erken postpartum dönemde ciddi sırt ağrısı ve vertebral kırıklara bağlı boy kısalması şikayeti ile hastalar kliniğe başvurur. Etiyolojisi net bilinmemekledir. Klasik tedavisi laktasyonun kesilmesi, kalsiyum (Ca) ve D vitamini replasmanı ve seçilmiş vakalarda bifosfonatlardır. Tüm osteoporoz ilaçları genel olarak postmenopozal yaş grubunda onay almıştır ve postpartum osteoporozu olan hastalarda teriparatid kullanımı tüm dünyada endikasyon dışı olarak uygulanmaktadır. Burada gebeliğe bağlı ciddi osteoporozu olan ve teriparatid kullanılan bir vaka takdim edilmiştir.

VAKA: Yirmiüç yaşında  kadın hasta postpartum 2. haftada kliniğimize ciddi sırt ağrısı şikayeti ile başvurdu. Hasta sırt ağrısının gebeliğin son ayında başladığını ve doğumdan sonra Ca ve D vitamini tedavisi almasına rağmen sebat ettiğini ifade etti. Hastanın vücut kitle indeksi 24 kg/m² idi. Hikayesinde gebelik öncesi adetlerinin düzenli olduğu ve osteoporoz için risk oluşturabilecek sigara, alkol, steroid kullanımı veya aile öyküsünün olmadığı öğrenildi. Hastanın tiroid fonksiyon testleri, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, serum parathormon (PTH), çölyak otoantikorları, serum Ca, fosfor (P) ve D vitamin düzeyleri normal sınırlardaydı. Direk grafide hastanın T5,T7,T10,T11,T12 vertabralarında kompresyon kırıkları tespit edildi. KMD’de total vertebra Z skoru -4.2, femur boynu Z skoru -1 idi. Laktasyonu sonlandırılan hastaya 20 µg/gün  teriparatid, 1000 mg Ca ve 800 IU kolekalsiferol başlandı. Ortopedi tarafından kırıkları için torakal korse önerildi. Tedavinin 2. ayında sırt ağrısı belirgin olarak azaldı, tedavinin 6. ayında lumbar vertebrada kemik yoğunluğu %15 arttı ve tedaviye devam edilerek bir yıla tamamlandıktan sonra tekrar değerlendirilmesi planlandı.

TARTIŞMA:  Gebelik ilişkili osteoporozun efektif tedavisi tartışmalıdır. Premenapozal kadınlarda bifosfanatların kullanımı ile ilgili endişeler mevcuttur. Çünkü bu ilaçlar kemikte birikir ve kesildikten yıllar sonra dahi plasentayı geçerek fetüs üzerinde olası yan etkilere sebep olabilir. Daha önceki vaka takdimlerinde teriparatid kemik mineral yoğunluğunda 6 ay içerisinde yaklaşık %36’lık bir artışa sebep olmuştur. Bu ilaç olası yeni kırıkları önler ve bu tip hastalarda güvenli bir tedavi seçeneği olarak kullanılabilir.

 

Tablo 1. Hastanın laboratuvar sonuçları

 

 

Normal Değerler

Serum Ca

9    mg/dl

8.5-10.2

Serum P

4.3 mg/dl

2.5-4.5

PTH

32  pg/ml

15-65

Kreatinin

0.8  mg/dl

0.1-1.2

TSH

1.2  uIU/ml

0.4-4.5

Vitamin D

24   ug/L

10-80

ALT / AST

10/ 13 U/L

0-33

Osteokalsin

30.19 ng/ml

13-46

N- Telopeptid

0,76 ng/ml

0.016-0.58

C- Telopeptid

0.75 ng/ml

0.104-1.008

 

 

Şekil 1.  Hastanın torakal vertebralarında yükseklik kaybı

218. Dev İnvaziv Prolaktinomada ‘’Yüksek Doz Hook Effect’’: Olgu Sunumu 2014

Berna Evranos, Cevdet Aydın, Burçak Polat, Fatma Neslihan ÇUHACI, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 218, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Prolaktin salgılayan hipofiz adenomu (prolaktinoma) hipofiz bezi tümörlerinin en sık nedenidir. Prolaktin sekresyonu sıklıkla tümör boyutu ile orantılıdır. İnvaziv dev prolaktinoma, tumor boyutu >4 cm, prolaktin düzeyi >1000 ng/mL ve bası semptomları oluşturan prolaktinomalar için tanımlanmaktadır. Dev prolaktinomalar nadirdir ve sıklıkla erkeklerde görülür.

VAKA: 52 yaşında erkek hasta 6 aydır var olan baş ağrısı, bulanık ve çift görme, libidoda azalma şikayetleri ile hastanemize başvurdu. Çekilen manyetik rezonans görüntülemede (MRG)47x35x33 mm boyutlarında silviyan ve suprasellar sisterne uzanım gösteren, kavernöz sinüse invaze olan, 3. ventrikül ve yukarısına uzanan sağ internal karotid arter ve orta serebral arteri basılayan dev kitle izlendi (Resim-1).FSH 4,48 mIU/mL  (normal:1,5-12,4),LH 3,75 mIU/mL  (normal: 1,7-8,6),testosteron 0,736 ng/mL (normal: 2,84-8),TSH0,959 uIU/mL (normal: 0,27-4,2),serbest T4 1,28 ng/dL (nomal:  0,9-1,7) ve prolaktin470 ng/mL (normal: 0-15) saptandı. Hasta apopleksi nedeniyle opere edildi. Postoperatif prolaktin değeri yine 470 ng/mL saptandı. Prolaktin düzeyi 1/100 dilüsyonla tekrar çalışıldı ve 2060 ng/mL olarak ölçüldü.

 

Resim 1. Koronal kesit Hipofiz MRG

 

SONUÇ: Ortamda gelişen antijen antikor ilişkisi yoğunluğu, öncelikle  çevrede bulunan antikor ve antijen oranına bağlıdır.Herhangi birinin fazla olması yeterli immunkompleks oluşumunu bozar. Bu da ‘yüksek doz hook effect’olarak tanımlanır. Yüksek doz hook effect  assay sonuçlarını etkiler. Hook effect’i  azaltmak için prolaktin düzeyleri serum örnekleri dilüe edilerek çalışılmalıdır. Bizim hastamızda 1/100 dilüasyonla doğru sonuçlara ulaşıldı.

Prolaktin düzeylerinin büyük hipofiz tümörlerinde doğru değerlendirilebilmesi için 1/100 ve üzeri düzeylerde dilüasyonla çalışılmasını öneririz.

217. Kabergolin Tedavisine Yanıt Veren Bir Gigantomasti Ve Makroprolaktinemi Vakası 2014

Fatma Dilek Dellal, Mina Gülfem Kaya, Şahin Doğanay, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 211, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Hiperprolaktinemili hastaların %10-25’inde gigantomasti görülür. Makroprolaktinemi, prolaktin (PRL) monomerleriyle anti-PRL otoantikorlarının kompleks oluşturması sonucu meydana gelen yüksek moleküler kitledeki PRL formlarının (big-big PRL, MW> 150 kDa) çoğunlukta olduğu durumu ifade eder.  PRLmeme gelişiminde major rol oynamaktadır. Makromasti, gigantomasti ve meme hipertrofisi terimleri birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Hastalar, makromasti ile ilişkili tipik fiziksel, sosyal ve psikolojik sorunlarla başvururlar. Fiziksel semptom ve bulgular arasında omuz, sırt, boyun ve meme ağrısı ile kifoskolyoz gibi memenin ağırlığı nedeniyle oluşan problemler sayılabilir. Tedavide cerrahi, hormonal tedavi veya ikisinin kombinasyonu uygulanabilir. Birçok araştırmacı, gigantomastinin medikal olarak tedavi edilemeyeceğini, yalnızca cerrahi müdahaleyle düzeltilebileceğini belirtmektedir. Biz gigantomasti ve makroprolaktinemisi olan ve kabergolin ile tedavi edilen bir vakamızı bildiriyoruz.

VAKA: 6 aydır meme büyümesi, meme başından sıvı gelmesi, meme ve sırt ağrısı şikayetleri olan 44 yaşında kadın hasta polikliniğimize başvurdu. Hastanın şikayetleri nedeniyle mastektomi talebi vardı. Menstrual siklusu normaldi. Kronik hastalık, ilaç kullanım öyküsü ve aşırı kilo alma hikayesi yoktu.  Ailede meme hipertrofisi öyküsü yoktu. Vücut kitle indeksi 31,2 kg/m² idi. Meme palpasyonla sertti ve cildi diffüz olarak gergindi. Yüzeysel venler belirgin ve dilateydi. Hastada ateş, eritem, ülserasyon yoktu. Meme çevresi 116 cm idi. Galaktore mevcuttu. Hormonal incelemede hiperprolaktinemi (PRL: 87 ng/mL) ve makroprolaktinemi tespit edildi. Diğer anterior hipofiz hormonları normaldi. Hipofiz MR’da 6 mm hipofizer adenomu izlendi. Meme ultrasonografisi ve mamografisi normaldi. Kabergolin 0.5mg/hafta başlandı. 1 ay sonraki kontrolde makroprolaktinemi ve hiperprolaktineminin düzeldiği görüldü. Meme çevresi 1, 2 , 3. ve 5. aylarda sırasıyla 110, 108, 106 ve 105 cm olarak ölçüldü. Takip sırasında kabergolin dozu 1 mg/haftaya yükseltildi. Hasta medikal tedavi sonrasındaki düzelmeden tatmin olarak operasyon talebinden vazgeçti.

TARTIŞMA: Makroprolaktineminin klinik önemi, uzun yıllardır tartışma konusudur.Bazı bildirilerde hiperprolaktinemik semptomlarla ilişkili olduğu belirtilirken, bazılarında ise herhangi bir bulguya neden olmadığı bildirilmektedir. Literatürdeki bu çelişkili sonuç, makroprolaktin yapısındaki heterojenite ile izah edilebilir. Makroprolaktin sentezi genellikle extrahipofizer postsekretuar bir fenomen olarak düşünülür. Diğer yandan makroprolaktinemili hastaların %20’sinde hipofiz adenomları bulunmaktadır. Ayrıca vakaların %20’sinde galaktore ve %45’inde oligo/amenore görülür. Vakamızdaki etyolojiyle ilgili iki durum sözkonusu olabilir: hipofiz adenomu ve makroprolaktineminin eşzamanlı görülmesi ya da hipofizer kitlenin kendisinin makroprolaktin üretmesi. Literatürde her iki ihtimallin de lehine bulgular mevcuttur. Leslie ve arkadaşları makroprolaktinemili bir hastalardaki hipofiz adenomlarının doku örneklerinde monomerik PRL izoformu göstermişlerdir. Bu sonuç, makroprolaktinin periferal sentezini destekler niteliktedir (1). Aksine, prolaktinoma dokusunda, normal adenohipofiz dokusuna gore yüksek makroprolaktin konsantrasyonunun olduğunu saptayan iki çalışma mevcuttur (2, 3). Hipofizer nonfonksiyone adenoma ve makroprolaktineminin rastlantısal birlikteliği de, oligosemptomatik klinik prezentasyonun bir nedeni olabilir. Lakatos ve arkadaşları intra ve parasellar hipofizer kitlesi olan ve hiperprolaktinemisi büyük ölçüde makroprolaktin formunda olan 80 yaşında bir erkek hastayı bildirmişlerdir(4). Bu vaka, makroprolaktineminin tümoral orijinini destekler niteliktedir. Sonuç olarak, gigantomasti ve makroprolaktineminin cerrahiolmaksızın tedavisinde kabergolin tedavisi güvenilir ve etkili bir seçenek gibi görünmektedir.  Makroprolaktinemi benign bir durum olarak değerlendirilse de bazı vakalara hipofiz görüntülemesi, dopamin agonist tedavisi ve takip önerilmelidir.

KAYNAKLAR:

1- Leslie H, Courtney CH, Bell PM. Laboratory and clinical experience in 55 patients with macroprolactinemia identified by a simple polyethylene glycol precipitation method JCEM. 2001;86(6): 2743-2746.

2- Mounier C, Trouillas J, Claustrat B, Duthel R, Estour B. Macroprolactinaemia associated with prolactin adenoma.  Hum Reproduction. 2003;18(4):853-857.

3- Ohnami S,Eto S, Ohnami S. Characterization of ‘bigbig prolactin’ in serum and tumor extract in patients with PRL-secreting tumor. Endocrinol Jap 1987;34(3): 325-334.

4- Lakatos G, Szücs N, Kender Z, Czirjak S, RAcz K. Macroprolactinemia associated with pituitarymacroadenoma: treatment with quinagolide. Orv Hetil. 2010;151(26):1072-5

216. Lanreotid İlişkili Bradikardi ve Supraventriküler Ekstrasistoller 2014

Berna Evranos, Burçak Polat, Fatma Neslihan ÇUHACI, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 210, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

VAKA: 63 yaşında akromegalik kadın hasta halsizlik,yorgunluk ve baş dönmesi şikayetleri nedeniyle kliniğimize başvurdu.10 yıldır akromegali tanısı olan hastanın öyküsünde 2 kez transsfenoidal cerrahi öyküsü mevcuttu. Remisyon sağlanamaması nedeniyle Lanreotid (somatostatin analoğu) başlanmıştı ve hasta 7 yıldır bu tedaviyi almaktaydı. Bazal plasma  GH1.21 ng/mL (NR:0-5),glukoz tolerans testi sonrası en düşük GH değeri1.2 ng/mL (NR: <1), IGF-1 129.1 ng/mL (NR: yaşa göre: 75-212),tiroid stimulan hormon (TSH) 0.824 uIU/mL (NR: 0.27-4.2),  serbest tiroksin (sT4) 1.26 ng/dL (NR: 0.9-1.7) ve prolaktin 6.66 ng/mL (NR: 0-20) idi. Gadolinyumlu manyetik rezonans görüntülemede hipofizer mikroadenom izlenmekteydi. Hastanın elektrokardiyogramında bradikardi (46/dk) ve supraventriküler ekstrasistoller izlendi. Lanreotid tedavisi kesildi. Hastanın semptomları geriledi ve kalp hızında artış (64/dk) izlendi.

SONUÇ: Somatostatin yarı ömrü kısa (2-3 dakika) peptid yapılı bir hormondur. Hipotalamus, pankreas ve birçok diğer dokularda sentezlenir ve büyüme hormonunu baskılar.

 

Şekil 1. Lanreotid kullanırken çekilen EKG

 

Şekil 2. Lanreotid kesildikten sonraki EKG

 

Somatostatin analogları  (Oktreotid ve Lanreotid) sıklıkla, transsfenoidal cerrahi sonrasında remisyona girmeyen akromegali hastalarının tedavisinde kullanılır. Oktreotid ilişkili bradikardi, nonakromegalik hastalarda ve akromegalili bir erkek hastada  sık görülmeyen bir yan etki olarak önceden bildirilmiştir. Bir sıçan çalışmasında, somatostatin veya reseptör selektif agonist olan lanreotidin rostral ventrolateral medullaya bilateral mikroenjeksiyonu sonrası doz bağımlı sempatik inhibisyonun, hipotansiyonu ve bradikardiyi tetkiklediği gösterilmiştir. Akromegali nedeniyle lanreotid kullanımı sonrası bradikardi ve supraventriküler ekstrasistolleri gösterilen ilk vakadır.

215. T1DM’li Bir Hastada Hipoglisemik Atak Sonrası Kalıcı Uzamış Serebellar Ataksi 2014

Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydın, Berna Evranos, Neslihan ÇUHACI, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 203, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Hipoglisemi sıkı kan şekeri kontrolü hedeflenen diyabetik hastalarda  sık görülen bir komplikasyondur. Hipogliseminin nörolojik  manifestasyonları genellikle geri dönüşlüdür ve davranışsal değişiklikler, konsantrasyon bozukluları, konfüzyon, motor fonksiyon kayıpları ve nöbetleri içerir. Burada ciddi hipoglisemi atakları yaşayan gebe bir hastada gelişen kalıcı ataksi olgusu sunulmuştur.

VAKA: Yirmi altı yaşında  kadın hasta acil servise eşi tarafından bilinç kaybı nedeni ile getirildi. Hasta 10 haftalık gebeydi ve 13 yıllık  tip 1 diyabetes mellitus öyküsü mevcuttu. Hastanın acile başvuru anında ölçülen plazma glukozu 23 mg/dL idi. Fizik muayenede hasta letarjikti, hipotansiyon ve taşikardisi mevcuttu. Obstetrik ultrasonda fetus canlı ve kalp atımları normaldi. Laboratuar incelemede hastanın böbrek ve karaciğer fonksiyonları, serum elektrolitleri, tiroid fonksiyon testleri, 24 saatlik idrarda mikroalbumin atılımı ve vit B12 düzeyleri normaldi. Dekstroz infüzyonu sonrası hipoglisemisi düzelen hastanın bilinci açıldıktan sonra tekrarlanan nörolojik muayenesinde pupiller reaktif, derin tendon refleksleri normaldi ancak hastanın belirgin dizartrisi mevcuttu. Hospitalizayonun 2. gününde dizartrisi devam eden hastada yürüme ve denge  bozukluğu olduğu fark edildi ve yapılan koordinasyon testlerinde belirgin dismetri tespit edildi. Hastanın kranial MRG ve EEG’si normaldi. Taburculuktan bir ay sonra yapılan poliklinik kontrolünde duruş bozukluğu, yavaş konuşma ve ataksisinin devam ettiği gözlendi. Hastanın  gebeliği  ve doğumu sorunsuz geçti ve 39. haftada C/S ile  sağlıklı bebek dünyaya getirdi.

Tablo 1. Hastanın laboratuvar bulguları

 

 

Normal değerler

Plasma glukoz

40 mg/dl

70-199

Üre

35 mg/dl

10-48

Kreatinin

0.8 mg/dl

0.1-1.2

Na

142 mg/dl

136-145

K

3.8 mmol/l

3.5-5

ALT

29 U/L

0-41

İnsulin

1.54 µU/ml

2.6-24.9

C- peptid

0.3 ng/ml

0,1-3.6

Anti -GAD

14 u/ml

0-1

Anti-islet

pozitif

negatif

TSH

2.5 uIU/ml

0.4-4.5

Anti-TPO

149 IU/ml

0-34

Kortizol

30 µg/dl

6-19

 

TARTIŞMA: Hipogliseminin nörolojik belirtileri arasında davranışsal değişiklikler, konfüzyon, bilinç kaybı ve nöbet yer alır. Nadir olarak nöroglukopeni ataksiye sebep olabilir ve tekrarlayan ataklar sonrasında ne yazık ki uzamış veya geriye dönüşsüz nörolojik defisit gelişebilir. Serebellar disfonksiyon hipogliseminin nadir bir komplikasyonudur  ve serebellar glukoz kinetiğinin bozulmasına bağlı gelişir çünkü normalde sebellum tarafından glukozun hücreye alımı ve kullanımı hipoglisemiden korunacak şekilde regüle edilir. Serebellar glukokinetiği bozulan kişilerde bizim hastamızda olduğu gibi ataksi gelişebilir ancak çoğunlukla bu durum kısa sürelidir. Bizim hastamızda hipoglisemi ataklarının sık olması ve  müdahalenin gecikmesi nedeni ile ataksi kalıcı hale gelmiştir. Bu tür hastalarda ayırıcı tanıda kanama, serebellit, ilaç veya alkol kullanımı, Wernicke ensefalopatisi, vitamin B12 eksikliği ve ataksi telenjiaktazi düşünülmelidir. Tedavide glisemik hedefin yükseltilmesi ve destek tedavisi gerekmektedir.

214. Spect/Bt Sistemi İle Yapılan Myokard Perfüzyon Sintigrafisinin Asemptomatik Diyabetik Ve Prediyabetik Hastalarda Sessiz Myokard İskemisini Belirlemedeki Rolü 2014

Elif Özdemir, Şefika Burçak Polat, Nilüfer Yıldırım, Şeyda Türkölmez , Reyhan Ersoy, Tahir Durmaz, Telat Keleş, Engin Bozkurt, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 200, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Asemptomatik diyabetik hastaların miyokard iskemisi açısından değerlendirilmesin gerekliliği ve yöntemi tartışmalı bir konudur. Genel olarak klinik rehberlerde önerilen sadece yüksek riskli hastaların taranmasıdır. Bizim bu çalışmadaki amacımız asemptomatik diyabet ve prediyabetlilerde  adenosin ile yapılan myokard perfüzyon sintigrafisi ve eş zamanlı  SPECT CT yöntemi ile iskemi prevalansını ve bu tetkiklerin adverse kardiak ve serebrovasküler olayları öngörmedeki gücünü belirlemektir.

