94. Hipertiroidili Bir Hastada Hipokaleminin Nadir Nedeni: Gitelman Sendromu. 2018

Hüsniye Başer, Oya Topaloğlu, Bekir Çakır
Ulusal Yayınlar Ankara Med J, 2018;(3):454‐7 DOI: 10.17098/amj.461663.
ABSTRACT
ÖZET
Hipokalemi sık görülen elektrolit bozukluklarından biridir. Azalmış potasyum alımı, hücre içine
artmış  potasyum geçişi, gastrointestinal sistemden ya da üriner sistemden artmış potasyum
kaybı, ilaçlar gibi pek çok faktör hipokalemiye neden olabilir. Gitelman sendromu hipokaleminin
eşlik ettiği nadir görülen otozomal resesif hastalıktır. Burada hipertiroidi nedeniyle tetkik
edilirken Gitelman sendromu tanısı konulan bir olguyu sunduk.
Anahtar kelimeler: Hipokalemi, Gitelman sendromu, hipertiroidizm
 
ABSTRACT
Hypokalemia is one of the commonly observed electrolyte disturbances. Many factors like
decreased potassium intake, increased intracellular potassium influx, increased excretion from
the gastrointestinal system or urinary tract, and drugs can cause hypokalemia. Gitelman
syndrome is a rare autosomal recessive disease associated with hypokalemia. Here, we presented
a case who was examined for hyperthyroidism and finally diagnosed as Gitelman syndrome.
Key words: Hypokalemia, Gitelman syndrome, hyperthyroidism

93. Diyabetik Retinopatisi Olmayan Tip 1 Diyabet Olgularında Retinal Mikrovasküler Yapıların İncelenmesi. 2018

Nagihan Uğurlu, Ayşe Güzin Taşlıpınar, Fatma Yülek, Elif İnci Erbahçeci Timur, Didem Özdemir, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Yayınlar Ankara Med J, 2018;(4):628‐36 DOI: 10.17098/amj.501136.
ABSTRACT
ÖZET
Amaç: Sunulan çalışmanın amacı retinopati tespit edilmemiş  tip 1 diyabet olgularında, optik
koherens tomografi anjiyografi (OCTA) bulgularının değerlendirilmesidir.
Materyal ve Metot: Çalışmaya 11 tip 1 diyabet olgusunun 17 gözü ve 18 sağlıklı gönüllü
olgunun 36 gözü dahil edildi. Optik koherens tomografi anjiyografi görüntüleri, mikrovasküler
değişikliklerin varlığı açısından değerlendirildi ve yüzeysel kapiller pleksus (SKP) ve derin
kapiller pleksus (DKP) seviyelerinde foveal avasküler zone (FAZ) alanı ve vasküler densite
(VD) ölçümleri yapıldı.
Bulgular: Optik Koherens Tomografi Anjiyografi incelemelerinde, 11 tip 1 diyabet olgusunun
7’sinde mikrovasküler değişiklikler izlendi. Diyabetik grup ve kontrol grubu arasında SKP ve
DKP seviyelerinde yapılan faz ölçümlerinde anlamlı bir fark izlenmedi (sırasıyla p=0,647,
p=0,874). Diyabetik grup ve kontrol grubu arasında SKP ve DKP seviyelerinde yapılan VD
ölçümleri arasında da anlamlı bir fark yoktu (p>0,05).
Sonuç: Klinik olarak diyabetik retinopati tanısı almamış diyabetik olgularda, retinal
mikrovasküler yapıda harabiyet gelişebilir. Optik koherens tomografi anjiyografi, erken evrede
gelişen mikrovasküler bulguların tanınmasında faydalı olan, hızlı, girişimsel olmayan ve güvenli
bir görüntüleme yöntemidir.
Anahtar kelimeler: Tip 1 diabetes mellitus, diyabetik retinopati, optik koherens tomografi
 
ABSTRACT
 
Objectives: The aim of the present study is to evaluate the optical coherence tomography
angiography (OCTA) images in patients with type 1 diabetes who have not been diagnosed with
retinopathy.
Materials and Methods: The study included 17 eyes of 11 patients with type 1 diabetes and 36
eyes of 18 healthy volunteers. OCTA images were evaluated for the presence of microvascular
changes and measurement of foveal avascular zone (FAZ) area and vessel density (VD)
measurements in the superficial capillary plexus (SCP) and deep capillary plexus (DCP) were
performed.
Results: OCTA revealed microvascular changes in 7 of 11 type 1 diabetes cases. There was no
significant difference between the FAZ measurements between the diabetic group and the control
group at the SCP and DCP levels (p=0.647, p=0.874, respectively). There was also no significant
difference in VD measurements between the diabetic group and the control group (p> 0.05).
Conclusion: In diabetic patients who are not clinically diagnosed with diabetic retinopathy,
retinal microvascular damage may occur. OCTA is a rapid, noninvasive, and safe imaging
modality that is useful in the recognition of microvascular findings that develop at an early stage.
Key words: Type 1 diabetes mellitus, diabetic retinopathy, optical coherence tomography