MATERYAL-METOD: Kırk üç diyabetik ve otuz beş prediyabetik, daha önce bilinen koroner arter hastalığı olmayan hasta MPS ve eş zamanlı SPECT CT ile tarandı. Hastalar tarama sonrasında adverse kardiak ve serebrovasküler olay açısından  ortalama 12,8±2,2 (8-19)  ay takip edildi. Başlangıçta tüm hastaların medikal öyküleri, KAH açısından mevcut risk faktörleri, almakta oldukları ilaçlar kaydedildi.

BULGULAR: Diyabetik hastaların 10’unda (%23.3) ve prediyabetik hastaların 4’ünde  (%11.4) iskemi tespit edildi. Anormal sintigrafi sonucu açısından tek bağımsız risk faktörü diyabet varlığı olarak belirlendi (OR : 12,31, 95% CI 1.83 – 82,66; P<0,01). Ortalama 12,8±2,2 (8-19)  aylık takip süresi sonunda 78 hastanın 5’inde advers kardiak/serebrovasküler olay gelişti. Sintigrafi sonucu iskemi lehine olanlarda, sonucu normal olanlara göre adverse olay görülme sıklığı anlamlı olarak daha fazlaydı (event rates: 21.4% vs 3.1%, OR:8.455, 95%CI:1.264-56,562,p:0.038).

Tablo 1. Miyokard perfüzyon sintigrafi ve advers olay oranları

 

Prediyabet

(n=35)

Diyabetes Mellitus

(n=43)

p

Abnormal myokard perfüzyonu

4 (%11.4)

10 (%23.3)

0.290

Gated SPECT-WMA

-

5 (%11,6)

0.061

LVEF

72 ±7.3

(50 – 78)

70 ±7.7

(48 – 79)

0.392

Advers kardiak/ serebrovasküler olay

2 (%5.7)

3 (%7)

1.000

 

 

Şekil 1. Bir hastaya ait MPS ve SPECT BT sonucu

SONUÇ: Miyokardial perfüzyon sintigrafisi ile eş zamanlı yapılan SPECT CT yumuşak dokudan kaynaklanan artefakt görüntüleri engelleyerek iskemi olup olmadığı konusunda daha net bilgi verir. Sintigrafisi patolojik olan hastalarda kardiak olay gelişme riski artmıştır.

213. Primer Hiperparatiroidisi Olan Hastalarda Parathormonun Postural Değişimi 2014

Cevdet Aydın, Şefika Burçak Polat, Ahmet Dirikoç, Neslihan ÇUHACI, Berna Evranos, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 184, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Parathormon (PTH) sekresyonunu belirleyen majör faktör  serum  kalsiyum (Ca) düzeyidir. Paratiroid bezi ayrıca otonomik sinir sistemi tarafından da innerve edilir. Bugüne kadar yatarak ve ayakta pozisyonlarda kortizol, prolaktin, renin, aldosteron gibi birçok hormonun postural değişim gösterdiği literatürde bildirilmiştir. Bu çalışmada normal bireylerde ve primer hiperparatiroidisi (PHPT) olanlarda PTH’nun postural değişimi olup olmadığının araştırılması planlandı.

GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya 23 PHPT ve 9 sağlıklı olmak üzere toplam 32 gönüllü dahil edildi. Her hastadan en az 12 saat açlık sonrasında böbrek fonksiyon testleri, D vitamini, Ca ve PTH için kan örnekleri alındı. Sabah saatlerinde temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra en az  yarım saattir yatağında dinlenmekte olan tüm  hastanın antekübital venine  intravenöz katater yerleştirildi ve hastadan 1 saat boyunca yataktan kalkmaması istendi. Yatar konumda olduğu bir saatlik sürenin 45. ve 60. dakikalarında Ca ve PTH için kan alındı, kan basıncı ve nabızı kaydedildi. Daha sonra hastadan ayağa kalkması istendi ve hasta bir saat dikey konumda bekletildi. Ayakta durduğu 1 saatlik sürenin 45. ve 60. dakikalarında yine Ca ve PTH için kan örnekleri alındı, kan basıncı ve nabız ölçümleri yapıldıktan sonra test sonlandırıldı.

BULGULAR: PHPT grubunda hastaların ayakta ölçülen ortalama   PTH düzeyi yatar konuma göre   75.36 pg/ml   daha fazla olup ayakta ve yatarak ölçülen değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu. Ortalama Ca düzeyi PHPT grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Kontrol bireylerde ayakta ölçülen ortalama PTH düzeyi yatarak yapılan ölçümlere göre 3,09  pg/ml yüksek olup, yatarak ve ayakta ölçümler arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda PHPT’li bireylere benzer şekilde ayakta Ca ölçümleri yatarak yapılan ölçümlere göre belirgin şekilde yüksekti.

 

Tablo 1. 45. ve 60. dk Ca ve PTH değerlerinin gruplar arasındaki karşılaştırılması

Değişkenler

45 . dk

60 . dk

p

PTH Yatarak

 

 

 

Kontrol Grubu

42.2 (14.2-56.0)

43.6 (14.3-57.1)

0.314

Hasta Grubu

151.5 (31.0-932.0)

154.9 (31.3-926.0)

0.242

PTH Ayakta

 

 

 

Kontrol Grubu

45.9 (17.5-69.3)

38,0 (16,5-73,0)

0.374

Hasta Grubu

206.5 (56.4-1161.0)

206,1 (54,1-1218.0)

0.256

Ca Yatarak

 

 

 

Kontrol Grubu

9.04±0.31

9.10±0.31

0.014

Hasta Grubu

10.92±0.94

10.77±0.34

0.429

CaAyakta

 

 

 

Kontrol Grubu

9.51±0.37

9.56±0.30

0.400

Hasta Grubu 

11.44±1.01

11.54±1.12

0.183

 

 

Tablo 2. Hasta ve Kontrol Grubunun diğer labaratuvar değerleri

Değişkenler

Kontrol Grubu

Hasta grubu

p

Delta PTH

1.7 (-4.4 – 14,6)

47.7 (5.9 – 289,3)

<0,001

Delta Ca

0.46±0.10

0.65±0.28

0,065

PTH change(%)

3.5 (-9.6 – 31.6)

33.3 (6.8 – 93.7)

<0,001

Ca change (%)

5.4 (3.1 – 6.7)

5.7 (1.4 – 18.9)

0.334

 

TARTIŞMA ve SONUÇ: Daha önceki çalışmalara benzer şekilde çalışmamızda ayakta yapılan Ca ölçümleri yatarak yapılanlara göre belirgin yüksektir. Bu çalışma PTH’nun PHPT’li bireylerde postural değişimi ile ilgili yapılmış ilk çalışmadır ve bu bireylerde ayakta yapılan ölçümlerin yatarak yapılanlara göre belirgin yüksek olduğu gösterilmiştir. Normalde ayakta pozisyonda artan serum total Ca değerinin PTH’u baskılaması beklenir. Bu durumun PHPT’de gözlenmemiş olmasının, PTH’nun bu bireylerde otonomik salgılanmasına bağlı olabileceği düşünülmüştür.

212. Multiple Endokrinopati İle Seyreden Bir Mitokondrial Miyopati Olgusu 2014

Mina Gülfem Kaya,Şefika Burçak Polat, Şebnem Eker Güvenç, Şahin Doğanay, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 182, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Mitokondriyal hastalıklar genellikle mitokondriyal DNA (mtDNA) veya nükleer DNA (nDNA) mutasyonları sonucu gelişir. Mitokondriyal miyopatide ekstremitelerde yavaş, ilerleyici kas güçsüzlüğünün yanında ekstraoküler kas zayıflığına bağlı oftalmoplejiye sık rastlanır. Mitokondriyal mitopati enerji üreten hücre orgallerinin bozukluğu sonucu endokrin sistem de dahil olmak üzere birçok sistemi etkileyen bir hastalıktır. Bu bildiride bilateral eksternal oftalmoplejisi olan ve kas biyopsisi ile mitokondriyal miyopati tanısı almış bir hasta, eşlik eden endokrin patolojileri nedeniyle sunulmuştur.

OLGU: 52 yaşında kadın hastanın 25 yıl önce göz kapaklarında düşme şikayeti başlamış. Dış merkezde asetilkolin reseptör antikoru negatif saptanan hastanın EMG’si progressif eksternal oftalmopleji ile uyumlu bulunmuş. Sol biseps kasından yapılan kas biyopsisi ile hastaya mitokondrial miyopati tanısı koyulmuş. Koenzim Q 10 ve L-karnitin tedavileri başlanmış. Hasta merkezimize ellerde uyuşma ve kasılma şikayeti ile başvurdu. Laboratuarında; serum kalsiyum (Ca) 6.1 mg/dL,  fosfor (P) 6.9 mg/dL,  magnezyum (Mg) 1.5 mg/dL ve parathormon (PTH) 8.9 pg/mL ölçüldü. Kranial BT’de bazal ganglionlarda, bilateral serebellar hemisferde, talamusta, periventriküler beyaz cevherde yaygın simetrik kalsifikasyonlar izleniyordu. EEG’si normaldi. Kreatin kinaz (CK) 507 U/L, laktat dehidrojenaz (LDH) 435 U/L, plazma laktat düzeyi 2.4mmol/L idi. Hastaya hipoparatiroidi tanısı ile kalsiyum karbonat ve kalsitriol başlandı. Tiroid otoantikorları pozitif saptanan hastanın sT3, sT4 ve TSH düzeyi normal aralıkta idi. Tiroid ultrasonografisi kronik tiroidit ile uyumlu bulundu. Göz muayenesinde bilateral pitozis ve katarakt mevcuttu. Retina muayenesi doğaldı. Hastanın işitme testi sonucu normaldi. OGTT yapılan hastaya tip 2 diyabetes mellitus (DM) tanısı koyuldu ve metformin tedavisi başlandı.

SONUÇ: Hastamızda erişkin başlangıçlı pür mitokondrial miyopati mevcuttu ve hastalığa eşlik eden endokrin patolojiler; primer hipoparatiroidizm, kronik otoimmün tiroidit ve tip 2 DM idi. Mitokondriyal miyopatiler çeşitli endokrin patolojiler ile birlikte bulunabilir. Literatürde Kearns Sayre sendromunda hipoparatiroidizm, otoimmün tiroidit, DM ve büyüme hormon eksikliği birliktelikleri bildirilmiştir. Yine MELAS (Mitokondriyal miyopati, ensefalopati, laktik asidoz, stroke) ve adrenal yetmezlik birlikteliği bir vaka olarak bildirilmiştir. Birçok sistemi etkileyebileceğinden mitokondriyal miyopatili olgular endokrin patolojiler açısından da değerlendirilmelidir.

211. Pitüiter Adenom, Papiller Tiroid Karsinomu Ve Folliküler Tiroid Karsinomunun Alışılmadık Birlikteliği: Olgu Sunumu 2014

Mina Gülfem Kaya, Fatma Dilek Dellal, Cafer Kaya, Canan Altunkaya , Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler Olgu Sunumu. 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 181, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Differansiye tiroid kanserleri en sık görülen tiroid kanserleridir. Literatürde differansiye tiroid karsinomu ve fonksiyonel pitüiter adenom birlikteliği daha önce rapor edilmiştir. Biz bu bildiride üç endokrin tümörün (papiller tiroid kanseri, folliküler tiroid kanseri ve prolaktinoma) eş zamanlı saptandığı bir olguyu sunmayı amaçladık.

OLGU: 47 yaşında kadın hasta oligomenore ve galaktore şikayetleri ile polikliniğimize başvurdu. Prolaktin (PRL) yüksekliği dışında diğer hipofizer ve hedef hormon seviyeleri normal aralıktaydı (PRL: 186 ng/mL). Makroprolaktin negatifti. Pitüiter MR görüntülenmesinde 9x11 mm boyutunda makroadenom saptandı (Resim-1). Hastaya kabergolin 1 mg/hafta dozunda başlandı. Hasta ötiroiddi ve tiroid antikorları negatifti. Tiroid ultrasonografisinde sol lobda 17x10 mm, sağ lobda 21x19 mm ve isthmusta 8x7 mm’lik olmak üzere nodüller saptandı. İnce iğne aspirasyon biyopsisinin sitolojik incelemesinde sağ lobtaki nodül folliküler karsinom şüphesi, sol lobtaki nodül ise benign olarak raporlandı. Hastaya total tiroidektomi yapıldı. Histopatolojik incelemede sol lobda multifokal (0.5 cm, 0.8 cm, 1.2 cm) papiller kanser (Resim-2) ve sağ lobda (2 cm) folliküler kanser (Resim-3) saptandı. Hastaya 150 mCi radyoaktif iyot tedavisi uygulandı.

 

Resim 1. Hastanın Hipofiz MR görüntülemesi

 

Resim 2. Papiller tiroid karsinomu

 

Resim 3. Folliküler tiroid karsinomu

 

SONUÇ: Son zamanlarda bir dizi potansiyel moleküler genetik anormalliklerin tanımlanmasına rağmen çoğu pitüiter adenomların patolojik nedenleri hala kesin değildir. Pituitary tumor transforming gen (PTTG) öncelikli olarak pitüiter tümör hücrelerinden izole edilmiştir. PTTG proteini birçok tümörde normal seviyenin üstünde bulunmuştur. Bunlar pitüiter, tiroid, kolon, over, testis, meme ve hematopoetik kanserlerdir. Vakamızdaki üç endokrin kanserinin birlikte oluşu PTTG gibi potansiyel moleküler genetik anormallikler ile ilişkili olabilir veya bu tümörler popülasyondaki yüksek prevalanslarından dolayı insidental olarak hastamızda bulunmuş olabilir. 

210. Meme Kanseri Tanısı Olan Bir Hastada Anterior Mediastinal Kitle İle Prezente Olan Ektopik Tiroid Dokusu 2014

Eda Demir Önal, Cevdet Aydın, Muhammed Saçıkara , Elif Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 179, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Ektopik tiroid dokusu,bezin foramen caecumdannormal pretrakeal bölgeye migrasyonu sırasında anormallik olması sonucunda oluşan,normal yerleşimi dışında tiroid dokusu bulunması ile karakterize durumdur. Ektopik tiroid dokusu; lingual (dil kökünde), sublingual (dilin alt kısmında), prelaringeal (larinks anteriorunda) veya daha nadir başka bölgelerde lokalize olabilir. Servikal bölge dışındaki en sık ektopik yerleşim bölgesi torasik kavitedir. Burada meme kanseri tanısı ile takip edilen bir hastada süperior mediastinal bölgede yerleşmiş ve asemptomatik ama brachiosefalik trunkusa bası yapan bir ektopik tiroid dokusu vakası sunulacaktır.

VAKA: 61 yaşında meme kanseri tanısı ile onkoloji bölümünce takip edilip bize konsülte edilen  hastada rutin taramaları sırasında insidental olarak mediastinal kitle saptanmış. Sigara içmeyen hastanın kronik obstruktif akciğer hastalığı, hipertansiyon ve tip 2 diabetes mellitus tanıları mevcutmuş. İnfiltratif duktal meme kanseri nedeniyle opere olan ve kemoterapi ve radyoterapi alan hastanın multinodüler guatr tanısı ile operasyon hikayesi mevcutmuş.  Hastanın fizik muayenede tiroidi palpe edilemedi ve servikal lenfadenopatisi yoktu.L-tiroksin replasmanı hiç almamış olan hastanın TSH, serbest T4, serbest T3 ve tiroid otoantikorları normal düzeylerde idi. Tiroid ultrasonografisinde rezidü tiroid dokusu içinde 2 adet milimetrik soliter nodül saptandı. Hastanın toraks tomografisinde superior mediastende 4.7x3.0cm boyutlarında brachiosefalik trunkusa bası yapan heterojen kontrast tutan kitle saptandı.Tc-99m perteknetat tiroid ve mediastinal sintigrafide superior mediastende yaklaşık 4 cm.lik alanda artmış uptake izlendi. Ektopik tiroid dokusu? metastatik lezyon? olarak rapor edildi.Teknesyum uptake’i yapan bu kitle meme Ca metastazı da olabileceği için ayırıcı tanı için I-131 ile tüm vücut taraması yapıldı ve superior mediastendeki bu kitlede 4.5x4x5.5 cm.lik alanda iyot tutulumu saptandı(Resim-1).  Göğüs cerrahisi tarafından kitle total eksize edildi. Patolojik sonuç nodüler kolloidal guatr olarak geldi.

 

Resim 1.  Radyoaktif iyot ile anterior ve posterior tüm vücut görüntüleme

 

SONUÇ: Ektopik tiroid dokusunun servikal bölge dışında veya mediastende görülmesi  nadir bir durumdur. İntratorasik ektopik tiroid dokusu nadir görülmesine rağmen mediastinal kitlelerin ayırıcı tanısında akılda tutulmalıdır.Kitlenin rezeksiyonu için torakotomi veya sternotomi gerekebilir ancak olası tiroid malignitesi bakımından tam eksizyon ile patolojik inceleme gereklidir.

209. Hipoparatiroidizm ve Çölyak Hastalığı: Nadir Bir Otoimmün Kombinasyon 2014

Berna Evranos, Fatma Neslihan ÇUHACI, Burçak Polat, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 172, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

VAKA: Hipoparatiroidizm tanısı ile 2 yıldır  kalsitriol ve kalsiyum tedavisi alan 30 yaşındaki  erkek hasta persistan diyare ile polikliniğe başvurdu. Serolojik tetkikler ve endoskopi planlandı. Hasta tetkik için beklerken konvulziyon geçirdi ve ailesi tarafından hastaneye getirildi. Yapılan ilk tetkiklerde hipokalsemi  (total kalsiyum 6 mg/dL ), parathormon (PTH) düşüklüğü (8 pg/mL ), fosfor yüksekliği (5,7 mg/dL) saptandı. Acil olarak intravenöz kalsiyum glukonat tedavisi verildi. Sonrasında yüksek doz (8 gr/g CaCO3 ve 1,5 mcg/g kalsitriol) oral kalsiyum karbonat ve kalsitriol ile tedaviye devam edildi. Üst gastrointestinal sistem endoskopisinde gluten sensitive enteropati veya çöliak ile uyumlu görünüm olması nedeniyle biyopsi yapıldı. Villus  yokluğu, kript hiperplazisi ve epitelde lenfatik infiltrasyon izlendi. Serolojik tetkikler çöliak tanısını destekler nitelikteydi. Hastaya glutensiz diyet başlandı ve metabolik parametreler kontrol altına alındı. Gerekli kalsiyum ve kalsitriol ihtiyacı azaldı.

SONUÇ: Hipoparatiroidizm düşük kalsiyum ve yüksek fosfor düzeylerine rağmen  normal ya da düşük parathormon (PTH) düzeyleri ile karakterize nadir bir endokrinolojik hastalıktır. Hastalar sıklıkla parestezi, kramplar veya tetani ile başvururlar. Bazen laringospazm, bronkospazm, nöbetler veya kardiyak ritm bozuklukları ilk başvuru şikayeti olabilir.  Postoperatif hipoparatiroidizmden sonra erişkinde en sık görülen hipoparatiroidizm nedeni otoimmün hipoparatiroidizmdir. Otoimmün hipoparatiroidizm izole ya da başka bir otoimmün poliglandüler sendrom ile birlikte olabilir. Çöliak hastalığı ve otoimmün hipoparatiroidizm birlikteliği çok nadirdir ve tedaviye direçte akla getirilmelidir.

208. Hiperkalseminin Nadir Bir Nedeni: Fonksiyonel Paratiroid Kisti 2014

Muhammed Saçıkara, Fatma Dilek Dellal,Cevdet Aydın, Hüseyin Çetin, Koray Aydoğdu, Yetkin Ağaçkıran, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 165, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Primer hiperparatiroidi (PHPT) genellikle tek bir adenoma bağlı olarak gelişir. Fonksiyonel paratiroid kisti PHPT’nin nadir nedenlerindendir. Paratiroid kistleri biyokimyasal değişikliğe neden olmayan (nonfonksiyonel) ve artmış serum kalsiyum seviyesi ve klinik bulguların olduğu (fonksiyonel) kistler olmak üzere iki gruba ayrılabilir. Paratiroid kisti genellikle boyun ve ön mediastende bulunur. Büyük paratiroid kistleri disfaji, dispne, öksürük, sitridor ve ses kısıklığı gibi bası bulgularına da neden olabilir. Mediastinal paratiroid kistleri genellikle asemptomatiktir ve tesadüfen X-ray veya tomografi incelemeleri sırasında bulunur. Biz bu bildiride fonksiyonel paratiroid kisti saptanan bir vakamızı sunmayı amaçladık.

VAKA: 66 yaşında erkek hasta, pulmoner emboli nedeni ile çekilen toraks tomografisinde ön mediastende kitle izlenmesi ve hiperkalsemisinin olması nedeni ile kliniğimize yönlendirildi. Böbrek taşı haricinde hastanın hiperkalsemi ile ilgili semptomu yoktu. Biyokimyasal testlerde total serum kalsiyum (Ca) 12.24 mg/dL (normal, 8.8–10.2 mg/dL), fosfor 2.98 mg/dL (normal, 2.5–4.5 mg/dL), paratiroid hormon (PTH) 140.6 pg/mL (normal, 15–65 pg/mL),  kreatin 0.84 mg/dL (normal, 0.7–1.2 mg/dL), vitamin D 11.4 mg/L, 24-saatlik idrarda kalsiyum atılımı 504 mg/gün idi. Boyun ultrasonografisinde multinodüler guatr saptandı. Böbrek ultrasonografisinde sol böbrekte 7 mm çapında taş izlendi. Kemik mineral dansitometrisinde osteopeni tespit edildi. Toraks CT’de ön mediastende 4.7x3.3 cm boyutunda solid kitle lezyonu görüldü (Resim-1). Başlangıçta hidrasyon ve furasemid tedavisinden sonra göğüs cerrahisi bölümüne ön mediastende ki kitle nedeni ile refere edildi. Göğüs cerrahisinde kitlenin şüpheli görünümünden dolayı kitle eksizyonu yapıldı. Kitle çıkarıldıktan sonra serum Ca ve PTH seviyeleri normale geldi. Patoloji sonucu paratiroid kisti olarak raporlandı (Resim-2).

 

Resim 1. Toraks CT görüntüsü

 

Resim 2. Patoloji görüntüsü

 

SONUÇ: Mediastinal paratiroid kisti hiperkalseminin nadir nedenlerindendir. Mediastinal paratiroid kistinin preoperatif tanı konulması oldukça zordur.

207. Occipital Ve Akciğer Metastazı Bulunan Bir Tiroid Folliküler Karsinom Olgusu 2014

Muhammed Saçıkara, Cevdet Aydın, Fatma Sağlam, Nilüfer Yıldırım, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 164, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Folliküler tiroid karsinom (FTK) tanısı konulduğu anda hastaların %25’inde ekstratiroidal invazyon, %5-10’unda lenfatik metastaz ve %10-20’sindeuzak metastaz bulunmaktadır. FTK’da en sık görülen uzak metastaz akciğer ve daha sonra kemiktir. Kafatası metastazı FTK olgularında %2.5-5.8 arasında görülür. Kafatasında ise en sık tutulan bölgeler kafa tabanı ve oksipital bölgedir. Bu bildiride oksipital kemik ve akciğer metastazı bulunan nadir bir FTK olgusu sunulmuştur.

VAKA: 60 yaşında erkek hasta, ilk kez kliniğimize 2006 yılında başvurdu. 1998 yılında total tiroidektomi  olan hastanın patoloji sonucu vasküler invazyon gösteren folliküler karsinom olarak saptanmış. Hastaya dış merkezde 150 mCi I-131 tedavisi verilmiş. Tedavi sonrası I-131 tüm vücut tarama (TVT) normalmiş. Hasta kliniğimize ilk başvurduğunda TVT yapıldı. TVT’de oksipital kemik ve akciğerde metastaz görüldü. Hasta beyin cerrahisi tarafından opere edildi ve oksipital kemik çıkarıldı. Histopatolojisi folliküler karsinom metastazı olarak rapor edildi. Hastaya 2006 yılında 200 mCi ek doz radyoaktif iyot (RAİ) verildi. 2008 yılında rekürrens olduğu için 250 mCi ek doz RAİ daha verildi. Düzenli takiplere gelmeyen hastaya 2012 Eylül ayında yapılan TVT’de occipital bölgede ve her iki akciğerde multiple metastazlar görüldü. Kranial MR’da 24x24x22 mm boyutlarında oksipital bölgede kitle görüldü. Hastaya PET/CT çekildi. PET/CT’de occipital bölgede 23 mm boyutunda artmış F-18-FDG (SUVmax: 24.1) tutulumu olan, oksipital kemiği destrükte eden kitle ve sağ akciğer üst lobda 26 mm boyutunda artmış F-18-FDG (SUVmax: 10.8) tutulumu, yine sağ akciğer orta lob medial kesimde 340 mm boyutunda artmış F-18-FDG (SUVmax: 2.4)  tutulumu olan kitle lezyonları izlendi. Ayrıca her iki akciğer parankiminde çeşitli boyutlarda ve değişik metabolik aktivitede çok sayıda lezyon izlendi. Hastaya tekrar 275 mCi ek doz RAİ verildi. İlk başvurusu sırasında AntiTg seviyesi normal ve serum tiroglobulin seviyesi 13438 ng/mL olan hastanın en son serum tiroglobulin seviyesi 550 ng/mL’e  kadar geriledi.

 

Resim 1. Hastanın Toraks CT görüntüsü

 

Resim 2. Hastanın Beyin CT görüntüsü

SONUÇ: Bu vaka folliküler karsinomun oksipital kemiğe metastazının olduğu nadir bir vakadır. FTK’da  total tiroidektomi, radyoaktif iyot uygulaması, metastatik lezyonların cerrahi olarak çıkarılması ve TSH süpresyon tedavisi uygulanır.

206. Tiroid Nodüllerine Uygulanan Aspirasyonlu Ve Aspirasyonsuz İnce İğne Biyopsisinin Nondiyagnostik Sonuçlar Açısından Bethesda Sistemine Göre Karşılaştırılması 2014

Cevdet Aydın, Muhammed Saçıkara , Eda Demir Önal, Ahmet Dirikoç, Aylin Kılıç Yazgan, Reyhan Ersoy , Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 163, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Çalışmalarda yaşam boyunca tiroid nodülü gelişme riski %5-10 arasında olduğu bildirilmektedir. Genel popülasyonda ise tiroid nodül prevalansı %67’ye kadar çıkmaktadır.

 İnce iğne aspirasyon biyopsisi tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde basit, cost-efektif, daha az invaziv ve sık kullanılan bir yöntemdir. Ultrasonografi eşliğinde ince iğne biyopsisi tanı doğruluk oranlarını artırmakta ve gereksiz cerrahi girişimleri önlemektedir. Bütün bu uygulamalara rağmen nondiyagnostik sonuç oranları yayınlarda %5-17 oranında bildirilmektedir. Aspirasyonsuz ince iğne biyopsi tekniğinde vakum uygulanmadığı için aspirasyona bağlı hücre hasarı azalmaktadır. Son zamanlarda bu tekniğin nondiyagnostik sonuçları azalttığını bildiren yayınlar bulunmaktadır. Bu prospektif çalışmanın amacı Bethesda sistemine göre değerlendirilen aspirasyonlu ve aspirasyonsuz ince iğne biyopsi sonuçlarını nondiyagnostik sonuçlar açısından karşılaştırmaktır.

MATERYAL VE METOD: Ultrasonografi eşliğinde aspirasyonlu ve aspirasyonsuz ince iğne biyopsisi 100 nodüle rastgele uygulandı. Biyopsiler sırasında 22 gauge enjektör kullanıldı. Aynı nodüle her iki teknik de uygulandı. Preparatlar aynı patolog tarafından değerlendirildi. Patolog kendisine gelen preparatların hangi yöntemle alınmış olduğundan habersizdi. Sitopatolojik bulgular Bethesda kriterleri kullanılarak raporlandı. Herbir grupta en az 10 hücre bulanan minimum 6 gruptan oluşması yeterlilik kriteri olarak kullanıldı.

BULGULAR: Çalışmaya Mayıs 2013 ile Haziran 2013 arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji Kliniğinde biyopsi yapılan 100 nodül çalışmaya alındı. Nodül boyutu 6-59 mm arasında idi. Aspirasyonlu ve aspirasyonsuz biyopsiler arasında nondiyagnostik sonuçlar açısından anlamlı fark bulundu (sırasıyla, %42 ve %22, p=0.02). Her iki teknik arasında ekojenite, sonografik kriter, kalsifikasyon ve nodül boyutu açısından fark yoktu (Tablo-1).

 

Tablo1: Sitopatolojik Sonuçlar

 

 Aspirasyonlu

Aspirasyonsuz

p

Nondiyagnostik

          42

 22

0,02

Benign

          55

 75

 

Malignite

şüphesi

          1

 0

 

Önemi belirlenemeyen sitolojik atipi

          2

 2

 

Malign

          0

1

 

 

SONUÇ: Aspirasyonsuz uygulanan ince iğne biyopsisinin kolay, daha az nondiagnostik sonuçları olan, nodülün istenilen yerinden örnek alınmasına olanak sağlayan ve daha iyi hasta uyumu olan bir teknik olduğu görüşündeyiz

205. Tip 1 Dm'li Hastalarda Hemostatik Belirteçlerin Farklı Derecelerdeki Diyabetik Retinopati İle İlişkisi 2014

Şefika Burçak Polat, Nagihan Uğurlu, Fatma Yülek, Hüseyin Simavlı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 137, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Diyabetik retinopati (DRP) tüm dünyada körlüğün en sık sebebidir. Retinopati ve nefropati diyabetik hastalarda optimal metabolik kontrol sağlansa dahi ilerleyebilir. Bu da hiperglisemi dışında diğer mekanizmaların örneğin  anormal hemostazın hastalık patogenezinde rol oynadığını düşündürmektedir. Günümüze kadar diyabet komplikasyonları ile ilişkili olabilecek, hiperkoagülatif duruma sebep olan  fibrinojen, plazma aktivator inhibitor (PAI) vealfa2-antiplazmin gibi birçok belirteç tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı farklı  tip 1 diyabetes mellituslu (T1DM) hastalarda anormal hemostaz parametreleri ile retinopati varlığı ve derecesi arasındaki ilişkiyi belirlemektir.

MATERYAL METOD: Çalışmaya toplam 52 T1DM hastası ve 40 sağlıklı kontrol dahil edildi.Hastalar daha sonra retinopati varlığı ve derecesine göre üç farklı alt gruba ayrıldı. Grup I retinopatisi olmayan , Grup 2 non-proliferatif DRP olanlar ve Grup III proliferatif DRP’si olanlardan oluşmaktadı. Grup IV kontrol grubu olarak tanımlandı. Bu gruplar birbirleri ile ve kontrol grubu ile serum fibrinojen, plasminojen, alfa 2-antiplazmin ve  PAI düzeyleri açısından karşılaştırıldı.

SONUÇLAR: Serum PAI-1, fibrinojen düzeyi (p=0.224) ve plazminojen düzeyi  (p=0.224) diyabetiklerde kontrol grubu ile benzerdi. Alfa-2-antiplazmin düzeyi  grup I, II ve  III’te kontrol grubuna göre  daha yüksekti (sırasıyla; p<0.01, p<0.05 ve p<0.001) ve  serum alfa 2-anti-plazmin ve  HbA1c düzeyleri arasında (r=0.268, p=0.031) pozitif korelasyon saptandı.

TARTIŞMA: T1DM’li hastalarda alfa2- antiplazmin düzeyi ile ilgili çok azsayıda çalışma mevcuttur. Alfa 2- antiplazmin ve  HbA1c düzeyi arasında pozitif korelasyon olması hastalık kontrolü yani glisemik kontrol iyileştikçe fibrinolitik sistemin de iyileşebileceğini düşündürmektedir.Yüksek alfa2-antiplazmin düzeyi DRP açısından bir belirteç olabilir. Bu sonuçların başka çalışmalar ile doğrulanması patogeneze ışık tutacaktır.

 

Tablo 1. Diyabetik hastaların ve kontrol grubunun biyokimyasal ve hemostatik parametreleri

a: Grup I ve Grup IV arasındaki fark anlamlı(p<0,01), b: Grup II ve Grup IV arasında fark anlamlı(p<0,05), c: Grup II ve Grup IV arasındaki fark  anlamlı(p<0,001).

 

Figür 1.  Diyabetli hastalarda ve kontrol grubunda alfa 2-antiplazmin düzeyi

204. Kızamık Aşısı Sonrası Tip 1 Diyabetes Mellitus Tanısı Alan Bir Olgu: Tesadüf mü? Neden mi? 2014

Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydın, Berna Evranos, Neslihan ÇUHACI, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 136, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: T1DM çocukluk döneminin en sık görülen metabolik hastalıklarından biridir ve epidemiyolojik veriler göstermektedir ki son 20 yılda hastalık insidensı giderek artmakta ve T1DM en çok görülen kronik hastalık olarak karşımıza çıkmaktadır. Genetik ve çevresel faktörlerin  (toksik veya viral ajanlar) hastalığa yatkınlığa sebep olduğuna dair hipotezler mevcuttur. Adaptif immün cevap genleri olan HLA’ların T1DM ile ilişkisi iyi bilinmektedir ancak viral veya bakteriyel enfeksiyonların, aşıların diyet bileşenlerinin veya psikolojik stresin otoimmün reaksiyonları nasıl başlattığı hala tartışma konusudur. Aşılardan sonra gelişen otoimmün manifestasyonlar ile ilgili olgu bildirileri literatürde mevcuttur. Biz de burada askerliği sırasında yapılan kızamık aşısı sonrası gelişen bir T1DM vakasını sunduk.

VAKA: Yirmibeş yaşında erkek hasta kliniğimize çok su içme, sık idrara çıkma ve kilo kaybı şikayetleri ile başvurdu. Hastanın öyküsünde bir ay önce askerdeyken kızamık aşısı yaptırdığı öğrenildi. Geliş labarotuar değerlerinde plazma glukozu 400 mg/dL, idrarda keton ++++ ve kan gazında anyon açıklı metabolik asidoz saptandı. Diyabetik ketoasidoz tedavisi sonrasında hastaya yoğun insülin tedavisi başlandı. Hastanın insülin tedavisi başlanmadan önce bakılan C-peptid değerinin düşük, anti- GAD ve anti-adacık antikorlarının pozitif olması nedeni ile hastada T1DM düşünüldü. Ek olarak hastanın anti TPO antikoru pozitifti ve tiroid ultrasonografisi kronik tiroidit ile uyumlu idi. Otoimmüm poliglandular sendromun diğer komponentleri açısından taranan hastada Çölyak antikorları ve anti pariatal antikor negatif bulundu. Hastanın kısa ACTH testinde kortizol yanıtı mevcut idi. Hasta kan şekeri regülasyonu sağlandıktan sonra taburcu edildi.

TARTIŞMA: Viral aşılama sonrası otoiimmün hastalık gelişmesi nadir bir durumdur en sık görülenler artropati, vaskülit, nörolojik disfonksiyon ve trombositopenidir. Günümüzde virüslerin nasıl beta hücre otoimmünitesini tetiklediği net bilinmemektedir. Viral hastalıklar ve T1DM arasında ilişkiyi araştıran geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır. Böylece hastalığa karşı ulusal ve uluslararası önlem stratejileri  geliştirilebilir. Popülasyonun büyük bir kısmında kızamık aşısı güvenlidir ve T1DM, inflamatuavar barsak hastalığı ve multiple skleroz çok az vakada görülmüştür. Ne kadar nadir görülürse görülsün, T1DM’e yatkınlığı olduğu bilinen örneğin birinci derece yakınlarında T1DM öyküsü olan veya başka otoimmün hastalıkların eşlik ettiği bireyler aşılama sonrasında hastalığın belirti ve bulguları açısından yakın takip edilmelidirler.

Tablo 1. Hastanın laboratuar verileri

 

 

Normal değerler

Glukoz

400mg/dl

70-199

Üre

28 mg/dl

10-48

Kreatinin

1 mg/dl

0.1-1.2

Sodyum

127 mg/dl

136-145

Potasyum

4.2 mmol/l

3.5-5

ALT

29 U/L

0-41

insulin

4.54 µU/ml

2.6-24.9

C- peptid

0.2 ng/ml

0,1-3.6

Anti -GAD

50.15 u/ml

0-1

Anti-adacık

pozitif

negatif

İdrar ketonu

+++

0

Art. Ph:

7.28

3.35-7.45

HCO3

12 mmol/l

15-25

TSH

3 uIU/ml

0.4-4.5

Anti-TPO

240 IU/ml

0-34

Kortizol

5 µg/dl

6-19

 

203. Mikroalbuminürisi Olan ve Olmayan T1DM’li Hastalarda Endotel Disfonksiyon Belirteçleri ve Akım Aracılı Dilatasyonun Değerlendirimesi 2014

Şefika Burçak Polat, Nagihan Uğurlu, Cenk Sarı, Neslihan ÇUHACI, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 135, 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Diyabetik nefropati (DN) diyabetes mellitus (DM)’un mikrovasküler komplikasyonlardan önemli bir tanesidir ve Tip 1 DM’li  (T1DM)  hastaların yaklaşık %30-40’ında görülür. İyi bilinen klasik risk faktörlerinin yanı sıra endotel disfonksiyon da, DN ve diyabetik retinopati (DRP) patogenezinde rol oynar. Bu çalışmadaki amacımız artmış albumin atılımı olan ve olmayan T1DM’li hastalarda serum Intercellular adhesion molecule-1 (ICAM-1), vascular cell adhesion molecule-1 (VCAM-1), endotelin-1 (ET-1) düzeylerini ve akım aracılı endotel bağımlı dilatasyonun (FMD) derecesini belirlemek ve kontrol grubu ile karşılaştırmaktır.

GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya endokrinoloji polikliniğine başvuran 73 T1DM’li hasta alındı. T1DM’li hastalar 24 saatlik idrarda mikroalbumin atılımına göre, mikroalbuminürisi olmayanlar (Grup 1) ve mikroalbuminürisi olanlar (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Yaş ve cinsiyet dağılımı hasta grubuna benzer 40 diyabeti olmayan gönüllü birey ile kontrol grubu (Grup 3) oluşturuldu. Tüm çalışma grubunun serum çözünebilir ET-1, ICAM-1 ve VCAM-1 düzeyleri çalışıldı ve FMD ölçümleri yapıldı. Ayrıca oftalmotolog tarafından fundus muayeneleri yapılarak kaydedildi.

BULGULAR: Yaş, cinsiyet, hipertansiyon (HT) varlığı, serum düşük dansiteli lipoprotein (LDL), kreatinin ve trigliserid düzeyleri tüm gruplarda benzerdi. FMD düzeyi diyabetik gruplarda kontrol grubuna göre daha düşük idi (Grup 1 vs Grup 3; p=0.002,  Grup 2 vs Grup 3; p=0.039), ancak iki diyabetik grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Diyabetik hastalarda FMD ile HbA1c, hastalık süresi ve mikroalbuminüri derecesi arasında anlamlı ilişki saptanmazken, FMD ile hasta yaşı arasında negatif yönde anlamlı korelasyon saptandı.

Gruplar arasında serum ET-1 düzeyi açısından fark saptanmadı. Serum ICAM-1 düzeyi diyabetik gruplarda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (Grup 1 vs Grup 3 p<0.001, Grup 2 vs Grup 3; p=0.05). Serum VCAM-1 düzeyi mikroalbuminürik grupta (Grup 2), normoalbuminürik (Grup 1) ve kontrol  (Grup 3) gruplarına göre daha yüksek saptandı (Grup 2 vs Grup 1; p<0.001, Grup 2 vs Grup 3; p < 0.05). Serum VCAM-1 düzeyi ile mikroalbuminüri düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon saptandı (p>0.001).

 

Tablo 1. Grupların ICAM,VCAM and ET-1 düzeylerine göre karşılaştırılması

Gruplar

Endotelin-1

Median

(fmol/l)

ICAM-1

Median

(ng/ml)

VCAM-1

Median

(ng/ml)

Grup 1

8.1 (0.6-16.5)

5100 (1450-12860)a

736.5 (419.9-1516.7)c

Grup 2

7.7 (3.1-23.5)

4520 (326.1-11070)b

975.9 (352.2-1525.5)b,c

Grup 3

10.5 (3.0-19.0)

685.7 (120-14460)a,b

680.1 (380.0-1041.9)b

p-değeri

0.066

<0.001

0.002

 

 

Tablo 2. Grupların  FMD ölçümleri

Gruplar

FMD (%)

Grup 1

6.6 (3.1-10.3)a

Grup 2

6.4 (4.3-11.1)b

Grup 3

7.8 (3.1-12.0)a,b

p-değeri

0.013

 

TARTIŞMA VE SONUÇ: FMD, T1DM’li hastalarda endotel disfonksiyonu göstermede basit, ucuz,  efektif ve duyarlı bir yötemdir. Çalışmamızda mikroalbuminürisi olmayan grupta FMD’nin kontrol grubuna göre düşük olması endotel disfonksiyonun komplikasyonlar gelişmeden önceki erken evrelerde ortaya çıktığını düşündürmektedir. VCAM-1 düzeyi mikroalbuminürisi olanlarda daha yüksektir bu nedenle bu molekülün nefropati gelişimi açısından bir belirteç olabileceği görüşündeyiz.