92. Toksik Nodüler ve Multinodüler Guatrlı Hastalarda Tiroid Kanser Sıklığı 2018

Didem Özdemir, Nagihan Beştepe, Fatma Dilek Dellal, Berrak Gümüşkaya Öcal, İbrahim Kılıç, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Yayınlar Ankara Med J, 2018;(4):664‐74 DOI: 10.17098/amj.497505.
ABSTRACT
ÖZET
Amaç: Toksik nodüler (TNG) ve toksik multinodüler guatr (TMNG), bir veya birden fazla
otonom fonksiyone tiroid nodülünün varlığı ile karakterize hipertiroidiye yol açan hastalıklardır.
Hipertiroidinin tiroid kanserine karşı koruyucu olduğu inancına karşın son yıllarda bu hastalarda
da tiroid kanser riskinin azımsanmayacak kadar olduğu ve nodüllerin diğer hastalarda olduğu
gibi değerlendirilmesi gerektiği yönünde yayınlar çoğalmaktadır. Bu çalışmanın amacı
TNG/TMNG nedeniyle cerrahi uygulanan hastalarda tiroid kanser sıklığını belirlemek ve kanser
ile ilişkili olabilecek preoperatif özellikleri değerlendirmektir.  
Materyal ve Metot: Çalışmaya Ocak 2017 ile Aralık 2014 arasında TNG veya TMNG
nedeniyle tiroidektomi yapılan hastalar alınmıştır. Retrospektif olarak taranan hastaların klinik
özellikleri, laboratuar ve ultrasonografi (US) sonuçları, sitolojik ve histopatolojik bulguları kayıt
edilmiştir. Histopatolojik sonucu benign ve malign saptanan hastaların klinik özellikleri,
nodüllerin preoperatif US özellikleri ve sitolojik sonuçları karşılaştırılmıştır.  
Bulgular: Çalışmaya alınan 482 hastanın 335’i (%69,50) kadın, 147’si (%30,50) erkekti ve
ortanca yaş 56 (18‐79) idi. 74 (%15,35) hastada TNG, 408 (%84,65) hastada TMNG vardı.
Histopatolojik olarak 380 (%78,84) hastada benign, 102 (%21,16) hastada malign patoloji
saptandı. Benign ve malign hastalarda yaş, cinsiyet dağılımı, antitiroid kullanımı, antikor
pozitifliği, nodül sayısı açısından fark yoktu. Malign hastalarda ultrasonografik olarak
parankimde tiroidit varlığı anlamlı şekilde yüksekti (%75,26 ve %87,24; p<0.001). Malign
hastalarda sitoloji sonuçları nedeniyle tiroidektomi uygulanan hasta oranı benign hastalara oranla
yüksekti. Benign hastalarda ise dev nodül nedeniyle tiroidektomi yapılan hasta oranı malign
hastalara oranla yüksekti. Preoperatif US verileri incelenen 1263 tiroid nodülünün 1222’si
(%96,75) histopatolojik olarak benign, 41’i (%3,25) malign idi. Malign nodüllerde hipoekojenite
oranı benign nodüllere göre anlamlı şekilde yüksekti. Benign ve malign nodüller arasında diğer
US özellikleri açısından fark saptanmadı. Sintigrafik değerlendirmesi olan nodüllerden benign
olanların 406’sı (%71,99), malign olanların 19’u (%67,86) sintigrafik olarak aktifti (p=0,853).  
Sonuç: Bu çalışmada TNG/TMNG nedeniyle cerrahi uygun görülen hastalarda tiroid kanser
sıklığı ihmal edilemeyecek oranda saptanmıştır. Bu hastalarda malign ve benign nodüllerin US
özellikleri benzer bulunmuştur. TNG/TMNG’lı hastalardaki nodüllerde, nodül aktif dahi olsa,
ince iğne aspirasyon biyopsi endikasyonunun diğer hastalarda olduğu gibi konulması, cerrahi
planlandığında özellikle TMNG varlığında total veya totale yakın tiroidektomi tercih edilmesi
önerilir.
Anahtar kelimeler: Toksik nodüler guatr, toksik multinodüler guatr, tiroid kanseri
 
ABSTRACT
 
Objectives: Toxic nodular goiter (TNG) and toxic multinodular goiter (TMNG) are
characterized by the presence of one or more autonomously functinoning thyroid nodules that
causes hyperthyroidism. In contrary to the previous thought that hyperthyroidism is protective
against thyroid cancer, there is increasing evidence that the risk of thyroid cancer should not be
underestimated in these patients and nodules should be assessed as being in other patients. We
aimed to determine the prevalence of thyroid cancer in TNG/TMNG patients that underwent
thyroidectomy and evaluate preoperative features that might be associated with cancer.
Materials and Methods: Patients diagnosed with TNG or TMNG and operated between January
2017 and December 2014 were included. The patients were scanned retropectively and clinical
features, laboratuary findings, ultrasonography (US) reports, cytological and histopathological
results were recorded. Clinical features of patients with benign and malignant histopathology,
and preoperative US features and cytological results of benign and malignant nodules were
compared.  
Results: There were 482 patients of which 335 (69.50%) were female and 147 (30.50%) were
male and the median age was 56 (18‐79). Preoperative diagnosis was TNG in 74 (15.35%) and
TMNG in 408 (84.65%) patients. Histopathologically, 380 (78.84%) had benign and 102
(21.16%) had malignant disease. There was no significant difference in age, sex distribution,
antithyroid usage, antibody positivity and median nodule number in benign and malignant
patients. Ultrasonographically presence of thyroiditis in parenchyma was higher in malignant
compared to benign patients (87.24% vs 75.26%. p<0.001). Ratio of patients operated for
cytological diagnosis was higher in malignant, while patients operated for giant nodule was
higher in benign patients. Among 1263 nodules with preoperative US data, 1222 (96.75%) were
benign, 41 (3.25%) were malignant histopathologically. Rate of hypoechogenity was
significantly higher in malignant than benign nodules. Other US features were similar in two
groups. Among nodules with preoperative scintigraphy results, 406 (71.99%) of benign and 19
(67.86%) of malignant nodules were hot (p=0.853).  
Conclusion: In this study, the incidence of thyroid cancer in TNG/TMNG patients who
underwent surgery was too high to be ignored. Preoperative US features of benign and malignant
nodules were similar in these patients. We recommend that nodules in patients with TNG/TMNG
should be evaluated by fine needle aspiration biopsy according to the same indications as for
other nodules and when surgery is planned; total or near total thyroidectomy can be preferred
particularly in the presence of TMNG.
Key words: Toxic nodular guatr, toxic multinodular goiter, thyroid cancer