202. Postmenapozal Kadınlardaki Kemik Mineral Dansitesinde Testosteron Etkili mi ? 2014

Dilek Arpacı, Fatma Sağlam, Neslihan ÇUHACI, Didem Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Poster No 109 , 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Osteoporoz majör komplikasyonu kırık olan postmenopozal kadınlar arasında sık rastlanan sosyal ve finansal yüke yol açan bir problemdir. Postmenopozal osteoporozun gelişmesinde östrojen eksikliğinin rolü iyi tanımlanmıştır. Ancak son çalışmalar kadınlardaki os- teoblast ve osteosit üzerinde androjen reseptörleri(AR) eksprese edildiği, kemik yapımında ve resorbsiyonda ve kemik mineral dansitesinin oluşumunda androjenlerinin de rol oynayabileceğini ortaya koymuşlardır. bu etki ya direkt AR ya da östrojene aramatizasyonu yolu ile olmaktadır. Özellikle postmenopozal kadınlarda düşük östrojen düzeyi olan postmenopozal kadınlarda kemik dansitesinin oluşumunda androjenler rol alır. bizim bu çalışmamızdaki amacımız postmenopozal kadınlarda serum testesteron düzeyi ile kemik mineral dansitometrisi (KMD) ilişkini araştırmaktır.

YÖNTEM: Bu çalışmada Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma bilim dalı polikliniğine başvuran 64 postmenopozal kadın değerlendirilmeye alındı. En az 12 aydır menstrüel kanaması olmayan ve FSH>30 ng/ml olan kadınlar çalışmaya alındı. Hormon replasman tedavisi ya da steroid tedavisi alanlar, serum androjen seviyesini ve kemik metabolizmasını etkileyen hastalığı olanlar (ör. diabet, kronik renal hastalık, tiroid hastalığı, hipogonadizm, metabolik kemik hastalığı, paget hastalığı, primer ya da tersiyer hiperparatiroidi, renal osteodistrofi, romatolojik hastalık ve malignite) çalışmaya alınmadı. Anamnez ve fizik muayeneyi takiben hastaların boy, kilo ve bedeb kitle indeksi (BKİ) ölçümleri yapıldı. Hastalardan 12 saatlik açlık sonrası sabah serum kalsiyum, fosfor, albumin, parathormon, TSH, 25-OH D vitamini ve total testosteron ölçümleri için kan alındı. Kemik mineral dansitometri ölçümleri yapıldı. WHO ‘ya KMD öl- çümleri 3 gruba ayrıldı. 1)Grup 1A:normal (T skor >-1.0) 2) Grup 1B:osteopeni (T skor -1.0ve -2.5 arası) 3)Grup 1C:osteoporoz (Tskor <-2.5)

BULGULAR: Ortalama yaş 57.8±8.9 (45-85), menopoz yaşı 45.4±5.4 (35-66) ve BKİ 29.2±4.9 kg/m2 (19-42.2) saptandı. Ortalama serum testosteron seviyesi 34.3±18.1 ng/dL. Ortalama KMD lomber total T skoru 0.84±0.13 g/cm2 ve femur boynu T skoru 0.73±0.11 g/cm2 idi. KMD açısından gruplar arasında yaş ve BKİ açısından fark yoktu (p>0.05). Yine gruplar arasında serum testosteron seviyesinde de fark saptanmadı (p>0.05). Serum testosteron seviyesi ile BKİ ve tüm bölgelerdeki KMD arasında korelasyon saptanmadı. Aynı zamanda yaş ve testosteron arasında da korelasyon saptanmadı.

SONUÇ: Kadınlarda peak kemik kitlesinin oluşmasında östrojen kritik rol almaktadır. Ancak son zamanlarda androjenlerin rolü de ön plana çıkmaktadır. Postmenopozal kadınlarda testosteron düzeyi ile kemik yapımı arasında negatif korelasyon bildirilmektedir. Ancak biz çalışmamızda testosteron düzeyi ile kemik mineral dansitometri arasında ilişki saptamadık; ancak vaka sayımızın az olmasının buna neden olduğunu düşünmekteyiz.

201. Prediyabetik Hastalarda Epikardiyal Yağ Doku Kalınlığının Değerlendirilmesi Ve Diğer Kardiyovasküler Risk Belirteçleri İle Korelasyonu 2014

Dilek Arpacı, Burçak Polat Uğurlu, Abdullah Nabi Aslan, Reyhan Ersoy, Murat Akçay , Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Pster No 045 , 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Prediyabet, normal metabolik durum ile tip 2 diyabetes mellitus arasında yer alan ve bozulmuş glukoz toleransı (BGT), bozulmuş açlık glukozu (BAG) veya her ikisini içeren bir bozukluktur. Prediyabet, kardiyovasküler sonlanımlarla ilişkilidir. Epikardiyal yağdoku kalınlığı (EYK) kardiyovaskü- ler risk faktörleri ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmada prediyabetiklerde EYK’ını değerlendirmeyi amaçladık. 

YÖNTEM: Bu çalışmada 64 prediyabetik hasta grubunu ve yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 30 kişilik kontrol grubunu değerlendirdik. Prediyabetik hastalar 3 gruba ayrıldı: BGT, BAG veya her ikisi. Demografik ve antropometrik özellikler [yaş, cinsiyet, boy, kilo, beden kitle indek- si (BKİ) ve bel çevresi (BÇ)] ve laboratuar bulguları [açlık plazma glukozu (APG), tokluk plazma glukozu (TPG), hemoglobin A1C (HbA1C), düşük dansiteli lipoprotein ko- lesterol (LDL-K), yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-K) ve trigliserid (TG)] değerlendirildi. EYK, transtorasik ekokardiyografi (EKO) ile değerlendirildi. 

BULGULAR: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, boy, HDL-K ve TG seviyeleri bakımından fark saptanmadı (p>0.05). BKİ, APG, LDL-K ve özellikle EYK vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında medyan EYK tüm prediabetik altgruplarında anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.001). Fakat her bir vaka altgrupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.795, p=0.749, p=0.954). Yaş, cinsiyet ve BKİ açısından gruplar düzenlendiğinde de EYK vaka grubun- da kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.001). 

SONUÇ: Epikardiyal yağ doku kalınlığı tüm prediyabetik alt gruplarda APG ve HbA1C’den bağımsız olarak yüksek bulundu. EYK, BKİ ve BÇ ile korele olup kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörüdür.

200. Pulmoner Tüberküloza Sekonder Gelişen Reversibl Adrenal Yetmezlik: Olgu Sunumu 2014

Hüsniye Başer, Burçak Polat, Cevdet Aydın, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Pster No 036 , 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

GİRİŞ: Tüberküloz, Addison hastalığının en sık  karşılaşılan nedenidir. Ancak tüberkülozlu hastalardaki adrenal rezervin durumu hala tartışmalıdır ve  adrenal fonksiyondaki düzelme önceden tahmin edilemez. Literatürde,  hastalığın aktif fazında antitüberküloz tedavi ile adrenal yetmezliğin düzelebileceğini bildiren az sayıda çalışma bulunmaktadır. Biz, aktif tüberküloz nedeniyle reversibl adrenal yetmezlik saptadığımız olgumuzu sunacağız.

OLGU SUNUMU: 50 yaşındaki kadın hasta cilt renginde koyulaşma ve halsizlik şikayetleri ile polikliniğimize başvurdu.  Aktif tüberküloz nedeniyle 8 aydır antitüberküloz tedavi (ilk 2 ay izoniazid, rifampisin, pirazinamid ve etambutol, sonraki 6 ay izoniazid ve rifampisin) kullandığı öğrenildi. Fizik muayenesinde hipotansiyonu ve hiperpigmentasyonu mevcuttu. Diğer sistemik muayeneleri doğaldı. Tiroid fonksiyon testleri normal, kortizol 8 µg/dL, ACTH 802 pg/mL, sodyum 132mmol/L, potasyum 4.9 mmol/L  ölçüldü (Tablo-1). Kısa ACTH uyarı testinde kortizol yanıtının olmadığı izlendi (30. dk kortizol 11.7µg/dL, 60. dk kortizol  11.1 µg/dL). Hastaya adrenal yetmezlik nedeniyle  glukokortikoid tedavisi başlandı. Abdomenin manyetik rezonans görüntülemesinde bilateral sürrenal glandların diffüz hiperplazik görünümde olduğu izlendi. 21-hidroksilaz otoantikoru negatifti. Antitüberküloz tedavisi kesildikten 1 ay sonra adrenal rezervin tekrar değerlendirilmesi amacıyla glukokortikoid tedavisi kesilerek ACTH uyarı testi tekrarlandı. Kısa ACTH uyarı testine kortizol yanıtının olduğu gözlendi (0. dk kortizol 20 µg/dL, 30. dk kortizol 25 µg/dL, 60. dk kortizol 29 µg/dL). Tekrarlanan ACTH düzeyi 44 pg/mL idi. Hastanın pulmoner tüberküloza bağlı gelişen adrenal yetmezliğinin reversibl oduğu gözlendi.

Tablo-1.  Olgunun laboratuar bulguları

 

 

Referans  değerler

Hemoglobin (gr/dL)

12.9

12-16

Hemotokrit (%)

37.6

36-45

Trombosit (mm3)

189000

150000-450000

Lökosit (mm3)

4700

4000-11000

Glukoz (mg/dL)

72

74-106

Kreatinin (mg/dL)

0.65

0.5-1.2

Sodyum (mmol/L)

132

136-145

Potasyum (mmol/L)

4.9

3.5-5.1

Alanin aminotransferaz (U/L)

8

0-33

Kortizol (µg/dL)

8.0

6.2-19.4

Adrenokortikotropik hormon (pg/mL)

802

0-60

 

TARTIŞMA: Aktif tüberkülozlu hastaların yaklaşık %6'sında adrenal  tüberkülozla karşılaşılır ve sıklıkla bilateraldir. Tüberkülozun neden olduğu adrenal destrüksiyon aşikar ya da subklinik adrenal yetmezliğe neden olabilir.  Adrenal korteks, aktif infeksiyon sırasında kortikal hücrelerde belirgin hipertrofi ve hiperplazi yoluyla  önemli bir rejenerasyon kapasitesine sahiptir. Antitüberküloz tedavi sonrasındaki adrenal fonksiyonlardaki düzelme ise hala tartışmalı bir konudur (1,2).  Literatürde, bazı çalışmalarda  tedaviyi takiben adrenal fonksiyonların normalize olduğu diğerlerinde ise  tam tersi sonuçlar elde edildiği belirtilmektedir. Barnes  ve arkadaşları antitüberküloz tedavi sonrasında adrenal fonksiyonları tekrar değerlendirmişler ve 1 hasta hariç diğer hastalarda kısa ACTH testinin normale döndüğünü  gözlemişlerdir. Adrenal disfonksiyonun sık olmadığını ve antitüberküloz tedavinin adrenal fonksiyonlar üzerinde oldukça yararlı etkileri olduğunu  bildirmişlerdir (2).

 Prasad ve arkadaşlarının bildirdikleri çalışmada tüberkülozda adrenokortikal rezerv ve morfoloji değerlendirilmiş; tedavi ile adrenal rezervin ve adrenokortikal  büyümenin revesibl olabileceği belirtilmiştir (3). Son yıllardaLaway  ve arkadaşları tarafından bildirilen bir diğer çalışmada pulmoner tüberkülozda adrenokortikal  fonksiyon ve morfoloji tedavi öncesinde ve sonrasında değerlendirilmiş, bazal ve stimüle kortizolün sağlıklı kontrollere göre pulmoner tüberkülozlu hastalarda daha düşük olduğu ve antitüberküloz tedavi sonrasında arttığı gözlenmiştir (4). Sonuç olarak, biz tüberküloza bağlı adrenal yetmezlik tanısı alan  hastaların, tüberküloz tedavisi tamamlandıktan sonra dinamik testlerle tekrar  değerlendirilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

KAYNAKLAR:

1) Penrice J, Nussey SS. Recovery of adrenocortical function following treatment of tuberculous addison’s disease. Postgard Med J 1992;68: 204-5.

2) Barnes DJ, Naraqi S,Temu P, Turtle JR. Adrenal functions in patient with active tuberculosis. Thorax 1989;44:422-4.

3) Prasad GA, Sharma SK, Mohan A,  Gupta N, Bajaj S, Saha PK, Misra NK, Kochupillai NP, Pande JN. Adrenocortical reserve and morphology in tuberculosis. Indian J Chest Dis Allied Sci. 2000;42(2):83-93.

4) Laway BA, Khan I, Shah BA, Choh NA, Bhat MA, Shah ZA. Pattern of adrenal morphology and function in pulmonary tuberculosis: response to treatment with antitubercular therapy. Clin Endocrinol (Oxf) 2013;79(3):321-5.

 

 

199. Kronik Böbrek Hastalarında Serum Tiroid Uyaran Hormon’un (Tsh) Diurnal Değişimi Ve Bu Değişimin Tiroid Fonksiyonları Üzerine Etkisi 2014

Hüseyin Soylu, Reyhan Ersoy, Pelin Bal Keske, Merve Ergin, Can Ateş, Bekir Çakır, Bülent Yalçın
Ulusal Bildiriler 36. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Antalya, Türkiye, Pster No 007 , 21-25 Mayıs, 2014
ABSTRACT

AMAÇ: Sağlıklı bireylerde TSH pulsatil ve sirkadiyen bir ritme sahiptir. Son dönem böbrek hastalığı olan hastalarda serum TSH ve tiroid hormon düzeylerindeki değişiklikler bilinmekle birlikte TSH’nın diurnal değişimi konusunda literatürde yeterli veri bulunmamaktadır. biz bu çalışmada, tiroid fonksiyonları normal sınırlardaki son dönem böbrek hastalığı olan hastalarda, serbest tiroid hormonları ve serum TSH düzeyinin diurnal değişimini değerlendirmeyi amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 18 yaş üstünde, bilinen tiroid hastalığı olmayan, son dönem böbrek yetmezliği olan 30 hasta ile 35 sağlıklı gönüllü birey dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun saat 08:00, 16:00 ve 24:00’daki örneklerinde serum TSH, serum sT3 ve serum sT4 düzeyleri çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun bu üç farklı zamana ait serum TSH düzeylerinin ortalamaları ve bu zaman noktaları arasındaki farklarının ortalamaları karşılaştırıldı. Serum TSH düzeyindeki değişimin diurnal ritim bozukluğunu belirlemede bir tanı kriteri olarak kullanılıp kullanılmayacağı ROC analizi ile incelendi.

BULGULAR: Hasta grubunun 22 (%73,3)’si erkek, 8 (%26,7)’i kadın olup yaş ortalaması 64±14,45 yıl idi. Kontrol grubunun 17 (%48,6)’si kadın, 18 (%51,4)’i erkek olup yaş ortalaması 31,9 ± 6,4 yıl olarak belirlendi. Serum sT3 tüm zaman dilimlerinde hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük, serum sT4 tüm zaman dilimlerinde hasta grubunda daha yüksek bulundu (p<0,001). Grafik 1’de görüldüğü gibi serum TSH düzeyinin sabah bakılan değeri hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek, gece bakılan değeri ise daha düşük saptandı (p<0,001). Pratik uygulamada serum TSH düzeyi değişimlerinin fizyolojik salınımın bozulup bozulmadığının tespitinde kullanılabileceği düşünülerek farklı zaman noktaları arasındaki serum TSH düzeyi farkları için eşik değerler saptamak amacı ile ROC analizi yapıldı. buna göre serum TSH düzeyinin sabaha göre nokturnal artışının 0,525’in altında olması durumunda %83 sensitivite ve %87 spesifite ile diurnal ritmin bozulduğu kanaatine varılabileceği belirlendi.

SONUÇ: Bilinen tiroid hastalığı olmayan ve tiroid fonksiyonları normal aralıkta olan kronik böbrek hastalarında, sağlıklı kişilerde izlenen nokturnal serum TSH artışı gerçekleşmemektedir. bu durumun bozulmuş tiroid fonksiyonlarının ve ötiroid hasta sendromunun erken bir bulgusu olabileceği sonucuna varıldı.

198. Diyabet haftası etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdiğimiz Diyabet, Obezite ve Hipertansiyon tarama sonuçlarımız 2014

Genç B, Polat ŞB, Koçkaya U, Çot H, Çakır N, Çakmak HS, Özağ A, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 50. Ulusal Diyabet Kongresi, 23-27 Nisan 2014, Antalya HPB-02
ABSTRACT

GİRİŞ VE AMAÇ: Diyabetes mellitus (DM) ve obezite sıklığı tüm dünyada artış göstermektedir. TURDEP-II çalışmasına göre ülkemizdeki Diyabet prevalansı  %13’tür. Diyabet ve obezite, hipertansiyon (HT), dislipidemi, koroner arter hastalığı, SVO, kanser ve uyku-apne sendromu gibi hastalıklar ile yakından ilişkilidir. Bu çalışmada Diyabet Haftası etkinlikleri kapsamında tarama yaptığımız 1613 bireyin verilerini değerlendirmeyi amaçladık.

YÖNTEM: Çalışmada 763’ü kadın, 850’si erkek toplam 1613 hastanın spot kapiller plazma glukoz ölçümü (KŞ), beden kitle indeksi (BKİ) hesaplaması, sistolik ve diyastolik kan basıncı (KB) ölçümleri yapıldı . Hastalar DM ve/veya HT varlığı sorgulandı.

BULGULAR: Bireylerin ortalama yaşı 48.02±13,24 idi. Ort KŞ: 107.98±47,47 mg/dL, ort BKİ: 29.69±5,20 kg/m2, ort sistolik KB: 123.61±19,56 mmHg, ort diyastolik KB: 77.98±12,28 mmHg idi. Hastaların 643’ünün (%39) BKİ’i ≥ 30 idi. Kadın hastaların ortalama BKİ’i erkek hastalara göre daha yüksekti (30,27±5,76 vs 29,16±4,58, p<0.001). Hastaların 164’ünde önceden tanı konulmuş DM, 61’inde HT, 17 sinde DM+HT öyküsü mevcuttu. DM sıklığı %11.09, HT sıklığı %4.9 olarak hesaplandı. Tarama sırasında 15 hastaya DM tanısı konuldu. HT erkeklerde daha sık iken, DM sıklığı açısından kadın ve erkekler arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Tüm olgular değerlendirildiğinde tarama yapılan gruptaki DM sıklığı %12.77 olarak belirlendi.

 

 

KADIN

(n=763)

ERKEK

(n=850)

YAŞ (yıl)

46.54±13.01

49.36±13.31

BKİ (kg/m2)

30.27±5.76

29.16±4.58

Glukoz (mg/dL)

104.03±41.38

111.50±52.08

Sistolik KB (mmHg)

122.73±20.42

124.42±18.71

Diyastolik KB (mmHg)

77.45±12.59

78.46±11.97

Diyabet (+) (n,%)

77 (%10.1)

103 (%12.1)

Hipertansiyon (+) (n,%)

46 (%6)

34 (%4)

 

Diyabet ve HT olmayan

1368 (%84.8)

Diyabet (+)

164 (%10.2)

Hipertansiyon (+)

61 (%3.8)

Diyabet ve HT olan

17 (%1.1)

Yeni tanı DM (KŞ>200 mg/dl)

15 (%0.92)

Taranan populasyonda DM oranı

%12.77

 

SONUÇ: DM, HT ve obezite toplum sağlığını tehdit eden ve belirgin morbidite ve mortaliteye sebep olan hastalıklardır. Bu nedenle eşlik eden risk faktörlerinin varlığında veya 45 yaş üstü tüm bireylerde Hb A1C, APG veya OGTT ile tarama önerilmelidir. Herhangi bir sebeple doktora başvuran tüm bireylerde mutlaka KB ölçümü ve BKİ hesaplaması yapılmalıdır

197. Anaplastik karsinomaya eşlik eden papiller tiroid kanseri: Tesadüf mü yoksa bir transformasyon öyküsü mü? 2013

Gülfem Kaya, Burçak Polat, Ersin Gürkan Dumlu, Hayriye Tatlı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-259, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

GİRİŞ: Anaplastik tiroid kanseri nadir ancak oldukça agresif seyiirli bir tiroid kanseridir. Genellikle ileri yaşta görülür ve insidansı differansiye tiroid kanserlerinin aksine giderek azalmaktadır. Tedavi multimodaldir ve  uygun vakalara palyatif  cerrahi sonrası radyoterapi ve kemoterapi uygulanır. Ancak kemoterapinin faydası sınırlıdır. Bu bildiride tiroid bezinde kötü ve iyi differansiye tümör birlikteliği saptanan bir vaka sunulmuştur.