91. Hashimoto Tiroditine Eşlik Eden Nodüllerin Ultrasonografik Özellikleri ve Sitolojik Bulguları 2018

Didem Özdemir, Fatma Dilek Dellal, Hüsniye Başer, Aylin Kılıç Yazgan, Şeyda Türkölmez, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Yayınlar Ankara Med J, 2018;(3):438‐46 DOI: 10.17098/amj.461660
ABSTRACT

ÖZET

Amaç: Hashimoto tiroiditi (HT) olan hastalarda tiroid nodüllerin ultrasonografik (US) özellikleri ve ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonuçlarının tiroidit varlığından etkilenip etkilenmediği net olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada HT’ye eşlik eden nodüllerin US özelliklerinin ve sitolojik bulgularının HT olmayan nodüler guatrlı hastalarla karşılaştırılması amaçlanmıştır.

Materyal ve Metot: Kliniğimizde 4 ay süresince US eşliğinde tiroid İİAB yapılan hastalar prospektif olarak incelendi. Tüm hastalardan bilgilendirilmiş olur formu alındı ve İİAB yapılacak olan nodüllerin US özellikleri belirlendi. Sitolojik olarak nodüller Bethesda sınıflamasına göre yetersiz, benign, önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), foliküler neoplazi/foliküler neoplazi şüphesi (FN/FNŞ), malinite şüphesi ve malign olmak üzere 6 gruba ayrıldı.

Bulgular: Çalışmaya 181 (%35,49) HT olan (166 kadın, 15 erkek) ve 329 (%64,51) HT olmayan (277 kadın, 52 erkek) 510 hasta alındı. HT olanların yaş ortalaması, olmayanlara oranla daha fazlaydı (sırasıyla 50,62±12,28 ve 46,73±12,04, p=0,001). HT’li hastalarda antikor pozitifliği ve hipotiroidi, HT olmayanlardan anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). HT grubunda 288 (%36,00), HT olmayan grupta 512 (%64,00) olmak üzere toplam 800 nodül vardı. Ultrasonografik olarak hipoekoik halo varlığı ve kenar düzensizliği her iki grupta benzerdi (sırasıyla p=0,176 ve p=0,187). HT zemininde gelişen nodüllerde mikrokalsifikasyon oranı %11,81, HT olmayanlarda %20,31 saptandı (p=0,002). Makrokalsifikasyon oranı, HT olanlarda %19,45 HT olmayanlarda %23,83 idi (p=0,012). HT olanlarda nodüllerin %30,77’si hipoekoik, %66,43’ü izoekoik ve %2,80’i hiperekoikti; HT olmayanlarda nodüllerin %38,93’ü hipoekoik, %59,63’ü izoekoik ve %1,44’ü hiperekoikti (p=0,010). HT olanlarda nodüllerin %78,47’si solid yapıda iken HT olmayanlardaki nodüllerin %61,72’si solid yapıdaydı (p<0,001). HT olanlarda sitolojik olarak %80,21 benign, %3,81 ÖBA/ÖBFL, %0,35 malinite şüphesi, %1,74 malign ve %13,89 yetersiz sonuç elde edildi. HT olmayanlarda %80,86 benign, %3,32 ÖBA/ÖBFL, %0,98 FN/FNŞ, %1,17 malinite şüphesi, %1,37 malign ve %12,30 yetersiz sonuç saptandı (p=0,427).

Sonuç: HT zemininde gelişen nodüllerde malignite lehine kabul edilen mikrokalsifikasyon ve makrokalsifikasyon varlığı ve hipoekoik görünüm daha düşük oranda saptanmıştır. Bu nodüllerde, tiroid İİAB ile elde edilen sitolojik sonuçlar, kronik tiroidit zemininde olmayan nodüllerle benzer bulunmuştur.

Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditinodülultrasonografitiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi

 

 

 

 

ABSTRACT

Objectives: It is unclear whether ultrasonography (US) features and fine-needle aspiration biopsy (FNAB) results of nodules accompanying with Hashimoto’s thyroiditis (HT) are affected by the presence of thyroiditis or not. In this study, we aimed to compare US features and cytological results of nodules in patients with and without HT.

Materials and Methods: Patients who underwent thyroid FNAB in our clinic during a 4 months’ period were evaluated prospectively. Informed consent was obtained from all patients and US features of nodules were determined. Cytological results were classified as nondiagnostic, benign, atypia of undetermined significance/follicular lesion of undetermined significance (AUS/FLUS), follicular neoplasia/suspicious for follicular neoplasia (FN/SFN), suspicious for malignancy and malignant.
Results: 181 (35.49%) patients with HT (166 female, 15 male) and 329 (64.51%) patients (277 female and 52 male) without HT were included. The mean age of patients with HT was significantly higher than patients without HT (50.62±12.28 vs 46.73±12.04, p=0.001). Antibody positivity and hypothyroidism were higher in patients wtih HT (p<0.001 for each). There were totally 800 nodules, of which 288 (36.00%) were in patients with HT, 512 (64.00%) in patients without HT. Ultrasonographically, presence of hypoechoic halo and marginal irregularity were similar in two groups (p=0.176 and p=0.187, respectively). Microcalcification was present in 11.81% of nodules with HT and 20.31% of nodules without HT (p=0.002). Macrocalcification was detected in 19.45% and 23.83% of nodules in patients with and without HT, respectively (p=0.012). Among nodules with HT, 30.77% were hypoechoic, 66.43% were isoechoic, and 2.80% were hyperechoic; while among nodules without HT, 38.93% were hypoechoic, 59.63% were isoechoic and 1.44% were hyperechoic (p=0.010). Solid texture was observed in 78.47% of nodules with HT and 61.72% of nodules without HT (p<0.001). Cytologically, 80.21% of nodules with HT were benign, 3.81% were AUS/FLUS, 0.35% were suspicious for malignancy, 1.74% were malignant and 13.89% were nondiagnostic. In nodules without HT, cytological results were benign in 80.86%, AUS/FLUS in 3.32%, FN/SFN in 0.98%, suspicious for malignancy in 1.17%, malignant in 1.37% and nondiagnostic in 12.30% (p=0.427).

Conclusion: Suspicious US features such as microcalcification, macrocalcification and hypoechoic appearance were found with a lower prevalence in nodules accompanying HT. Cytological results of nodules that arise on chronic thyroiditis were similar with nodules that arise on a normal parenchyma.

Key words:Hashimoto thyroiditisnoduleultrasonographythyroid fine needle aspiration biopsy

90. Diferansiye Tiroid Kanserlerinin Klinikopatolojik Özelliklerinin Değerlendirilmesi 2018

Oya Topaloğlu, Hüsniye Başer, Ayşegül Aksoy Altınboğa, Serap Ulusoy, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır. 
Ulusal Yayınlar Ankara Med J, 2018;(3):419‐29 DOI: 10.17098/amj.461658.
ABSTRACT

ABSTRACT

Objectives: Papillary thyroid cancer (PTC) and follicular thyroid cancer (FTC) constitute most of the differentiated thyroid cancers (DTC). Frequency of follicular variant (FV)PTC, a variant of PTC, has been increasing in recent years. However, the data concerning clinicopathologic, radiologic, and cytologic features of this subtype are limited in the literature. The aim of this study was to compare the clinicopathologic features of patients who were diagnosed and followed-up as FTC and FV-PTC in our institution, and also to investigate if there are differences between two groups in the preoperative radiologic, cytologic characteristics, and histopathologic tumoral features. 
Materials and Methods: Totally 177 (144 FV-PTC and 30 FTC) patients were included in this retrospective study. Preoperative thyroid function tests, thyroid antibodies, ultrasonographic and cytologic features of nodules, postoperative histopathologic features of both groups were compared. 
Results: FV-PTC group had 23 (16%) male and 121 (84%) female patients, FTC group had 11 (36.70%) male and 19 (63.30%) female patients. FTC group had significantly higher male patients (p=0.009). When preoperative ultrasonographic features were compared, we found that longitudinal diameter and volume of nodules were significantly higher in FTC group (respectively, p=0.007 and p=0.005). There were no significant differences according to other ultrasonographic features (p>0.05). However, irregular margin feature was higher in nodules in FV-PTC group compared to FTC group (p=0.012). In comparison of preoperative nodular cytological results according to the Bethesda classification, there was no difference in unsatisfactory cytology, benign, atypia of undetermined significance/follicular lesion of undetermined significance(AUS/FLUS), and suspicious for malignancy and malignant cytologies, follicular neoplasia/suspicious for follicular neoplasia (FN/SFN) cytology was found higher in FTC group compared to FV-PTC (15.80% vs 5.30%, p=0.017). In the evaluation of histopathological tumoral features, tumor diameter was detected high in FTC group (median tumor diameter; 25 mm vs 14.5 mm, p <0.001). Capsular invasion and vascular invasion were high significantly in FTC group (respectively, p<0.001 and p<0.001). However, there was no difference in number of patients receiving radioactive iodine (RAI) treatment postoperatively (p=0.121), average RAI dosage was more in FTC group compared to FV-PTC (p <0.001).
Conclusion: FV-PTC is a commonly seen subtype of the PTC. It has been reported that clinical feature of FV-PTC is between classical type PTC and FTC in the literature. Clinicopathologic behaviour of FV-PTC among the other differentiated thyroid cancers can be determined clearly with the further studies. 

Keywords: Follicular variant of papillary thyroid cancerfollicular thyroid cancerultrasoundcytologytumoral features

 

 