VAKA: 62 yaşında erkek hasta boyunda kitle ve ses kısıklığı şikayetleri ile başvurdu. Özgeçmişinde radyasyona maruziyet veya ailede tiroid kanseri öyküsü mevcut değildi. Fizik muayenede boynun sol tarafında  4 cm’lik kitle ve palpable lenf nodları mevcuttu. Tiroid ultrasonografide heterojen tiroid bezi zemininde, sol tiroid lobunda 41,5 mm’lik kistik dejenerasyon alanları, mikro ve makrokalsifikasyonlar içeren, dopplerde vaskülarizasyon artışı gösteren izo-hipoekoik nodül  ve  sol ön servikal zincirde  hilusu net seçilemeyen çok sayıda patolojik görünümlü lenfadenopati  saptandı. İki kez yapılan ince iğne biyopsi sitolojisi tanısal değildi. Hastanın tiroid fonksiyonları normal sınırlarda idi. Hastaya total tiroidektomi ve santral lenf nodu diseksiyonu yapıldı. Postoperatif patoloji sonucunda solda 3 cmlik, tiroid kapsülüne veya lenfovasküler invazyonu olmayan intratiroidal anaplastik kanser ve sağ lobda 5 mm’lik papiller kanser odağı tespit edildi. Çıkarılan lenf nodlarında metsataz saptanmadı. Hastaya operasyon sonrasında radyoaktif iyot  tedavisi planlandı.

Çalışmalarda iki kanser türünün birlikte olmasının prognoz üzerine olan etkisi ise tartışmalı bir konudur.      

 

ResimA : Sol lobdaki anaplastik tiroid kanserin histopatolojik görünümü

ResimB : Aynı hastada sağ lobdaki papiller tiroid kanserin histopatolojik görünümü

 

  A)   B)
   
 

SONUÇ: Differansiye tiroid kanserinin anaplastik transformasyonu ile ilgili çalışmalar mevcuttur ancak hastalığın nadir görülmesi ve agresif tabiatı nedeni ile tümör biyolojisi ile ilgili net veriler yoktur. Çalışmalarda tedavi edilmeyen differansiye kanserli olguların anaplastik kansere dönüşme oranı %2 olarak bildirilmiştir. Tümorogenezde rol oynayan p53, cyclin D1, bcl-2 gibi  tümör supresor ve onkogenler   belirlenmiştir. Bizim vakamızda aynı hastada farklı odaklarda koinsidental olarak saptanan iyi ve kötü  differansiye   tiroid kanserinin olması, halihazırda mevcut olan bir papiller kanser odağının malign transformasyona uğrayarak anaplastik kansere dönüşmüş olabileceğini de düşündürmüştür.

196. Sisplatin toksisitesine bağlı ciddi hipokalsemi: olgu sunumu ve literatürün gözden geçirilmesi 2013

Polat ŞB, Çuhacı N, Evranos B, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-258, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

GİRİŞ: Hipokalsemi, total kalsiyum düzeyinin 8,5 mg/dl veya iyonize kalsiyum düzeyinin 4,7 mg/dl’den düşük olmasıdır. Serum kalsiyum (Ca) düzeyini belirleyen başlıca faktörler paratiroid hormon (PTH), serum fosfat (PO4) ve vitamin D düzeyidir. En sık hipokalsemi nedenleri PTH veya Vitamin D ile ilişkili durumlardır. Antiepileptik ilaçlar, bifosfonatlar, proton pompa inhibitörleri gibi günlük pratikte sık kullanılan ilaçların yanısıra sisplatin gibi bazı kemoteropatik ajanlar da hipokalsemiye neden olabillmektedirler.

OLGU SUNUMU: Acil servise ağız çevresinde parestezi, elde kasılma nedeni ile başvuran 56 yaşında kadın hastanın fizik muayenesinde Chvostek ve Trousseau bulguları pozitif, laboratuar testlerinde ise serum Ca düzeyi 5.4 mg/dl (8,6-10,2 mg/dl), magnezyum (Mg) 0.6 mg/dl (1,6-2,6 mg/dl), albumin 3.4 g/dl (3,5-5,2 g/dl), potasyum 3,4 (3,5-5,1 mmol/l) mmol/l, PO4 5.3 mg/dl (2,5-4,5 mg/dl) idi. Böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri normal, kan gazinda orta derecede metabolik alkalozu mevcut idi. Elektrokardiyografi (EKG)’sinde QT mesafesinde uzama mevcuttu. Hikayesinden 5 yıl önce serviks kanseri nedeni ile 2 kez ameliyat olduğu ve acil servise başvurusundan 3 ay önce radyoterapi ile eş zamanlı sisplatin içerikli kemoterapi aldığı öğrenildi. Semptomları gerileyene kadar intravenöz Mg ve  Ca desteği verildi ve semptomları gerileyince oral tedaviye geçildi. Hipokalsemi etyolojisine yönelik yapılan testlerde PTH; 125 pg/ml (15-60 pg/ml), 25 (OH) Vitamin D; 12 μg/l (10-80 μg/l) saptandı. PTH düzeyi yüksek olduğu için etyolojide hipoparatiroidi dışlandı. PO4 yüksekliğinin tek başına vitamin D eksikliğine bağlı olamayacağını ve hipokalsemi nedeninin sisplatine bağlı olabileceğini düşündük.

SONUÇ: Hipokalsemi ile birlikte yüksek PTH düzeyleri saptandığında olası nedenler arasında PTH direnci, vitamin D eksikliği veya direnci, ekstravasküler birikim, tümör lizisi, osteoblastik metastaz, akut pankreatit, sepsis, malabsorbsiyon, hipomagnezemi ve ilaçlar sayılabilir. Sisplatine bağlı gelişen hipokalsemi,  tedavi ile idrarla aşırı atılım, ve böbrekten geri alımın azalmasına bağlıdır. Bu vaka nedeni ile sisplatin veya hipokalsemiye neden olduğu bilinen ilaç tedavisi alan hastaların yakın takip edilmeleri ve bu konuda hastaların bilgilendirilmeleri ve hipokalsemi semptomları yönünden uyarılmaları gerektiği görüşündeyiz.

 

Tablo 1. Hastanın tanı anında labaratuvar bulguları

Laboratuar Değeri

Hastanın sonucu

Normal aralık

Kalsiyum

5,4 mg/dl

8,6-10,2

Fosfor

5,3 mg/dl

2,5-4,5

Magnezyum

0,6mg/dl

1,6-2,6

Sodyum

133 mmol/l

135-145

Potasyum

3,4mmol/l

3,5-5,1

Kreatin

0,6mg/dl

0,5-1,2

Albumin

3,4g/dl

3,5-5,2

ALT

18 U/l

0-33

CK

118 U/l

26-192

PTH

125 pg/ml

15-60

VİTD

12μg/l

10-80

Hb

8

12-16

WBC

8900

4000-10000

Plt

80000

150-400000

 

195. Atriyal septal defekt, interatriyal septal anevrizma ve iskelet anomalisi ile ilişkili primer hiperparatiroidizm: olgu sunumu 2013

Çuhacı N, Polat ŞB, Evranos B, Keleş T, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-257, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

GİRİŞ: Primer hiperparatiroidi (PHP)’nin klasik kemik hastalığı olan osteitis fibroza sistika, devamlı yüksek paratiroid hormonu (PTH) ‘nun kemikte yapığı rezorbsiyon sonucunda gelişen ve kemik kistleri, deformiteleri ve kahverengi tümörle karekterli  bir durumdur. PHPT’nin kardiyovasküler sistemdeki bulguları ise QT mesafesinde kısalma, kalp valvüllerinde, koroner damarlarda ve myokardiyal fibrillerinde kalsiyum birikimidir.

OLGU: 18 yaşında anoreksia nervozalı kadın hasta kliniğimize konstipasyon şikayeti ile başvurduğunda fizik muayenesinde bradikardisi (60/dak), prognatizmi mevcuttu. Vücut kitle indeksi (VKİ) 15 kg/m2 idi. El ve ayak parmaklarında kısalık olması nedeni ile yapılan ekstremitelerinin radyolojik görüntülemesinde, her 2 elde 2 ve 5. metacarpallerde, her 2 ayakta 1, 3, 4, 5. metatarsallerde kısalık saptandı. Laboratuar testlerinde hiperkalsemi, hipofosfatemi ve hiperparatiroidi mevcuttu. 24 saatlik idrarda kalsiyum atılımı 504 mg/gün idi. Boyun ultasonografi (USG)’sinde tiroid bezi sağ lob alt kısım dışında 4.9x6.8x10.4 mm  boyutlarında hipoekoik lezyon saptandı ve sestamibi sintigrafisi paratiroid adenomu ile uyumlu bulundu. Böbrek USG’de sağ böbrekte milimetrik kristaloidler, kemik mineral densitometresinde ise osteopenisi mevcuttu. Elektrokardiyografisinde kısalmış QT mesafesi ve bradikardisi ekokardiyografisinde ise atriyal septal defekt (ASD) ve interatriyal septal anevrizma saptandı. Hipofizer hormon düzeyleri panhipopituitarizm ile uyumlu idi. İskelet anomalisi ve kardiyak patolojileri olması nedeni ile göz ve  kulak-burun-boğaz anomalileri açısından da değerlendirildi, patolojik bulgu saptanmadı. Hiperkalsemiye yönelik acil tedavisi yapıldıktan ve paratiroid adenomu tanısı konulduktan sonra paratiroidektomi operasyonu yapıldı. Histopatoloji sonucu paratiroid adenomu ile uyumlu saptandı. Operasyon sonrasında kalsiyum ve PTH düzeyleri normal seviyelere geriledi.

Resim 1. Sestamibi sintigrafisi

 

Resim 2. A. Hastanın el grafisi  B. Hastanın ayak grafisi

 


                                                                       

 

SONUÇ: Bu hiperparatiroidili vakada hiperkalsemi yanısıra klasik kemik ve kardiyak lezyonları dışında iskelet anomalisi, ASD ve interatriyal septal defekt ve anoreksia nervosa bir arada bulunmaktadır. Bilgilerimize göre literatürde PHPT’si olup ASD'si olan mongoloid özellikli bir vaka bulunmaktadır. Bu bulgular ışığında PHP’li hastalar iskelet ve kardiyak sisteminin atipik anomalileri açısından da değerlendirilmelidirler görüşündeyiz.

194. Hashimoto Tiroiditine bağlı hipotiroidisi olan bir vakada gebelikte gelişen hipertiroidi 2013

Önal ED, Işık S, Sağlam F, Ersoy R, Çakır B.
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-239, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

GİRİŞ: Bilinen hipotiroidisi olan hastalar gebelik boyunca tiroid fonksiyon testleri bakımından yakın izlemde tutulmalıdır. Aylık kontrollerle trimastera uygun TSH düzeylerini sağlayacak L-tiroksin dozu belirlenmelidir. Bu bildiride gebelik öncesi Hashimoto tiroiditine bağlı hipotiroidism nedeniyle L-tiroksin replasmanı alan ve gebelikte hipertiroidi gelişen bir vaka tablonun nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.

OLGU: 24 yaşında kadın hasta hipotiroidi nedeniyle polikliniğimize başvurdu. Başvurudaki TSH değeri 10.13 uIU/mL (0.27-4.2), sT4: 1.27 ng/dL (0.9-1.7), sT3: 2.98 pg/mL (1.8-4.6), Anti TPO: 411.8 IU/mL (0-34), Anti TG: 17.27 IU/mL (0-115) idi. Tiroid ultrasonografisinde parankim heterojendi ve yamasal tarzda hipoekoik alanlar mevcut olup kronik tiroidit ile uyumlu idi. Hastaya Hashimoto tiroiditi tanısı konularak L-Tiroksin tedavisi başlandı ve hastanın kontrollerde ötiroid hale geldiği izlendi. Takiplerde gebelik gelişen hastada L-Tiroksin dozu artırıldı. Gebeliğin 11. haftasında bakılan TSH: 3.13 uIU/mL ve sT4: 1.46 ng/dL iken hastada gebeliğin 20. haftasında  klinik ve laboratuvar olarak tirotoksikoz gelişti ve L-tiroksin tedavisi kesildi (TSH:0.02 uIU/mL, sT4: 1.89 ng/dL, sT3:6.23 pg/mL). 26. gebelik haftasında ilaç kesilmesine rağmen tirotoksikoz tablosunda  artış izlendi (TSH:0.006 uIU/mL, sT4:3.24  ng/dL, sT3: 12.13 pg/mL). Stimüle edici tirotropin reseptör antikoru (TSAb) 405 u/L (0-14) idi. Hastada oftalmopati saptanmadı. Hastaya Grave’s tanısı ile propiltiyourasil 3x100 mg başlandı. Vakamızda bloke edici tirotropin reseptör antikoru (TBAb) bakılamadığı için antikor değişimi gösterilememiştir.

 

 

TSH

sT3

sT4

Başvuruda

(Gebelik öncesi)

10,13

2,98

1,27

Gebelik 11.Hafta

(L-tiroksin alırken)

3,13

2,89

1,46

Gebelik 20.hafta

(L-tiroksin kesildi)

0,02

6,23

1,89

Gebelik 26.hafta

(Propiltiourasil başlandı)

0,006

12,13

3,24

 

TARTIŞMA: Tirotropin reseptör (TRAb) antikorları tiroid bezini stimüle ettiğinde Graves Hastalığına,  tirotropin fonksiyonunu bloke ettiğinde ise genellikle hipotiroidizme neden olurlar. Bu antikorlar arasında switch (değişim) görülebilir. Hipotiroidi için L-tiroksin tedavisi alan bir hastada TSAb gelişimi veya hipertiroidi için anti tiroid ilaç alan bir hastada TRAb gelişimi görülebilir. Bu antikor değişiminin rastlandığı durumlardan birisi de gebeliktir. Mevcut TBAb gebelikteki hemodilüsyona bağlı olarak TSAb titresine göre daha düşük düzeyde kalınca hastanın tiroid fonksiyon durumunda mevcut durumun tersine bir değişiklik saptanabilir. Bu nedenle gebe hastalarda bu durum değişikliği bakımından uyanık olunmalı ve yakın tiroid fonksiyon takibi yapılmalıdır. Hipotiroidi ile takip edilen hastada hipertiroidi gelişirse replasman dozu fazlalığı veya gebeliğe bağlı geçici tirotoksikoz tanılarının yanı sıra Graves gibi başka bir tiroid disfonksiyonunun da gelişmiş olabileceği unutulmamalıdır. 

193. Toksik nodüler guatr tanısı ile total tiroidektomi uygulanan hastalarda tiroid karsinomu sıklığı 2013

Tam AA, Kaya C, Kıyak G, Ersoy PE, Yalçın S, Poyraz NY, Kılıçyazgan A, Güler G, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-198, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

Amaç: Toksik nodüller guatr ile tiroid kanseri birlikteliğinin insidansı, klinik özellikleri ve prognozu konusunda literatürdeki veriler çelişkilidir. Biz bu çalışmamızda toksik nodüler guatr tanısı ile total tiroidektomi uygulanan hastalarımızda tiroid kanseri sıklığını araştırmayı, klinik bulguları ve tümör özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık.

Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2006-0cak 2012 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran, toksik nodüler guatr tanısı konularak endokrinoloji, genel cerrahi, patoloji ve nükleer tıp uzmanlarından oluşan multidispliner bir konsey tarafından değerlendirilen ve total tiroidektomi uygulanan hastalar alındı.

Bulgular: Çalışmaya alınan 77 hastanın 77 nodülü patoloji sonuçlarına göre benign (n=63, %81.8) ve malign (n=14, %18.2) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Malignite saptanan olguların 10'unda (%71.4) tümör odağı nodül içinde tespit edilirken 4 hastada (%28.6) tümör odağı tiroid parankiminde idi. Malign nodüllerin 9'unda papiller mikrokarsinom, 3’ünde papiller karsinom ve 2'sinde mikroinvaziv tip folliküler karsinom saptandı. Nodülde tespit edilen karsinomların ortalama tümör çapı 8 mm idi. Malignite saptanan olguların takipleri süresince hiçbirinde nüks veya uzak metastaz saptanmamış ve ölüm olayı gerçekleşmemiştir. Çalışmamızda toksik nodüler guatrlı hastalarda İİAB'nin tanısal duyarlılığı %16.7, özgünlüğü %96.3 olarak hesaplanmış, ancak İİAB'nin ayırıcı tanıda anlamlı bir belirleyiciliğinin olmadığı bulunmuştur. USG ile saptanan morfolojik özellikler değerlendirildiğinde de hiçbir morfolojik bulgunun ayırıcı tanıda belirleyiciliğinin olmadığı izlenmiştir.

Sonuç: Toksik nodüler guatrın kalıcı tedavisinde RAI tedavisi ve cerrahi tedavi uygulanabilir. İnsidental saptanan tiroid kanseri sıklığı göz önünde tutulduğunda bu hastalarda uygun tedavinin seçiminde malignitenin dışlanması önemlidir. Çalışmamız sonucunda toksik nodüler guatrlı hastaların kalıcı tedavisinin planlanmasında cerrahi yaklaşımın öncelikle tercih edilmesi gerektiği görüsündeyiz.

192. Hiperprolaktinemili hastalarda tiroid otoimmünitesi 2013

Önal ED, Sağlam F, Saçıkara M, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

AMAÇ: Prolaktin düzeyindeki değişikliklerin,immün sistemde çeşitli değişikliklere yol açabileceği savunulmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız hiperprolaktinemi ile otoimmünite ve ultrasonografik özellikler bakımından primer tiroid hastalıkları arasındaki ilişkinin saptanmasıdır.

MATERYAL-METOD: 2005-2013 yılları arasında Endokrinoloji polikliniğimize başvuran ve hiperprolaktinemi saptanan toplam 100 hastanın medikal kayıtları incelendi. Tiroid ultrasonografisi(USG), TSH, sT4, sT3, anti -Tg ,anti-TPO sonuçları analiz edildi. Hasta grubu ile yaş ve cinsiyet bakımından benzer özelliklere sahip kontrol amacıyla başvuran 100 sağlıklı bireyin de tiroid USG,tiroid fonksiyon testleri ve otoantikor paneli değerlendirildi.

BULGULAR: Hasta grubundaki ortalama prolaktin düzeyi 93 ng/ml(37-470) saptandı. Hasta grubundan 25 (%25) kontrol grubundan ise 22 (%22) kişide anti-Tg ve/veya anti-TPO pozitif olarak saptandı(p=0,739). Ortalama serum prolaktin düzeyi antikor pozitif olan grupta 98(37-470) ng/ml iken antikor negatif olan grupta 92 (40-470) ng/ml idi.(p=0,975). Hiperprolaktinemisi olan hasta grubunda otoantikoru pozitif olan grupta (%60, 25 hastada 14 subklinik hipotiroidi,1 hipotiroidi) kontrol grubu ile karşılaştırıldığında (%9,1, 22 kişide 2 subklinik hipertiroidi) daha fazla tiroid fonksiyon testi anormalliği saptandı.(p<0,001). Hiperprolaktinemisi olan hastaların 27’sinde kontrol grubunun ise 31’inde guatr saptandı.(%27 vs %31,p=0,437). 46 hasta(%46) ve 50 kontrolde (%50)  guatr,tiroid antikor pozitifliği veya tiroid fonksiyon bozukluğu gibi tiroid hastalığının 1 veya daha fazla bulgusu saptandı.(p=0,888).

SONUÇ: Hiperprolaktinemi tiroid  otoimmünitesi olan hastalarda daha fazla tiroid  disfonksiyonu olması ile  ilişkili olabilir

 

 

Hiperprolaktinemili hastalar

(n=100)

Kontrol grubu

(n=100)

P değeri

TSH

2,2 (0,01-9,2)

1,9 (0,01-5,7)

    0,322

sT3

  3,2 (1-4,6)

    3,3(2,3-4,4)

    0,132

sT4

  1,1(0,3-1,8)

  1,2(0,8-1,7)

    0,09

Tiroid fonksiyon test.