ÖZET

Amaç: Diferansiye tiroid kanserinin (DTK) büyük çoğunluğunu papiller tiroid kanserleri (PTK) ve folliküler tiroid kanserleri (FTK) oluşturmaktadır. PTK varyantlarından olan folliküler varyant- PTK (FV-PTK) sıklığı son yıllarda artmaktadır. Ancak bu alt grup için klinikopatolojik, radyolojik ve sitolojik özelliklere ait literatür bilgisi kısıtlıdır. Bu çalışmada amaç, merkezimizde takip edilen FTK ve FV-PTK tanısı alan hastaların klinikopatolojik özelliklerin karşılaştırılması, preoperatif radyolojik ve sitolojik özellikler ile histopatolojik tümöral özellikler açısından bu iki farklı grup DTK arasında fark olup olmadığının araştırılmasıdır. 
Materyal ve Metot: Bu retrospektif çalışmaya toplam 177 (144 FV-PTK ve 30 FTK) hasta dahil edildi. Her iki hasta grubunun preoperatif tiroid fonksiyon testleri, tiroid antikorları, nodüllerinin ultrasonografik ve sitolojik özellikleri, operasyon sonrası histopatolojik özellikleri karşılaştırıldı. 
Bulgular: FV-PTK grubunda 23 (%16) erkek hasta, 121 (%84) kadın hasta var iken, FTK grubunda 11 (%36,70) erkek 19 (%63,30) kadın hasta mevcut olup erkek hastaların sayısı FTK grubunda istatistiksel olarak anlamlı derece fazla idi (p=0,009). Preoperatif ultrasonografik özellikler karşılaştırıldığında FTK grubundaki nodüllerin longitudinal çapı ve volümü FV-PTK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede daha büyüktü (sırası ile p=0,007 ve p=0,005). Ultrasonografik diğer özelliklerden açısından istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Ancak irregüler kenar özelliği FV- PTK grubundaki nodüllerde FTK grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derece daha fazlaydı (p=0,012). Her iki gruptaki nodüllerin preoperatif sitoloji sonuçları Bethesda sınıflamasına göre karşılaştırıldığında yetersiz sitoloji, benign, önemi belirsiz atipi/önemi belirsiz folliküler lezyon (ÖBA/ ÖBFL), malignite şüphesi ve malign sitoloji sonuçları açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlenmezken, folliküler neoplazi/folliküler neoplazi şüphesi (FN/FNŞ) sitoloji sonucu FTK grubunda istatistiksel olarak anlamlı derece daha fazlaydı (%15,80’e karşılık %5,30, p=0,017). Histopatolojideki tümöral özellikle değerlendirildiğinde FTK grubunda tümör çapı, FV-PTK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derece daha büyüktü (median tümör çapı 25 mm’e karşılık 14,5 mm, p <0,001). Kapsüler invazyon ve vasküler invazyon görülme oranı FTK grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,001). Postoperatif takipte radyoaktif iyot (RAİ) tedavisi alan hasta sayısı açısından gruplar arasında farklılık izlenmedi (p=0,121). Ortalama RAI tedavisi dozu FTK grubunda FV-PTK grubuna göre daha fazlaydı (p <0,001). 
Sonuç: FV-PTK, PTK’ının sık görülen bir alt grubudur. Literatür verilerine göre klinik özelliklerinin klasik tip PTK ile FTK arasında olduğu belirtilmektedir. Diğer DTK’lar içerisinde FV-PTK’nın klinikopatolojik davranışı ileri çalışmalarla daha net bir şekilde tanımlanabilir. 

Anahtar Kelimeler:Folliküler varyant papiller tiroid kanserifolliküler tiroid kanseriultrasonografisitolojitümör özellikleri

89. Melatonin, leptin, and ghrelin levels in nurses working night shifts 2018

Sibel Söylemez, Ayşe Banu Çaycı Sivri, Ercan Şimşek, Burçak Polat, Bekir Çakır.
Ulusal Yayınlar J Surg Med. 2019;3(1):00-00. Research article DOI: 10.28982/josam.443902.
ABSTRACT

Abstract

Aim:The levels of several hormones including melatonin, leptin, and ghrelin are regulated by circadian rhythm. Deregulated hormone levels due to disruption of circadian rhythm may result in medical conditions like metabolic syndrome (MetS). The aim of this cross-sectional study was to investigate the associations among circadian rhythm, melatonin, leptin, ghrelin and metabolic syndrome by determining melatonin levels of healthy nurses who were working on night-shift for at least 3 months and of those on day-shift for at least 3 months. Methods: Venous bloods following 8-hour fasting of 50 nurses, who were aged at 20-40 age range and whose Body Mass Index (BMI) were >25, were collected. Those working on night-shift were named as night group and the control group of the study was named as day group. From the bloods collected; melatonin, leptin and ghrelin levels were evaluated by ELISA method, insulin was evaluated by immunochemically, whereas fasting blood glucose, cholesterol, triglyceride, high-density lipoprotein (HDL) and low-density lipoprotein (LDL) levels were evaluated spectrophotometrically. Results: Melatonin level was significantly lower in the night-shift group compared to the day-shift group (p=0.003). Leptin level was slightly but not significantly lower in the night-shift group (p=0.097). In contrast, ghrelin level and other biochemical parameters including triglyceride, fasting blood sugar (FBS), insulin, insulin resistance index (HOMA-IR) and cholesterol were increased in the night-shift group but these increments were not statistically significant. Conclusion: Our results suggest that night-shift work might exhibit tendency towards MetS by disrupting circadian rhythm.

Keywords:Night shift, Metabolic syndrome, Melatonin, Leptin, Ghrelin

 

Özet

Amaç:Melatonin, leptin ve grelin dahil olmak üzere birçok hormonun seviyeleri sirkadiyen ritim tarafından düzenlenir. Sirkadiyen ritim bozulmasına bağlı düzensiz hormon düzeyleri metabolik sendrom (MetS) gibi sorunlara neden olabilir. Bu kesitsel çalışmada, en az 3 aydır gece ve en az 3 aydır gündüz vardiyasında çalışan sağlıklı hemşirelerin melatonin düzeylerini belirleyerek, melatonin, sirkadien ritim, leptin, grelin ve metabolik sendrom ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: 20-40 yaş aralığında, Vücut Kitle İndeksi (BMI) > 25 olan 50 hemşirenin sabah 8 saatlik açlıkla venöz kanları alınmıştır. Gece nöbet tutan grup gece grubu olarak, gündüz çalışan kontrol grubu ise gündüz grubu olarak adlandırılmıştır. Alınan kanlarda melatonin, leptin ve grelin düzeyleri ELISA metodu ile, metabolik sendrom kriterlerinden olan insülin immünokimyasal olarak, açlık kan şekeri, kolesterol, trigliserid, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) düzeyleri ise spektrofotometrik olarak incelenmiştir. Bulgular: Melatonin düzeyleri gece grubunda, gündüz grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,003). Leptin düzeyleri gece grubunda düşük bulunmuştur ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,097). Aksine grelin düzeyleri ve diğer biyokimyasal parametreler olan trigliserit, açlık kan şekeri, insülin, insülin direnci ve kolesterol gece grubunda artmıştır, ancak bu artışlar istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuç: Bulgularımız gece vardiyasında çalışmanın sırkadiyen ritmin bozularak, MetS eğiliminin artabileceğini göstermektedir.

Anahtar kelimeler:Gece vardiyası, Metabolik sendrom, Melatonin, Leptin, Grelin

 

88. Ratio of Thyrotropin to Thyroglobulin as a Novel Marker for Differentiating Between Benign and Malignant Thyroid Nodules within Different Bethesda Categories 2017

Abbas Ali TAM, Didem ÖZDEMİR, Cevdet AYDIN, Muhammet Cüneyt BİLGİNER, Mustafa Ömer YAZICIOĞLU, Nuran SÜNGÜ, Reyhan ERSOY, Bekir ÇAKIR
Ulusal Yayınlar Turk J Endocrinol Metab 2018;22:21-31, Doi: 10.25179/tjem.2017-58803.
ABSTRACT
ABSTRACT
Objective: We aimed to determine whether the ratio of thyrotropin (TSH) to thyroglobulin
(Tg) (TSH/Tg) would be able to asist in predicting malignancy in thyroid nodules. Material
and Methods: Euthyroid patients operated between the year 2007 and 2014 were
retrospectively reviewed. Patients who previously had thyroid disease or surgery and those
with increased levels of anti-thyroglobulin antibodies were excluded from this study.
Clinicopathological features, as well as serum TSH, Tg, and TSH/Tg were compared between
histopathologically benign and malignant groups. Results: Data related to 370 (60.3%) benign
and 244 (39.7%) malignant patients were analyzed. The malignant patients exhibited
significantly higher TSH, TSH/Tg, and total thyroid volume, and a lower Tg compared to the
benign patients (p&lt;0.001 for each). There were 924 (74.2%) benign and 321 (25.8%)
malignant nodules. Cytological distribution of the nodules was observed to be as follows: 343
(27.6%) nondiagnostic, 637 (51.2%) benign, 121 (9.7%) atypia of undetermined
significance/follicular lesion of undetermined significance (AUS/FLUS), 39 (3.1%) follicular
neoplasm/suspicious for follicular neoplasm (FN/SFN), 64 (5.1%) suspicious for malignancy
(SM), and 41 (3.3%) malignant. TSH, Tg, and TSH/Tg were significantly different in
different Bethesda categories (p&lt;0.001 for each). Median TSH/Tg was the lowest in benign
(0.013), and highest in SM (0.054) and malignant (0.086) cytologies. TSH/Tg was
significantly higher in the malignant nodules compared to benign nodules, in AUS/FLUS,
FN/SFN, and SM categories (p=0.001, p&lt;0.001, and p=0.003, respectively). In the regression
analysis, TSH/Tg demonstrated higher diagnostic performance compared to TSH and Tg
(p&lt;0.001). Discussion: Preoperative TSH/Tg could be used as a novel marker for
differentiating between benign and malignant thyroid nodules. It could also assist in the
prediction of risk of malignancy and management decisions when the cytology is
indeterminate.
 
Keywords: Thyrotropin; thyroglobulin; thyroid malignancy; TSH/Tg; Bethesda
ÖZET
Amaç: Malign ve benign tiroid nodüllerinin ayırımında yeni bir prediktif markır olarak
tirotropin (TSH) tiroglobulin (Tg) oranını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: 2007
ve 2014 arasında opere edilen ötiroid hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Tiroid
hastalığı veya cerrahi öyküsü olanlar ve artmış anti-tiroglobulin antikorları olanlar
dışlandı.Histopatolojik olarak benign ve malign gruplar klinikopatolojik özellikler ve serum
TSH, Tg, TSH/Tg oranı açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 370 (%60.3) benign ve 244
(%39.7) malign hasta vardı.Benign hastalara göre malign hastalarda anlamlı olarak yüksek
TSH, TSH/Tg ve total tiroid hacmi ve düşük Tg vardı (her biri için, p&lt;0.001). (%74.2) benign
ve 321 (%25.8) malign nodül vardı. Sitopatalojik dağılım şöyleydi; 343 (%27.6)
 
nondiagnostik, 637 (%51.2) benign, 121 (%9.7) önemi belirlenemeyen atipi/önemi
belirlenemeyen folliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL), 39 (%3.1) folliküler neoplazi/folliküler
neoplazi şüphesi (FN/FNŞ), 64 (%5.1) malignite şüphesi (MŞ) ve 41 (%3.3) malign. TSH, Tg
ve TSH/Tg Bethesda kategorilerinde anlamlı olarak farklıydı (her biri için p&lt;0.001). Median
TSH/Tg benignde (0.013) en düşük ve MŞ (0.054) ve malign sitolojilerde (0.086) en yüksekti.
ÖBA/ÖBFL, FN/FNŞ ve MŞ kategorilerinde, TSH/Tg oranı malign nodüllerde benign
nodüllere göre yüksek bulundu (sırasıyla, p=0.001, p&lt;0.001 ve p=0.003). Regresyon
analizinde TSH/Tg; TSH ve Tg&#39;ye göre daha yüksek tanısal performansa sahipti (p&lt;0.001).
Tartışma: TSH/Tg ameliyat öncesinde benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırımında yeni
bir marker olarak kullanılabilir. Ayrıca indetermine sitolojisi olan nodüllerde malignite
riskinin belirlenmesine ve yönetimine yardımcı olabilir.
 