 

 

 

Ötiroid(%)

         73

        95

 

Hipertiroidi(%)

         1

          -

   <0,001

Hipotiroidi(%)

           -

          -

 

Subklinik hipotiroidi(%)

         25

         3

 

Subklinik hipertiroidi(%)

          1

         2

 

Anti-TG pozitifliği(%)

          16

         10

     0,207

Anti-TPO pozitifliği(%)

          19

         17

    0,712

Antikor pozitifliği(%)

              25

         22

     0,739

Tiroid USG

 

 

 

Normal(%)

        50

        41

    

Guatr(%)

        27

       31

    0,437

Tiroiditis(%)

        23

      28

 

 

191. Paraganglioma için nadir bir lokalizasyon: seminal vezikül paraganglioması 2013

Evranos B, Özcan F, Polat ŞB, Kılıçyazgan A, Ersoy R, Çakır B.
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-048, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

GİRİŞ: Paragangliomalar nöral krest kaynaklı endokrin hücre veya organların tümörleridir. Baş-boyun bölgesi, vagus siniri etrafı ve ekstraadrenal yerleşimli paragangliyonlardan köken alırlar. Ekstraadrenal paragangliomalar böbrek, üretra, mesane, prostat, safra kesesi, spermatik kord, uterus ve vajina gibi farklı lokalizasyonlarda nadiren bulunurlar.

OLGU: 40 yaşında erkek hasta rektal kanama nedeniyle genel cerrahi polikliniğine başvurdu. Perianal fistül ön tanısı ile hastaya alt abdominal Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) tetkiki yapıldı. Solda seminal vezikül içerisinde 26x22 mm boyutlu kontrast tutan, mesane konturunda indentasyona neden olan solid kitlesel lezyon saptandı. Transrektal USG eşliğinde alınan tru-cut iğne biyopsisinin patolojisi paraganglioma olarak saptandı. Hastanın 24 saatlik idrarında normetanefrin düzeyi 2 kat yüksek saptandı. Hastaya I-123 Metil-iyodobenzilguanidin (MIBG) ile tüm vücut taraması yapıldı. BT’de tanımlanan lezyonda tutulum izlenmedi. Hasta, Multiple Endokrin Neoplazi-2, Von-Hippel-lindau, neurofibramatozis Tip 1 sendromu birlikteliği açısından klinik ve biyokimyasal olarak değerlendirildi, patolojik bulgu saptanmadı. Hasta opere edildi ve 3,5x2x1 cm boyutunda paraganglioma ile uyumlu lezyon saptandı.

SONUÇ: Paragangliomalar sıklıkla baş-boyun bölgesinde yerleşir ve parasempatik kaynaklıdır. Literatürde sadece 6 olguda prostat, mesane ve paratestiküler bölgede yerleşimli paraganglioma bildirilmiştir. Literatürde seminal vezikül paraganglioması ve renal hücreli kanseri olan bir vaka ve seminal paraganglioma ile birlikte multiple paraganglioması olan bir vaka tanımlanmıştır. Vakamız paraganglioması yalnız seminal vezikülde olan ve başka malignitesi olmayan tek vakadır.

 

RESİM 1 A. Kontrast öncesi abdominal BT görüntüsü  B. Kontrast sonrası abdomnal BT görüntüsü

                                                            

 

RESİM 2 A. Patoloji spesmeninin Hemotoksilen- Eozin ile  boyanması   B. Patoloji spesmeninin kromogranin ile  boyanması

       
                     

 

 

190. Endojen hiperkortizolizmi olan hastalarda primer tiroid hastalıkları ve immün disregülasyonun rolü: gözlemsel bir çalışma 2013

Önal ED, Sağlam F, Saçıkara M, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-006, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

AMAÇ: Endojen Cushing Sendromu geçici immunsupresyona neden olan non fizyolojik hiperkortizolism durumudur. Cushing Sendromunun aktif fazında otoimmün hastalıklarda düzelme görülürken remisyondan sonra bu hastalıklarda alevlenme riski olabilir.Aynı zamanda Cushing sendromu hipotalamik-hipofizer-tiroid aksını da çeşitli yönlerden etkileyebilir. Bu çalışmada hiperkortizolism ile primer tiroid hastalıkları arasındaki ilişki otoimmünite kriterleri değerlendirilerek incelenmiştir.

MATERYAL-METOD: 2006-2013 yılları arasında hastanemize başvuran toplam 40 Cushing Sendromu tanısı olan hastanın verileri retrospektif olarak incelendi.Cerrahi öncesi yapılan tiroid USG'si,TSH,sT3,sT4,Anti TPO ve Anti Tg antikor düzeyleri kaydedildi.Kayıtlarda varsa hastaların postoperatif 6.aydaki tiroid fonksiyon testleri ve otoimmunite markerları da incelendi. Hiperkortizolism tanısı 1 mg deksametazon supresyon testi veya 24 saatlik idrarda serbest kortizol düzeyi ile konuldu.Etyolojiyi belirlemede ise 8 mg deksametazon supresyon testi,ACTH düzeyi ve görüntüleme yöntemleri kullanıldı. Cerrahi sonrası kür serum kortizol ve 24 saatlik idrardaki serbest kortizol düzeyinin normal ve altında olması ile kanıtlandı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla yaş ve cinsiyet bakımından denk olan ve kontrol amacıyla hastanemize başvurmuş olan sağlıklı kişiler alınmıştır.Bu hastalarda da tiroid USG,tiroid fonksiyon testleri ve otoimmünite markerları değerlendirilmiştir.

BULGULAR: 6 hasta(%15) ve 7 kontrolde(%17,5) çalışmanın başlangıcında anti-Tg ve /veya anti-TPO pozitifliği saptanmıştır. Hastalık kür olduktan sonra 2 hastada(%8) daha anti-Tg ve/veya anti-TPO pozitifliği gelişmiştir.(p>0.05). Hasta grubunda 16 hastada,kontrol grubunda ise 8 kişide nodüler guatr saptandı(%40 vs %20 ,p<0.05). Tiroid fonksiyonları değerlendirildiğinde hasta grubunda 1 hastada subklinik hipertiroidism,1 hastada da subklinik hipotiroidism saptanmışken kontrol grubunda 1 kişide hipertiroidi saptandı. Hasta grubunda 21 hastada(%52,5) ,kontrol grubunda ise 8 kişide (%20) bir veya daha fazla guatr,antikor pozitifliği veya tiroid fonksiyon bozukluğu gibi tiroid hastalığı özelliği saptandı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı.

 

 

Grup 1A

(n=40)

Grup 1B

(n=25)

Grup 2

(n=40)

(P) Grup

1A vs. 2

(P) Grup

1B vs. 2

(P) Grup

1A vs. 1B

Serum TSH

1.3±1.2

1.6±1.2

2.2±1.3

< 0.01

0.06

0.223

Serum fT3

3.1±0.8

3±0.8

3.4±0.7

0.09

0.035

0.814

Serum fT4

1.2±0.3

1.2±0.4

1.3±0.2

0.4

0.442

0.646

Anti-Tg Positifliği(%)

4 (10)

4 (16)

3 (7.5)

0.692

0.253

0.371

Anti-TPO Positifliği (%)

4 (10)

5 (20)

5 (12.5)

0.723

0.322

0.221

Antibody Positifliği (%)a

6 (15)

7 (28)

7 (17.5)

0.762

0.244

0.169

 

      Grup 1A:Kür öncesi Cushing Sendromu olan hastalar

     Grup 1B:Kür sonrası Cushing Sendromu olan hastalar

     Grup 2:Kontrol grubu

 

SONUÇ: Cushing Sendromu olan hastalarda primer tiroid hastalığı sıklığında  belirgin bir   artış vardır ancak hiperkortizolismin düzeldiği dönemde dahi tiroid otoimmünitesinde bir artış saptanmamıştır.

189. Adrenal insidentaloma tanısı ile izlenen hastalarımızın gözden geçirilmesi 2013

Saçıkara M, Önal ED, Oğuz O, Akbulut Z, Ersoy PE, Güler G, Gümüş M, Ersoy R, Çakır B
Ulusal Bildiriler 35. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi ve Hipofiz Sempozyumu, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P-005, 15-19 Mayıs Antalya, 2013
ABSTRACT

AMAÇ: Adrenal insidentalomalar, adrenal hastalık ile ilgili belirti ve bulguların olmadığı hastalarda başka nedenlerle radyolojik olarak tetkik edilirken rastlantısal olarak saptanan tümörlerdir. Adrenal insidentelomalar bazılarının malign olması, bazılarının da artmış hormon aktivitesinden dolayı klinik olarak önemlidir. Biz bu çalışmada kliniğimizde takip edilmekte olan adrenal insidentalomalı hastalarımızın klinik özelliklerini ve bu hastalardaki deneyimimizi sunmayı amaçladık.

YÖNTEM: Atatürk Eğitim ve Araştırma Endokrinoloji Bilim Dalı’na Ocak 2006 ile Ocak 2013 tarihleri arasında başvuran 106 adrenal insidentaloma hastası retrospektif olarak değerlendirildi.

Parametreler

       N

Yaş (yıl)

54.44±13.31

                               kadın

Cinsiyet       

                              erkek       

62

          

44

                              sağ

Kitle taraf              sol

                              bilateral

40

54

14

Kitle boyutu (mm)

34.65±21.5

                             laparoskopik

Operasyon şekli

                             açık

19

          

22

Takip süresi (yıl)

2.34±1.33

                            büyüme 

Boyut değişimi    yok

                            küçülme

4

28

1

Takipte opere olan hasta sayısı

0

 

BULGULAR: Hastaların tanı anındaki yaş ortalaması 54.44±13.31 idi. Hastaların 62’si (%58.5) kadın, 44’ü (%41.5) erkek idi. İnsidentalomaların 40’ı (%37) sağ, 54’ü (%50) sol ve 14’ü (%13) bilateral yerleşimli idi. Tanı anındaki ortalama çap 34.65±21.5 mm olarak saptandı. Hastalar klinik ve laboratuar olarak değerlendirildiğinde; 48’inde (%44.4) nonfonksiyonel adenom, 27’sinde (%25) Cushing sendromu, 19’unda (%17.6) feokromasitoma, 7’sinde (%6.5) primer hiperaldosteronizm, 7’sinde (%6.5) metastatik tümör saptandı. Opere olan hasta sayısı 41 (%38.6) idi. Hastaların 19’una (%46.3) laparoskopik, 22’sine (%53.7) açık cerrahi uygulandı. Patolojik değerlendirmede kitlelerin 27’si adrenokortikal adenom, 7’si feokromasitoma, 4’ü psödokist, 4’ü metastatik tümör, biri onkositik neoplazm, biri de ganglionörom olarak raporlandı.. Opere olmayan hastalarından rutin takiplere gelen hasta sayısı 33 idi. Bu hastaların ortalama takip süresi 2.34±1.33 idi. Takipler neticesinde  adrenal insidentalomaların  28’inde (%84.8)  kitle boyutunda anlamlı büyüme olmaz iken, 4 (%12.1) hastada kitle boyutunda büyüme, 1 (%3) hastada küçülme tespit edildi. Takip edilen hastaların hiçbirinde cerrahi tedaviye gerek olmadı.

SONUÇ: Görüntüleme tekniklerinin duyarlılıklarının ve kullanımlarının artması neticesinde adrenal insidentaloma sıklığı da artmıştır. Adrenal insidentalomalar, malignite ve hormonal aktivite yönünden değerlendirilmeli, gerekli vakalarda surrenalektomi önerilmelidir. Adrenal insidentalomlar genellikle hormon olarak inaktif ve bening davranış göstermesine rağmen ileride malignite ve hipersekresyon gelişebileceği bilinmeli ve hastalar takibe alınmalıdır. 

188. Electrophysiological vestibular evaluation in type 2 diabetic and prediabetic patients: oVEMP & CVEMP 2012

Ö. Konukseven, B. Polat, S. Karahan, R. Ersoy, B. Çakır, A. Kutluhan, S. Aksoy
Ulusal Bildiriler Vertigo Academy International, Antalya- Belek, 15-18 Kasım, 2012
ABSTRACT

INTRODUCTION: We usually overlook the most common metabolic diasease “diabetes” if the blood glucose level is normal during vestibular evaluation. However diabetes is a chronic disease and it damages the cells and  neural structures.1,2 In this study, it was aimed to search the effects of Diabetes Mellitus (DM) on the vestibular system by using air conduction oculer (oVEMP) and cervical (cVEMP) vestibular evoked miyogenic potensials  evaluating  the VOR-VCR arches of the two major neural pathways of the vestibular system. There are few reports on this subject in the literature. This study may be important in revealing the vestibular damage besides the well known micro and macro vascular complications of diabetes. Moreover it may cause the ENT clinician and the audiologist to be alert of the possible metabolic diseases that can affect neural pathways and test results during the vestibular evaluation.

MATERIAL AND METHOD: 30 diabetic and 30 prediabetic patients between 20-60 years old, having no periferic or central vestibular disease, had been enrolled.  A control group of 31 healthy individuals was formed. After the patients’ histories were taken, and labaratory results(fasting plasma glucose, HbA1c…etc) were recorded, they were evaluated by audiovestibular tests, oVEMP and cVEMP. Prediabetes and diabetes was diagnosed according to ADA criteria .3

RESULTS: In type 2 diabetic patients, the symptoms of hyperglycemia, hypoglycemia and dizziness were subclinic since the percentage of awereness of those were 6%, 13%, 13% respectively.

 

Figure 1. In the diabetic group, arithmetic means of both oVEMP and cVEMP p1, n1 latencies were found significantly longer whereas we couldn’t detect any difference between prediabetic and the control group.

 

 

 

 

In another point of view, we can say that prediabetes does not affect VOR and VCR as diabetes does.

Bilateral neural dysfunction was recognised because  right and left  mean p1, n1  latencies of  oVEMP and  cVEMP were both pathological and similar. Also lateralization was not seen in VEMP asymmetric raitos..

 

Figure 2. Pathologically prolonged oVEMP and cVEMP p1,n1 ratios in the  patient groups.

In type 2 diabetes patients cVEMP parameters had more affected pathologically than oVEMP parameters. There was statistically significant positive correlation between p1 latancies of cVEMP and oVEMP  and HbA1c and FPG (Table 1). HbA1c and FPG values increases, p1 values increases. However, the duration of DM and cVEMP parameters were negatively correlated. If duration of DM increases, cVEMP values  decreases (Table 1).  

DISCUSSION: Results of our study are supporting the initial hypothesis. In type 2 diabetic patients, p1 and n1 latencies of oVEMP were pathological in 30,4 -37,5 %  respectively whereas rates were 53-59,3 % in cVEMP. There can be two questions with this result. First one  is “what is the reason  of for not seeing pathological latency results in all diabetic patients?.”  In previous reports by Vinik et al, it was assumed that diabetic neuropathy affected different nerves in different degrees for each individual.4,5 Factor can be genetic susceptibility.3  Pathogenesis might be the degenerations occuring due to sensorial or motor polyneuropathy because of poliol pathway, advanced glycolization end products, altered hemodynamic factors and etc. As a result of that mechanisms myelin loss and axonal degeneration occurs.1,4 Second one is “Why was cVEMP  more affected than oVEMP among type 2 diabetic patients?” (figure 2), or we can say VCR arch is affected more than VOR. One possible explanation can be  that VOR compensation occurs faster than VSR arch in peripheral vestibular disaeses due to the  longer distance in VSR than VOR pathway.6

CONCLUSION: Subclinic bilateral vestibular neuropathy can be a newly defined diabetes- related complication. It should be noted that vestibular dysfunction may occur in diabetic patients although blood glucose levels are normal during vestibular evaluation.

 

Table 1. The correlation between HbA1c, fasting plasma glucose level(FPG) , duration of diabetes and pathologically prolonged p1,n1 latencies of  oVEMP and cVEMP in type 2 diabetes.

 

Type 2 DM

 

HbA1c

FPG

DM duration

oVEMP_p1 (n=8)

0,778*

0,755*

0,337

oVEMP _n1 (n=11)

0,462

0,284

-0,125

cVEMP_p1 (n=13)

0,502*

0,631*

-0,590*

cVEMP_n1 (n=16)

0,330

0,713

-0,590*

 

Table 2. The comparison of normal and high fasting plasma glucose level and oVEMP and cVEMP parameters among the DM patients with pathologically prolonged p1,n1 latancies. Prolonged p1 and n1 latencies was detected despite normal fasting plasma glucose levels

 

FPG level mg/dl

N

X±SD

Median

Min-Max

P

oVEMP_p1

<125

10

10,85±1,46

10,52

9,32-14,01

0,308

>=125

18

11,52±1,88

10,85

9,39-15,57

oVEMP_n1

<125

10

15,88±0,90

15,93

14,44-17,73

0,175

>=125

18

16,58±1,66

16,49

13,95-19,50

cVEMP_p1

<125

9

16,47±1,47

16,30

14,82-19,68

0,176

>=125

18

17,11±1,37

16,84

15,57-20,75

cVEMP_n1

<125

9

26,14±1,58

26,33

23,51-28,11

0,212

>=125

18

27,03±1,64

27,07

23,76-29,10

 

 

REFERANCES:

1-Kahn C.R, Weir G.C, King G.L, Jacobson A.M, Moses A.C, Smith R.J. Joslin’s Diabetes Mellitus. 14.th Edition. Lippincott Willams-Wilkins, 2005.

2-Stamler J. Valente A.J. Pathogenesis of the atherosclerotic lesion: Implication for diabetes mellitus. Diabetes care. 1992;15:1156-1167.

3-American Diabetes Association. Standards of Medical Care in Diabetes—2008. Diabetes Care. 2008;31:S12-S54.

4-Vinik A.I, Erbas T, Pfeifer M.A, Feldman E.L, Stevens M.J, Russell J.W. Diabetic autonomic neuropathy. In: Porte D, Sherwin RS, Baron A, eds. Ellenberg&Rifkin’s Diabets Mellitus. 6th ed. New York: Mc Graw Hill; 2002.p.789-804.

5-Vinik AI, Freeman R, Erbas T. Diabetic autonomic neuropathy. Sem Neurol. 2003;23:365-72.

6-Shepard N.T, Telian S.A. Balance Disorder Patients: Basic Anotomy and Physiology Review. First edition.Singular Publishing groups.San Diego-London.1996:1-16,28-32,58-61.

187. Mikst medüller ve folliküler karsinom: İki olgunun sunumu 2012

Usluoğulları A.C, E.D Önal, S Balcı, M Kılıç, R Ersoy, B Çakır
Ulusal Bildiriler 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, PS070, 23-24 Kasım, 2012.

186. Papiller mikrokarsinomalı hastalarda tedavi, takip ve prognozu belirleyen faktörler 2012

Usluoğulları A.C, E.D Önal, E Özdemir, R Üçler, G Kıyak, P.E Ersoy, S Yalçın, G Güler, R Ersoy, B Çakır
Ulusal Bildiriler 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, PS003, 23-24 Kasım, 2012.

185. Normal tiroid ultrasonografi görüntüsü normal tiroid fonksiyon testleri ile birlikte midir? 2012

A.A. Tam, C.Kaya, R. Üçler, A. Dirikoç, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler PS-005, 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012
ABSTRACT

Amaç: Ultrasonografi (USG) günümüzde tiroid hastalıklarının tanısında yaygın ve vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmaktadır. Literatürde tiroid parankimindeki hipoekoik görünümün, tiroid otoantikor pozitifliği ve tiroid hipofonksiyonu ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Bununla birlikte tiroid USG’de tamamen normal parankim ekojenitesi varlığının  normal tiroid testleriyle  birlikte olup olmadığı tam olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmanın amacı normal tiroid USG görüntüsüyle tiroid fonksiyon testleri ve tiroid otoantikorları arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir.

Gereç ve Yöntem: Bu çalışma prospektif olarak planlandı ve çalışmada 218 hastanın tiroid USG ve laboratuar verileri değerlendirildi. Çalışmaya gebe olan, tiroid hormonu, iyot içeren ilaç veya antitiroid ilaç kullanan, USG’de nodül saptanan, tiroid operasyonu öyküsü olan ve radyoaktif iyot tedavisi almış olan hastalar alınmadı. Hastalar USG’de tiroid parankiminin görünümüne göre homojen/normoekoik ve heterojen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tiroid USG ayda 1000 den fazla USG yapan iki uzman tarafından birbirlerinin bulgularından habersiz olarak yapıldı. Her iki uzmanın da benzer sonuç verdiği olgular çalışmaya alındı. Her iki gruptaki hastaların tiroid fonksiyon testleri ve tiroid otoantikor düzeyleri karşılaştırıldı.

Bulgular: Tiroid parankiminde 103 olguda homojen görünüm, 115 hastada heterojen görünüm vardı. Gruplar arasında cinsiyet dağılımı benzer iken (p=0.362), USG ile parankim görünümü heterojen olan grubun normal olana gruba göre yaş ortalaması anlamlı olarak yüksekti (p=0.049). Parankim görünümü heterojen olan grupta TSH, Anti-Tg antikor, Anti-TPO antikor ve tiroid volümleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.001). USG normal olan 12 olguda (%11.6) TSH yüksekti. USG normal olan 12 olguda (%11.6) Anti-Tg antikor, 29 olguda ise (%28.15) Anti-TPO antikor pozitifti. Parankim görünümü heterojen olan grupta ise toplam 93 hastada (%80.8) tiroid otoantikorları pozitifti. Gruplar arasında sT3 ve sT4 açısından fark yoktu. Yaş ile tiroid volümü arasında anlamlı ve aynı yönde korelasyon saptandı (r=0.171 ve p=0.012).

Sonuç: USG ile “normal” olarak değerlendirilen tiroid, büyük oranda normal serum tiroid fonksiyon testleri ve negatif tiroid antikorları ile birliktedir. Bu sonuca göre Tiroid USG normal tiroid fonksiyonlarını öngörmede uygun bir araçtır ve gereksiz laboratuar tetkiklerinin yapılmasını da engelleyebilir. 

184. Graves hastalığının kalıcı tedavisi için total tiroidektomi uygulanan hastalarda insidental tiroid kanseri sıklığı ve nodül varlığının malignite oranına etkisi 2012

A.A. Tam, C.Kaya, F. Balkan, P.E. Ersoy, S. Yalçın, G.Kıyak, G. Güler, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler PS-012, 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012
ABSTRACT

Amaç: Literatürde Graves hastalarında bildirilen tiroid kanseri sıklığı %0.5-15 aralığında değişmektedir. Graves hastalarında tiroid kanserinin yıllık insidansı ise 175/100.000 olarak bildirilmiştir. Bu oranın genel ötiroid popülasyondaki bireylerde 0.5-8/100.000 olduğu düşünülür ise Graves hastalarında bulunan tiroid nodüllerinde malignite riskinin daha yüksek olduğu sonucuna varılabilir. Bu çalışmadaki amacımız Graves hastalığının kalıcı tedavisi için total tiroidektomi uygulanan hastalarımızda insidental tiroid kanseri sıklığını araştırmak ve nodül varlığının malignite oranına etkisini değerlendirmektir.

Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Graves hastalığı tanısı alan ve kalıcı tedavi amacı ile total tiroidektomi uygulanan 214 hastanın verileri retrospektif taranarak gerçekleştirildi. Hastalar benign ve malign olarak ve nodülü olanlar ve olmayanlar olarak alt gruplara ayrılarak değerlendirildi. Gruplar demografik özellikleri ve laboratuar verileri açısından da karşılaştırıldı.

Bulgular: Çalışmaya alınan 214 olgunun 14’ünde malignite saptandı. Malignite prevalansı %6.5 olarak tespit edildi. Malign ve benign gruplar arasında kadın ve erkek dağılımı istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0.776). Malign grubun yaş ortalaması benign gruba göre anlamlı olarak yüksek idi. Benign ve malign gruplar arasında medyan TSH reseptör antikor düzeyleri yönünden anlamlı fark yoktu (p=0.134). Olgular nodül varlığı açısından iki gruba ayrıldı. Operasyon öncesi yapılan USG’de 19 hastada nodül tespit edilmişti. Nodülü olan grupta malignite sıklığı nodülü olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.004). Nodülü olan ve olmayan gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından fark yoktu (p>0.05). Bu gruplar arasında TSH reseptör antikoru, Anti-TPO antikor, ve tiroid fonksiyonları açısından da anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0.05).

Sonuç: Çalışmamız soncunda Graves hastalığı olan hasta grubumuzda insidental tiroid kanseri sıklığını %6.5 olarak belirledik. Eşlik eden nodül varlığında malignite oranı da artmakta idi (%26.3). Graves hastalığı nedeniyle tedavi edilen hastalarda, özellikle nodül varlığında, malignite riskinin mutlaka göz önünde bulundurulması görüşündeyiz.

183. Üç santimetre ve üzeri tiroid nodüllerinde usg eşliğinde uygulanan ince iğne aspirasyon biyopsisinin tanısal doğruluğu ve malign- benign nodüller arasındaki sonografik farklılıklar 2012

R. Üçler, A.C. Usluoğulları, A.A. Tam, D. Özdemir, S. Yalçın, G. Kıyak, P.E. Ersoy, G. Güler, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler PS-011, 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012
ABSTRACT

Amaç: Tiroid nodüllerinde malignite varlığı nodül boyutunun büyüklüğü ile ilişkili gibi görünmektedir. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB), ultrasonografi (USG) eşliğinde uygulansın ya da uygulanmasın, özellikle büyük tiroid nodüllerinde çeşitli kısıtlılıklara sahiptir. Bu çalışmanın amacı, 3 cm ve üzeri tiroid nodüllerinde, USG eşliğinde TİİAB (US-TİİAB)' ın tanısal doğruluğunu, ve malign-benign nodüller arasındaki sonografik farklılıkları değerlendirmektir.

Gereç-Yöntem: Çalışma nodüler guatr ile opere olan 267 hastanın bilgileri retrospektif olarak taranarak gerçekleştirildi. Nodül boyutu 3 cm ve üzeri olanlar hasta grubu,3cm' den küçük olanlar ise kontrol grubu olarak alındı. Nodül özellikleri standart USG kullanılarak yapılmış olan ölçüm kayıtlarına göre belirlendi. Sitoloji sonuçları; malign, malignite şüphesi, tanımlanamayan, benign ve tanısal olmayan olarak beş kategoriye ayrıldı. Sensitivite ve spesifite hesaplamaları yapılırken tanımlanamayan malignite şüphesi ve malign sitoloji sonuçları malign grupta kabul edildi. Yetersiz biyopsi sonuçları bu değerlendirmelere dahil edilmedi.

Bulgular: Toplam 267 hastanın 123'ü kontrol grubunda yer alırken, 144'ü hasta grubunda yer aldı. Kontrol grubundaki hastalarımızda malign histopatolojik sonuç oranı %42.3 iken, vaka grubumuzdaki hastalarda bu oran %16,0 olarak bulundu. Nodül boyutu <3 cm olan kontrol grubu hastalarında, USTİİAB’ın; sensitivitesi %85.4, spesifitesi %40.3, pozitif prediktif değeri (PPD) %52,6, negatif prediktif değeri (NPD) %78.1, doğruluk oranı %60, yanlış negatiflik oranı ise %21,9 olarak belirlendi. Nodül boyutu >=3cm olan hasta grubunda ise, US-TİİAB'ın, sensitivitesi %72.7, spesifitesi %81.6, pozitif prediktif değeri (PPPD %45.7, negatif prediktif değeri (NPD) %93.3, doğruluk oranı %80, yanlış negatiflik oranı ise %6,7 olarak bulundu. Maligniteyi öngörmede; nodülün solid içerikli, kenarının düzensiz ve hipoekoik görünümde olması ve halosunun bulunmaması her iki grupta da anlamlı bulundu.

Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular, nodül boyutu artışı ile US-TİİAB sonuçlarının tanısal kısıtlılığında artış arasında doğrudan bir ilişki olmadığını desteklemektedir. Çalışmamızın bulgularından biri de nodül boyutu arttıkça malignite oranının azalmış bulunmasıdır ki bu bulgu cerrahi kararında ve maligniteyi saptamada doğru ve akılcı bir klinik yaklaşımın önemini yansıtmaktadır. Sonuç olarak, bir tiroid nodülünün malign olup olmadığı veya cerrahi kararı sadece nodül boyutu ile değil tüm tanısal ve klinik özelliklerin bir arada değerlendirilmesi ile verilmelidir.

182. Sitolojide önemi belirlenemeyen atipi ve önemi belirlenemeyen folliküler lezyon olarak tanımlanan tiroid nodüllerinde ultrasonografi ile belirlenen morfolojik özelliklerin ve malignite oranlarının değerlendirilmesi 2012

N. Çuhacı, D. Arpacı, R. Üçler, G. Kıyak, S. Yalçın, P. E. Ersoy, G. Güler, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler PS-006, 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi (İİAB), tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde hızlı, güvenli, minimal invaziv, ucuz ve büyük oranda kabul gören bir yöntemdir. İİAB’nin sitolojik değerlendirmesinde en çelişkili kategori Önemi Belirlenemeyen Atipi (ÖBA) ve Önemi Belirlenemeyen Folliküler Lezyon (ÖBFL) olarak tanımlanan gruptur. Bu kategoride malignite riski düşük kabul edildiği için Bethesda Sistemi (BS) bu nodüllere biyopsi tekrarını önermektedir.Biz bu çalışmamızda, sitolojik değerlendirme sonucu ÖBA ve ÖBFL olan tiroid nodüllerindeki malignite oranını değerlendirmeyi ve malignite ile ilişkili ultrasonografik, klinik, laboratuar özelliklerini araştırmayı amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız sitolojisi ÖBA veya ÖBFL olan ve cerrahi uygulanan 268 hastanın bilgilerinin retrospektif olarak taranması ile gerçekleştirildi. Ultrasonografi (USG) kayıtları retrospektif olarak tarandı. Nodül lokalizasyonu, çapı, halo varlığı, ekojenitesi, kenar düzeni, nodül içeriği, kalsifikasyon varlığı, hastaların tiroid fonksiyon testleri, tiroid otoantikorları, sintigrafik ve histopatolojik bulguları değerlendirildi.

BULGULAR: 268 hastanın 276 nodülüne ait sonuçlar değerlendirildi. Nodüllerin 188’i ÖBA grubunda,  91’i ÖBFL grubunda idi. Malign histopatolojik sonuç oranları ÖBA grubunda %24.3, ÖBFL grubunda %19.8, her iki grubun toplamında ise % 22.8 olarak bulundu.  ÖBA ve ÖBFL grupları arasında malignite sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda TİİAB sayısına göre histopatoloji sonucu benign ve malign çıkan nodül oranları karşılaştırıldığında bir kez TİİAB yapılanlar ile birden fazla sayıda TİİAB yapılanlar arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Maligniteyi öngörmede belirleyici özellikler, tüm nodüller değerlendirildiğinde, nodülün hipoekoik olması ve cidar kanlanmasının artmış olması idi. Gruplar ayrı ayrı değerlendirildiğinde nodülün hipoekoik olması ÖBA grubunda, cidar kanlanmasının artmış olması ise ÖBFL grubunda maligniteyi öngörmede belirleyici bir özellik olarak belirlendi.

 

Tablo. Benign ve Malign Histopatolojiye Sahip Nodüllerde USG Bulguları

 

SONUÇ: Sitolojik olarak ÖBA veya ÖBFL olarak tanımlanan nodüllerdeki malignansi oranını literatürde bildirilen oranlardan daha yüksek bulduk. Bu yüksekliğin nedeni çalışmaya alınan hastaların operasyon için seçilmiş bir grup içinde olmasına bağlanabilir. Benign ve malign grupları ayırt etmede belirleyici olan faktörler değerlendirildiğinde tüm grupta malignite yönünden en belirleyici olan ultrasonografik özelliğin hipoekojenite ve cidar kanlanması olduğu, ÖBA grubunda sadece hipoekojenite, ÖBFL grubunda ise sadece cidar kanlanması olduğu söylenebilir. Bu bulgular ultrasonografik özelliklerin tek başına maligniteyi öngörmede yetersiz kalabildiği, tüm tanısal ve klinik özelliklerin bir arada değerlendirilmesi gerektiği sonucunu desteklemektedir. Ayrıca bu kategorideki nodüllere önerilen biyopsi tekrarının hastanın klinik, ultrasonografik özelliklerinin de göz önünde bulundurularak yapılması gerektiği görüşündeyiz.

181. Orta-Ciddi Graves orbitopatisinin seyrinde erken total tiroidektominin medikal tedavi ile karşılaştırılması 2012

M.F. Erdoğan, Ö. Demir, R. Ersoy, K. Gül, U. Ünlütürk, B.İ. Aydoğan, Z. A. Üç, T. Mete, S. Ertek, B. Çakır
Ulusal Bildiriler SS-001, 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012
ABSTRACT

Amaç: Orta-ciddi şiddette aktif orbitopatisi olan Graves hastalarında erken total tiroidektominin medikal tedavi ile karşılaştırıldığında orbitopati seyrinde rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Hastalar-Yöntem: Orta-ciddi şiddette aktif orbitopatisi olan Graves hastalarından, Graves orbitopatisi (GO) için lokal önlemler dışında tedavi almamış olanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar antitiroid tedavi ile ötiroid hale getirilerek, tüm hastalara toplam 4.5 gr İV puls metil prednizolon tedavisi verilmiştir. Puls steroid tedavisi sonrası hastalar, iki gruba randomize edilmiştir. Birinci grup, total tiroidektomi için cerrahiye yönlendirilmiştir. İkinci grup, antitiroid tedavi ile izlenmiştir. Tüm hastalar, TSH düzeyi 0.4-1 mlU/L aralığında tutularak takip edilmiştir.

Bulgular: Cerrahi (n=82) ve Medikal tedavi (n=22) grupları karşılaştırıldığında, başlangıçta her iki grup arasında yaş, cinsiyet, sigara içimi, hipertiroidizm ve orbitopati süreleri, tiroid hacimleri, TSH, sT4, anti-TPO, anti-Tg ve TRAb değerleri açısından fark yoktu.

Ortalama 32 aylık takip sonunda, tiroid otoantikorlarındaki azalma cerrahi grubunda istatistiksel olarak daha anlamlı iken propitozis, kapak açıklığı ve KAS ve diplopi'deki düzelme her iki grupta benzer şekilde izlendi. Cerrahi kolundaki üç hastaya (%21) ek puls metilprednizolon tedavisi, bu hastaların ikisine de (%14) görme sorunları ve optik nöropati gelişimi nedeniyle orbital dekompresyon cerrahisi uygulandı. Medikal tedavi grubundaki üç hastada 18-24 ay antitiroid tedavi sonrası hipertiroidizm tekrarladı. Bu bulgular ara sonuç olup çalışma devam etmektedir.

Sonuç: Tiroid otoantikorları, cerrahi tedavi ile anlamlı olarak düşürülmesine rağmen bu, ortalama 36 aylık takip süresinde, GO seyrine olumlu bir biçimde yansımamıştır.

180. Medüller ve folliküler tiroid kanseri birlikteliği: iki olgunun sunumu 2012

A.C. Usluoğulları, E. D. Önal, S. Balcı, G. Güler, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler PS-070, 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012

179. Papiller tiroid mikrokarsinomalı hastalarda tedavi, takip ve prognozu belirleyen faktörler 2012

A.C. Usluoğulları, E. D. Önal, E. Özdemir, R. Üçler, G. Kıyak, P. E. Ersoy, S. Yalçın, G. Güler, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 5. Tiroid Hastalıkları Kongresi, Ankara, 23-24 Kasım 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: Papiller tiroid mikrokarsinoma(PTMK), papiller tiroid kanserinin(PTK)en sık görülen formudur. Son yıllarda PTMK 'nın insidansı iki katına çıkarken tedavisi ve takibi hala tartışma konusudur. Çalışmamızda PTMK’lı hastaların tedavi şekli, takip kriterleri ve prognoza etkileri açısından tanı anındaki klinik ve histopatolojik risk faktörlerini analiz etmeyi amaçladık.

GEREÇ VE YÖNTEMBu çalışmada, Ocak 2007-Kasım 2012 tarihleri arasında polikliniğinimize başvuran, total tiroidektomi uygulanan vepatoloji raporu ile PTMK tanısı alan 248 hasta  retrospektif  olarak değerlendirildi. Hastaların demografik, histopatolojik,klinik özellikleri, total tiroidektomi sonrası uygulananradyoaktif iyot (RAI)dozları, takip sırasında nüks gelişip gelişmediği, uzak metastaz olup olmadığı ve ek doz RAI uygulanıp uygulanmadığı kaydedildi.Hastaların  takiplerindeki klinik muayeneleri, boyun ultrasonografi (USG) bulguları,tüm vücut iyot tarama sonuçları ile süpresyon tedavisine 4 hafta ara verildikten sonra bakılan TSH, tiroglobulin (TG) ve Anti-TG antikor değerleri kaydedildi.

BULGULAR: 201’ü  kadın, 47’si  erkek olmak üzere 248 hasta incelenmiştir. Hastaların genel yaş ortalaması 47.8±11.5yılveortalama takip süresi 24±18 ay idi. Hastaların tamamına operasyon sonrası RAI ablasyon tedavisi  uygulanmıştı. Hastalar, tümör boyutu olarak ≤5 mm ve >5 mm üzeri olarak karşılaştırıldığında, bilateralite, vasküler invazyon, kapsül invazyonu, tiroid dışı yayılım ve lenf nodu metastazı sıklığı tümör boyutu >5 mm olan grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p değerleri sırası ile; p<0.046, p<0.021, p<0.001, p<0.003, p<0.000). Çoklu değişkenli lojistik regresyon analizi sonucu lenf nodu metastazı üzerinde TG değeri ve klinik şüphe sonucu opere edilmiş olmanın etkili olduğu görüldü. Lenf nodu metastazı  gelişimine etki edecek TG sınır değeri olarak 7.98 ng/ml saptandı bu değer içinsensitivite %57.14, spesifite %83.17, pozitif prediktif değer (PPD) %19   ve negatif prediktif değer (NPD) %96.6 bulundu.Nüks gelişimine TG değeri ve lenf nodu metastazı varlığının etkili olduğu görüldü. Nüks gelişimi açısından tümör boyutu için sınır değer%50sensitivite, %76.37spesifite, %8.2 pozitif prediktif değer (PPD) ve %97.3 negatif prediktif değer (NPD) ile 6 mmolarak belirlendi.

SONUÇ: Tümör boyutu 6 mm üzerinde olan veya tiroidektomi sonrası uyarılmış TG değeri 7.98 üzerinde olan veya klinik şüphe ile cerrahi önerilen hastalarda lenf nodu metastazına daha sık rastlanmaktadır . Lokal nüks gelişimi ile tanı anında lenf nodu metastazı varlığı arasında anlamlı bir ilişki mevcuttur. PTMK’da merkezimizin tedavi yaklaşımı total/totale yakın tiroidektomi uygulanması ve sonrasında RAI ablasyon tedavisidir. Çalışma grubumuzun nüks oranının düşük olmasının tedavi yaklaşımımızla ilişkili olduğu görüşündeyiz. PTMK tümörün sadece boyutuna bakarak sessiz ve rölatif olarak selim gidişli bir hastalık olarak kabul edilmemelidir. Hastalık çok farklı seyir ve yayılımlar gösterebilir.

178. Siklosporin tedavisi altında gelişen otoimmün kökenli tiroid hastalıkları: iki olgunun sunumu 2012

Eda, D.Ö., A.C. Usluoğulları, D. Arpacı, R. Üçler, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 34. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P149- 342, Antalya, 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: Herhangi bir nedenle immün supresyonu olan kişilerde otoimmün kökenli hastalıkların görülmesi beklenmeyen bir durumdur. Bu bildiride siklosporin tedavisi altında iken Graves hastalığı ve subakut tiroidit tanısı alan iki olgu sunulmuştur.

OLGU 1: 47 yaşında kadın hasta, hipoplastik anemi tanısı ile üç yıldır siklosporin tedavisi alırken son iki aydır olan hızlı kilo kaybı, terleme ve ellerde titreme yakınması ile başvurdu.  Tetkiklerinde TSH: 0.005 uIU/ml (0.27-4.2), sT4: 7.77 ng/dl (0.9-1.7), sT3: 28.56 pg/ml (1.8-4.6), Anti-TPO ve Anti-TG (tiroglobulin) pozitif, TSH reseptör antikoru: 95 u/L (0-14) idi. USG’de tiroid glandının boyutları artmış ve parankimi heterojen izleniyordu. Tiroid sintigrafisinde non homojen artmış aktivite tutulumu mevcuttu. RAI uptake ölçümü 4.saatte: %46 (15-25), 24.saatte: %27 (25-35) idi. Klinik ve laboratuar bulgularla hastaya Graves hastalığı tanısı konularak antitiroid tedavi başlandı ve takiplerinde ötiroid durum sağlandı.

OLGU 2: 41 yaşında kadın hastanın bir yıldır psöriasis tanısı ile siklosporin tedavisi alırken tiroid lojunda ağrı ve hassasiyet nedeni ile yapılan tetkiklerinde subklinik hipertiroidi saptandı.  TSH: 0.015 uIU/ml, sT4: 1.48 ng/dl, sT3: 3.92 pg/ml, Anti-TPO negatif, Anti-TG pozitif, TSH reseptör antikoru: 5 u/L idi. Tiroid USG kronik tiroidit zemininde nodüler guatr olarak raporlandı. Tiroid sintigrafisi nonhomojen aktivite dağılımı izlenen kısmi olarak suprese tiroid bezi ile uyumlu idi. RAI uptake ölçümü 4.saatte: %1, 24.saatte: % 0 bulundu.  Subakut tiroidit tanısı konulan hastaya nonsteroid antiinflamatuar ve betabloker tedavi başlandı. Siklosporin tedavisi Dermatoloji bölümünce kesildikten bir ay sonra yapılan kontrolde hasta ötiroid idi.