Keywords: Tirotropin; tiroglobulin; tiroid malignitesi; TSH/Tg; Bethesda

87. Klinefelter Sendromu ve Fertilite. 2017

Beştepe Nagihan, Özdemir Didem, Çakır Bekir
Ulusal Yayınlar Turkiye Klinikleri J Intern Med 2018;3(1):1-11, DOI: 10.5336/intermed.2017-58450
ABSTRACT
Klinefelter sendromu, erkeklerde en sık görülen seks kromozom bozukluğudur. Prevalansı
yaklaşık 500-600 erkek doğumda birdir ve erkek infertilitesinin en sık genetik
nedenlerindendir. Klinefelter sendromunun tipik klinik özellikleri; önikoid görünüm ve uzun
boy, jinekomasti, küçük testisler, azospermi ve infertilitedir. Hastalar sıklıkla infertilite nedeni
ile yapılan incelemeler sırasında tanı almaktadırlar. Erişkin dönemindeki hastalarda
laboratuvar ve klinik bulgular ,hipergonadotropik hipogonadizm ile uyumludur. Serum
testosteron seviyeleri her zaman çok düşük olmamasına rağmen serum folikül stimüle edici
hormon seviyesinin normalin üzerinde olması önemli bir laboratuvar bulgusudur. Kesin tanı
periferik kandaki lenfositlerden yapılan kromozom analizi ile konmaktadır. 47,XXY
kromozom kuruluşu hastaların %80&#39;inde mevcut iken, 47,XXY dışı kromozom anomalilerinin
tüm hastalar içindeki oranı %20 kadardır. Klinefelter sendromunda artmış morbidite ve
mortalite nedeni ile bu hastaların erken tanısı önemlidir. Azospermik erkeklerin %11&#39;inde,
infertilite nedeni ile başvuranların da %4&#39;ünde Klinefelter sendromu saptanmaktadır.
Klinefelter sendromlu hastaların çoğunluğunda semen analizinde tipik bulgu azospermidir.
Genel kanı olarak Klinefelter sendromlu hastalar infertil olarak kabul edilse de, son dönemde
uygulanan bazı yardımcı üreme teknikleri ile fertilizasyon sağlanabilmektedir. Son yıllarda
geliştirilen sperm kriyoprezervasyon, testiküler sperm ekstraksiyonu (TESE), mikro-TESE ve
intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu gibi yöntemlerle bu hastalar da çocuk sahibi
olabilmektedir. Spermatogonial kök hücrelerin dondurulması veya testiküler doku saklanması
ise henüz deneysel tedavilerdir. Bu çalışmada, Klinefelter sendomunun klinik özellikleri,
tedavisi ve fertilite yöntemlerinin incelenmesi amaçlanmıştır.
 
Anahtar Kelimeler: Klinefelter sendromu; hipogonadizm; fertilite
ABSTRACT
Klinefelter syndrome is the most frequent sex chromosomal disorder in males. With an
estimated prevalance of about 1 in 500-600 newborn boys, it is among the most frequent
genetic couses of male infertility. Typical clinical features of Klinefelter syndrome are
enuchoid body proportions and tall stature, gynecomastia, small testicles, azoospermia and
infertility. Patients usually diagnosed while they are evaluated for infertility. The laboratory
and clinical findings of adults patients are complied with hypergonadotropic hypogonadism.
Even if serum testosterone levels are not always markedly low, elevated serum follicle
stimulating hormone is an important laboratory finding. Definitive diagnosis is made by
 
karyotype analysis of peripheral blood lymphocytes. While 47,XXY chromosome stracture is
detected in 80% of the patients, 20% of the patients have another numerical chromosomal
abnormality. Due to increased morbidity and mortality, early diagnoses of Klinefelter
syndrome is critical. Klinefelter syndrome is determined in 11% of azoospermic men and 4%
of infertile men. Typical finding in semen analysis of most patients with Klinefelter syndrome
is azoospermia. In general, patients with Klinefelter syndrome are accepted as infertile,
however, assisted reproductive techniques may provide fertilization. With the techniques
developed in recent years such as sperm cryopreservation, testicular sperm extraction (TESE),
mikro-TESE and intracytoplasmic sperm injection, fertility was achieved in these patients.
Cryopreservation of spermatogonial stem cells or testicular tissue is still experimental
methods. In this review, we investigated clinical features, treatment and fertility options in
patients with Klinefelter syndrome.
 
Keywords: Klinefelter syndrome; hypogonadism; fertility

86. Association of hormonal changes with disease severity and mortality in critically-ill patients 2017

Çuhacı Fatma Neslihan, Öğmen Berna, Döğer Cihan, Polat Burçak, İzdeş Seval, Ersoy Reyhan, Çakır Bekir
Ulusal Yayınlar Turk J Endocrinol Metab, 21:1-8, 2017. DOI: 10.4274/tjem.3498
ABSTRACT
Purpose:
Endocrine and metabolic changes, which may affect the prognosis and outcome, can occur in
critically ill patients. In this prospective study, we aimed to evaluate the changes in the pituitary-
adrenal-gonadal- thyroid axis in patients admitted to the adult intensive care unit on admission
and 15 days later and also to evaluate whether these hormonal changes contribute to prognosis
and mortality as well as to investigate the association between these hormonal changes and
Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II (APACHE II) and sequential organ failure
assessment (SOFA) scores, length of hospitalization, and mortality.
Material and Method:
One hundred and fifty seven patients were enrolled in this study. Severity of illness was assessed
by APACHE II and SOFA scores. Blood samples were collected within the first 4 hours of
intensive care unit admission and 15 days later for hormonal evaluation.
Results:
Eighty-five patients were in survival (S), 72 were in the non-survival (NS) group. The median
age, and baseline APACHE II, median APACHE II mortality and SOFA scores in NS group
were significantly higher than in S group. According the baseline endocrine parameters, the
predictive factors on mortality were age, baseline SOFA score and hospitalization length and
also, 15 days after the admission, age and Δ TSH were found be the predictive factors in
mortality.
Discussion:
Our study revealed that none of the endocrine parameters contribute to mortality except Δ TSH.
We assume that Δ TSH can be used together with APACHE II or SOFA scores in the prediction
of prognosis in a tertiary mixed type intensive care unit.
 