Tablo 1. Hastalarımızın laboratuar parametreleri

 

Normal değerler

1.Olgu

2.Olgu

TSH

0.27-4.2  uIU/ml

0,01

0,015

ST3

1.8-4.6  pg/ml

28,56

3,92

ST4

0.9-1.7  ng/dl

7,77

1,48

Anti-Tg

 0 – 115 IU/mL

387,8

143,2

Anti-TPO

 0 – 34 IU/mL

35,2

9,7

TSH Reseptör Antikoru

 0 – 14 u/L

95,02

5

RAI Uptake

4.saat  %15-25

46   

1

24.saat  %25-35

27

0

 

 

Resim 1.A: Olgu 1’e ait sintigrafi görüntüsünde diffüz artmış aktivite tutulumu. B: Olgu 2’ye ait sintigrafi görüntüsü: non homjen, kısmi suprese izlenen tiroid bezi. 

SONUÇ: Siklosporin, Graves oftalmopatisi tedavisinde de kullanılan bir ajandır. Siklosporin A; Ca, IL-3, IL-4, IL-5 tarafından indüklenen T ve B hücre proliferasyonunu ve sitotoksik T hücre ekzositozunu inhibe etmektedir. Ancak nadiren immün sistemde anormal modulasyon yaparak beklenenin aksine otoimmün kökenli hastalıkların gelişmesine de neden olabilir.  Sunulan olgularda da otoimmün kökenli tiroid patolojileri gelişmiştir. Siklosporin kullanan hastaların özellikle aile öyküsü veya otoimmün kökenli başka bir hastalığı varsa otoimmün tiroid patolojileri bakımından da periyodik olarak tetkik edilmesi önerilir.

177. Tanı amaçlı uygulanan İyot-131 ile ablate olan ektopik tiroid dokusu: olgu sunumu 2012

Alper, C.U., F. Sağlam, N. Poyraz, Ş. Doğanay, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 34. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P146- 340, Antalya, 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: Otopsi çalışmalarında ektopik tiroid dokusu varlığı %10 oranında bildirilmiştir. Asemptomatik kişilerde ektopik tiroid dokusunun önemi bilinmemektedir.Bununla birlikteektopik tiroid dokusunun tiroid kanseri için artmış risk oluşturduğuna dair raporlar literatürde mevcuttur. İyot-131 ektopik tiroid dokusu araştırılmasında kullanılmaktadır. Tarama sintigrafisi düşük doz (2-5 mCi) ile yapılır. Tiroid bezinin gramı başına yaklaşık 6 MBq (160 μCi) verilen İyot-131 ise ablasyon dozudur. Bu bildiride iki kez yapılmış tiroid operasyonu sonrası yapılan kontrolünde dil köküne yakın ektopik tiroid dokusu saptanan, sitolojisinde atipik hücreler görülen ve tanı amaçlı uygulanan İyot-131 ile ablate olan bir olgu sunulmuştur.

OLGU: 14 yıl önce Toksik Diffüz Guatr (TDG) tanısı ile bilateral subtotal tiroidektomi uygulanan 42 yaşındaki kadınhastaya nüks toksik diffüz nodüler guatr tanısı ile tamamlayıcı tiroidektomi uygulanmıştı. Histopatolojik inceleme nodüler hiperplazi ile uyumlu idi.  Hastanın operasyon sonrası altıncı ay kontrolünde yapılan tiroid ultrasonografisinde rezidü tiroid dokusu izlenmiyordu ancak orta hatta, hyoid kemik hizasında, 12X24 mm boyutunda, color doppler ile internal kanlanması artmış, ektopik tiroid dokusu ile uyumlu düzgün sınırlı, hipoekoik doku mevcuttu(Resim 1 ve 2). USG eşliğinde yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisinde (İİAB); yayma preparatlar kolloidden fakir ve hiposellüler idi. Değerlendirilen hücre gruplarında nükleer irileşme, üst üste binme eğilimi, pleomorfizm ve çentik varlığı dikkati çekmekte idi.Tekrarlanan İİAB sonucu “önemi belirlenemeyen atipi” olarak raporlandı. İİAB sırasında hazırlanan yıkama örneklerinden bakılan tiroglobulin seviyesi >300 idi. Hastaya operasyon önerildi ancak hasta üçüncü kez opere olmayı reddetti. Bu nedenle malignite ve uzak metastaz varlığını değerlendirmek amacı ile 3 mCi İyot-131 ile tüm vücut tarama yapıldı ve sadece boyunda star artefakta neden olan aktivite birikimi izlendi. 

 

Resim 1 . Boyun orta hatta, hyoid kemik hizasında, internal kanlanması artmış tiroid dokusu.

       
   

 

Resim 2 . Dil kökünde ektopik yerleşimli tiroid dokusunun sintigrafik görünümü

Sitolojik bulgular nedeni ile üç ay sonra yapılan boyun USG’de ise ektopik tiroid dokusu izlenmiyordu. L-Tiroksin tedavisi kesildikten sonra çekilen tiroid sintigrafisinde de ektopik tiroid dokusunu düşündürecek bulguya rastlanmadı. İyot-131 uygulaması sonrası dokunun ablate olduğu kararına varıldı. Hasta halen 150 mcg/gün L-Tiroksin tedavisi altında ve asemptomatikdir. Olgu ektopik tiroid dokusunun nadir görülmesi ve ilginç klinik seyri nedeni ile sunulmuştur. 

176. Hashimoto tiroiditi zemininde papiller tiroid karsinom odağı içeren malign struma ovari: olgu sunumu 2012

Filiz, A., D. Tüzün, R. Bedir, A. Yazgan, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 34. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P142- 337, Antalya, 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: Struma Ovari, over teratomlarının monodermal bir varyantı olup matür teratomların %2’sini oluşturur ve oldukça nadir görülür. Çoğunlukla benign olmakla birlikte %5 olguda malign transformasyon görülebilmektedir. Tüm over teratomları içinde görülme sıklığı %0.1-0.3 aralığında bildirilmiştir. Bu bildiride bir malign struma ovari olgusu sunulmuştur.

OLGU: 60 yaşında kadın hasta karın ağrısı şikayetiyle başvurdu. Özgeçmişinde özellik yoktu. Rutin kan ve idrar testleri normal sınırlar içindeydi. Pelvik ultrasonografide sağ adneksiyal alanda semisolid kitle tespit edildi. Pelvik MR’da  sağ over lojunda 5.8x5.4x4.5 cm düzensiz sınırlı bir kitle mevcuttu. CA19-9 düzeyi 289 U/mL saptandı. Hastanın sağ salpingo-ooferektomi materyali frozen incelemede malign olarak rapor edildi. Bu nedenle hastaya total abdominal histerektomi, sol salpingo-ooferektomi, bilateral pelvik ve paraaortik lenf nodu disseksiyonu, omentektomi ve apendektomi yapıldı.Sağ ovarian kitlenin makroskopik incelemesinde kitle 11x7x5 cm boyutlarında olup dıştan lobule görünümlü, beyaz renkte, ve kistik izlenim vermekte idi. Kitlenin kesit yüzeyi kıl yapıları, diş ve sebum benzeri materyal ile dolu olup bir kenarında 5x4 cm boyutlarında kahverenkli jelatinöz kıvamda bir alan izlendi. Histopatolojik incelemede matür kistik teratoma özgü pilosebase yapılar, kistleri döşeyen çok katlı yassı epitelyum, kıkırdak, solunum yoluna ait epitelyum örnekleri izlendi. Tanımlanan alandan hazırlanan kesitlerde; bir alanda papiller yapılar oluşturan, nükleer çentiklenme ve inkluzyonlar içeren buzlu cam görünümünde nükleusa sahip atipik epitelyum hücrelerinden oluşan tümör izlendi. (Resim 1)

Resim 1. Sol struma ovari içinde tiroid kanseri odağı; Sağ tarafta, Papiller tiroid kanseri, klasik varyant, X40, HE

 

Tümör çevresinde yaygın kistik dejenerasyon bulguları içeren yoğun lenfoplazmositer iltihabi hücre infiltrasyonu, germinal merkezleri belirgin lenfoid foliküller ve folikül epitelyum hücrelerinde yaygın Hurthle hücre farklılaşması gösteren tiroidit bulguları gözlendi. Bu bulgulara dayanarak papiller tiroid karsinom odağı içeren ve hashimoto tiroiditi bulguları gösteren matur kistik teratom tanısı konuldu. Sol over ve histerektomi materyali patolojisi normaldi. Hastanın tiroid muayenesi normaldi. Tiroid fonksiyonlarına bakıldığında TSH düzeyi 5.37(0.34-4.94) ulU/mL olup  Anti-TPO ve  Anti-TG pozitifti. Tiroid USG ve tiroid sintigrafisinde patoloji saptanmadı. Primer tiroid tümörü olasılığı ekarte edildi. Hasta Evre Ia malign struma ovari olarak kabul edildi. Hastada bir yıllık izlemde klinik ve radyolojik olarak nüks ve metastazı düşündürecek bulgu saptanmamıştır.

175. Tiroidektomiden yirmi yıl sonra vertebra ve akciğer metastazı ile ortaya çıkan bir tiroid folliküler karsinomu vakası 2012

Alper, C.U., O. Oğuz, E. Özdemir, M. Bavbek, H. Korkmaz, D. Yılmazer, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 34. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P137- 333, Antalya, 2012
ABSTRACT

GİRİŞ:  Folliküler tiroid karsinomu tanısı konulduğunda olguların %25’inde ekstratiroidal invazyon, %5-10’unda lokal lenf bezlerine metastaz ve %10-20’sinde uzak metastaz görülmektedir. Differansiye tiroid karsinomalı hastalarda 10 yıllık sağ kalım oranı %80-95 iken, uzak metastazı olanlarda 10 yıllık sağ kalım oranı  %40’a düşmektedir. Folliküler tiroid karsinomlu 40 yaşın üzerindeki hastaların %25’inde uzak metastaz görülmektedir. Folliküler karsinom sıklıkla akciğer ve kemiğe metastaz yapar. Bu bildiride yirmi yıl önce subtotal tiroidektomi uygulanmış, merkezimizde folliküler tiroid karsinomunun akciğer ve kemik metastazı saptanan, ilginç olarak tamamlayıcı tiroidektomisinde tümör dokusu izlenmeyen bir olgu sunulmuştur.

OLGU: 69 yaşında erkek hasta bel ağrısı yakınması ile hastanemiz Beyin Cerrahi bölümüne başvurdu. Hastanın torakal vertebra MR’ında T9 vertebrada  metastatik kitle  ve T10 vertebra düzleminde kesite giren sağ akciğer parankimi içerisinde posteriorda yaklaşık 17 mm çapında nodüler metastatik lezyon  saptandı. 18F-FDG ile PET/BT ile yapılan tüm vücut taramada her iki akciğerde parankimal nodüller ve T9 vertebrada yumuşak dokunun eşlik ettiği kitle ve bu bölgelerde patolojik metabolik aktivite artışı izlendi. Ancak primer malignite ile uyumlu olabilecek patolojik bulgu saptanmadı. Beyin Cerrahi bölümü tarafından T9 vertebradaki kitle rezeke edildi. Patoloji sonucu tiroid folliküler karsinom metastazı ile uyumluydu. Hastanın 20 yıl önce multinodüler guatr tanısı ile yapılmış subtotal tiroidektomi operasyonu öyküsü vardı. Ancak histopatoloji sonucuna ulaşılamadı. Hastaya boyun ultrasonografisi (USG) yapıldı. USG’de tiroid glandı sağ lob lokalizasyonundaki rezidü dokuda 18x17 mm ebatlı, hipoekoik özellikte, çevresinde ve içerisinde kaba kalsifikasyonlar bulunan, heterojen nodül ve suprasternal alanda boyun inferior kesimde orta hatta 37x13 mm'lik, heterojen,  kistik- nekrotik alanlar içeren, internal kanlanma gösteren solid yapıda lezyonlar izlendi. Nodülden yapılan ince iğne aspirasyon biyopsisinin sonucu folliküler neoplazi şüphesi, suprasternal kitleden yapılan biyopsi sonucu önemi belirlenemeyen folliküler lezyon olarak raporlandı.

 

Resim 1 . 200 mCi RAI sonrası 7. günde yapılan tüm vücut tarama

 

Akciğerdeki lezyondan yapılan transtorasik biyopside de tiroid aspirasyonları ile benzerlik gösteren follikül benzeri atipik grupların izlendiği rapor edildi. Bu bulgularla hastaya tamamlayıcı tiroidektomi ve suprasternal kitle rezeksiyonu uygulandı. Sitolojik bulgulara rağmen, histopatolojik incelemede rezidü tiroid dokusunda ve suprasternal kitlede tümör dokusu saptanmadı. Hastaya ablasyon amacıyla 200 mCi RAI verildi. RAI sonrası 7. günde yapılan tüm vücut taramada boyunda, torakal vertebra ve her iki akciğerde birçok odakta patolojik tutulum izlenmekte idi (Resim 1). Hasta LT4 supresyon tedavisi altında takibe alındı. Hastanın I-131 ile tüm vücut taraması Mayıs 2012’de yapılacaktır.

174. Toksik adenom ve Riedel tiroiditi birlikteliği: olgu sunumu 2012

Ali A.T., D. Özdemir, E.P. Ersoy, A. Kılıçarslan, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 34. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P131- 329, Antalya, 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: Riedel tiroiditi tiroid bezinin oldukça nadir görülen kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Normal parankim yoğun fibrotik doku ile yer değiştirmiştir. Hastalık çevre dokuları da etkileyebilir. Çevre dokunun etkilenmesine bağlı olarak havayolu obstrüksiyonu, disfaji, rekürren laringeal sinir paralizisi ve hipoaparatiroidi gelişebilir. Muayenede tiroid yutkunmakla kolay hareket etmeyen kaya sertliğinde bir doku gibidir. Tanıda ince iğne biyopsisi (IIAB) genellikle tanısal değildir. Kesin tanı için histopatolojik inceleme gerekir. Bu bildiride toksik adenom nedeniyle radyoaktif iyot (RAI) tedavisi alan, sonrasında nodülde büyüme olması nedeniyle total tiroidektomi uygulanan ve Riedel tiroiditi tanısı alan bir olgu, hastalığın nadir görülmesi ve toksik adenomla birlikteliği nedeni ile sunulmuştur.

OLGU: 61 yaşında erkek hasta Mayıs 2008’de subklinik hipertiroidi nedeni ile polikliniğimize yönlendirildi. Bası belirtileri tarif etmeyen hastanın tiroid muayenesinde tiroid sol lobunda 3x2 cm boyutunda nodül tespit edildi. Serbest T3: 2.04 pg/ml (1.57-4.71 pg/ml), serbest T4: 1.03 ng/dl (0.85-1.78 ng/dl), TSH: 0.047 μIU/mL, (0.4-4  μIU/mL), tiroglobülin 6.31 mg/dl (1.15-35 mg/dl) olup anti-TPO, anti-TG ve TRAB negatif idi. Tiroid ultrasonografisinde sol lobda süperior ve orta kesimi tama yakın dolduran 15x20x28 mm boyutunda, ince periferik halosu olan, kistik dejenerasyon alanları ve makrokalsifikasyonlar içeren izoekoik nodül tespit edildi. Tc 99m-perteknetat ile yapılan tiroid sintigrafisinde sol lobda aktif nodül içeren ekstranodüler kesimleri suprese tiroid bezi görüntüsü elde edildi. (Resim 1). I-131 ile yapılan up-take 4. saatte %10, 24. Saatte % 25 idi. Nodüle IIAB yapıldı. Sitoloji sonucu benign idi. Hasta için RAI tedavisine karar verildi.

 

Resim 1. Sol tiroid lobunda aktif nodül ve ekstranoduler alanlarda supresyon

 

Resim 2. Parankimde yaygın fibrozis, lenfoid hücreler ile arada sıkışmış atrofik tiroid folikülleri : Riedel tiroiditi (H/E x 50).

 

Mart 2009’da 20 mCi RAI verildikten sonraki 6. ay kontrolünde nodül boyutlarında belirgin artış olması nedeniyle hastaya total tiroidektomi kararı alındı. Tiroidektomi sonrası histopatolojik incelemede stromasında belirgin fibrozisi olan ve arada atrofik nitelikte glandlar bulunan tiroid dokusu izlenmekte idi. Fibrozisin çevre yağ dokusuna da yayılmış olduğu dikkat çekiyordu. Fokal alanlarda orta büyüklükteki venler etrafında kronik iltihabi hücreler ile fibrozis tesbit edilmesiyle olguya Riedel tiroiditi tanısı konuldu (Resim 2).

SONUÇ: Riedel tiroiditi oldukça nadir görülen bir hastalık olup literatürde toksik adenom ve Riedel tiroiditi birlikteliği olan başka bir vakaya rastlanmamıştır.

173. Differansiye tiroid kanserlerinin birlikteliği 2012

Dilek, A., D. Özdemir, R. Ersoy, E.P. Ersoy, S. Yalçın, G. Kıyak, A. Yazgan, G. Güler, B. Çakır
Ulusal Bildiriler 34. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi, Bildiri ve Konuşma Özetleri Kitabı, P129- 328, Antalya, 2012
ABSTRACT

GİRİŞ: Farklı türde differansiye tiroid kanserlerinin birlikteliği oldukça nadir görülen bir durumdur. Bu bildiride tiroid kanserli hasta grubumuzda iyi differansiye tiroid kanser birlikteliği olan olgular sunulmuştur.

OLGU 1: 58 yaşında kadın hastaya ötiroid multinodüler guatr (ÖMNG) nedeniyle takip edilirken tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi (TİİAB) sonucu  hurthle hücre neoplazisi şüphesi olması nedeniyle total tiroidektomi yapıldı. Postoperatif histopatoloji sonucunda 40 mm boyutunda anjioinvaziv hurtle hücreli karsinom ve aynı lobda 3 mm papiller mikrokarsinom birlikteliği saptandı.

OLGU 2: 43 yaş kadın hastaya, ÖNG nedeniyle takip edilirken TİİAB sonucunda folliküler neoplazi saptanması üzerine bilateral total tiroidektomi uygulandı. Histopatolojik olarak sol lobda 40 mm yaygın invaziv hürtle hücreli karsinom ve sağ lobta 5 mm papiller mikrokarsinom odağına rastlandı.

OLGU 3: 37 yaşında kadın hastaya ÖMNG nedeniyle total tiroidektomi uygulandı.  Histopatolojik olarak aynı lobda 16 mm boyutunda yaygın invaziv onkositik varyant folliküler karsinoma ve 3 mm boyutunda papiller mikrokarsinom saptandı.

OLGU 4: 22 yaşında kadın hasta ÖMNG nedeni ile opere edildi. Sağ lobda papiller 3.2 cm boyutunda papiller ca folliküler varyant odağı ile karşı lobda 1.5 cm boyutunda malignite potansiyeli belirlenmeyen iyi differansiye tiroid kanser birlikteliği saptandı.

OLGU 5: 42 yaş kadın hastaya ÖMNG nedeniyle total tiroidektomi uygulandı. Histopatolojik incelemede sağ lobda invaziv folliküler karsinom ve solda papiller mikrokarsinom saptandı.

OLGU 6: 37 yaşında kadın hastaya TİİAB’de hurtle hücreli metaplazi gösteren folliküler lezyon olması üzerine bilateral total tiroidektomi uygulandı.  Histopatolojik incelemede sol lobda 0.7 cm papiller mikrokarsinom ve sağ lobda makrofolliküler varyant minimal invaziv folliküler karsinom odağı saptandı. 

SONUÇ: İyi diferansiye tiroid kanserleri nadiren de olsa aynı hastada birlikte bulunabilir. Bu nedenle postoperatif patoloji sonucunda karsinom saptanan hastalarda total tiroidektomi yapıldığından emin olunmalı ve her iki lob histopatolojik olarak eşlik eden ikinci bir malignite açısından dikkatle taranmalıdır. 

 

Tablo. Farklı türde differansiye tiroid kanseri birlikteliği olan olgularımızın tümörlerinin özellikleri.

Differansiye Tiroid Kanser Birlikteliği

HASTA

 

1

2

3

4

5

6

Yaş (yıl)