Keywords: Critically ill patient, endocrine parameters, mortality

85. Clinical and Hormonal Characteristics of Patients with Syndrome of Inappropriate Secretion of Thyrotropin 2016

85. Şefika Burçak Polat, Cevdet Aydın, Gülfem Kaya, Neslihan Çuhacı, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Yayınlar DOI: 10.4274/tjem.3592, Turk J Endocrinol Metab 2016;20:112-116
ABSTRACT
PURPOSE:
Normal or elevated thyrotropin (TSH) levels in the presence of elevated thyroxine is defined
as syndrome of inappropriate secretion of TSH. The two main clinical conditions that can lead
to this syndrome are TSH-secreting adenoma (TSHoma) and resistance to thyroid hormone.
Establishing the correct diagnosis is crucial in order to decide on the most appropriate
treatment option. Herein, we present the data of seven patients who were hospitalized for the
differential diagnosis of the two clinical entities.
MATERIAL AND METHOD: 
Our database was reviewed for patients diagnosed with syndrome of inappropriate secretion
of TSH in our hospital between 2010 and 2014. After exclusion of the other rare causes, seven
patients who were hospitalized for the differential diagnosis of TSHoma and resistance to
thyroid hormone were included.
RESULTS: 
The final diagnosis was resistance to thyroid hormone in four patients, TSHoma in two and
equivocal in one. Two patients diagnosed with TSHoma were operated and had positive
staining with TSH. Both of the TSHoma cases had macroadenoma on pituitary magnetic
resonance imaging and visual field defect, while two of four patients with resistance to
thyroid hormone had microadenoma. Alpha-subunit/TSH molar ratio was above 1 in all
patients diagnosed with TSHoma while it exceeded 1 in two patients with the final diagnosis
of resistance to thyroid hormone. Thyrotrophin-releasing hormone stimulation test revealed a
blunted response in all patients with TSHoma and a positive response in all with resistance to
thyroid hormone.
DISCUSSION:  
Differential diagnosis of resistance to thyroid hormone and TSHoma can be a clinical
challenge and requires complex hormone testing and imaging methods. Since incidental
pituitary tumors are not rare, presence of an adenoma should not rule out the diagnosis of
resistance to thyroid hormone.

84. Akromegali; Epidemiyoloji ve Patogenez 2016

Çakır B, Polat ŞB.
Ulusal Yayınlar Türkiye Klinikleri, Özel Sayı, 9 (1): 7-14 (2016).
ABSTRACT
Akromegali kadın ve erkekleri eşit oranda etkileyen ve genellikle ellili yaşlarda tanı koyulan
nadir bir hastalıktır. Akromegali prevalansı ile ilgili yapılan yeni epidemiyolojik çalışmalar ve
biyokimyasal tarama metodları sayesinde bu hastalığın eskiden düşünüldüğünden çok daha
yaygın olduğu tahmin edilmektedir. Son on yılda harcanan onca efora rağmen hastalığın
patogenezi ve genetik sebepler ile ilgili net veriler elde edilememiştir. Saptanabilen genetik
mekanizmalar ile ilgili bilgiler de yeni tedavi yöntemleri keşfetmede efektif olarak
kullanılamamıştır. Bu makalede hastalığın çeşitli toplumlardaki görülme sıklığı ile birlikte
akromegali ile ilişkili genetik sendromlar ve sporadik vakalarda tespit edilen genetik
mutasyonlar üzerinde duruldu.
Anahtar Kelimeler: Akromegali; prevalans; onkojenler
ABSTRACT
Acromegaly is considered as a rare condition affecting males and females equally and is
usually diagnosed in the fifth decade of life. New epidemiological studies focusing on the
prevalance of the disease and novel biochemical screening programmes suggest that
acromegaly may be much more prevalant than previously suggested. Despite the significant
efforts made over the last decade, still little is known about the genetic causes of the disease
and even less is applied from this knowledge therapeutically. In conclusion, we attempt to
present an overall approach to the epidemology of acromegaly in different populations and
also the human molecular genetics of both familiar and sporadic acromegaly cases.
Keywords: Acromegaly; prevalence; oncogenes

83. Görmeyi Tehdit Eden Graves Oftalmopatisi 2016

Cakir B
Ulusal Yayınlar Türkiye Klinikleri, Özel Sayı, 9 (2): 10-17 (2016).
ABSTRACT
ÖZET
Graves hastalığının en sık rastlanan ekstratiroidal bulgusu olan Graves oftalmopati (GO)
hastaların yaklaşık %40&#39;ında görülür. Patogenezi tam olarak aydınlatılmamış olmakla birlikte
immün sistemin asıl hedefinin orbital fibroblastlar olduğu bilinmektedir. GO&#39;li bir hastada
hastalığın aktivitesinin ve ciddiyetinin belirlenmesi önemlidir. GO yaklaşık 3-6 ay süren bir
aktif inflamasyon fazı, ardından 1-3 yıl süren plato fazı ve daha sonra iyileşmenin olduğu
fakat kalıcı hasarla son bulabilen iyileşme fazı ile karakterizedir. Tüm hastalarda risk
faktörlerinin azaltılmasına yönelik önlemler ve lokal tedaviler önerilmelidir. Orta-ciddi GO&#39;de
inflamasyonun aktif olduğu dönemde antiinflamatuar ve immunmodülatuar tedaviler
etkinken, inaktif dönemde cerrahi tedavi ön plandadır. Orbital inflamasyon ve konjesyon ciddi
boyutlara ulaştığında, kompresif optik nöropati ve korneal dekompanzasyon görülebilir.
Görmeyi tehdit eden GO olarak nitelendirilen bu durumlara acil müdahale gerekir. İntravenöz
glukokortikoidler, orbital radyoterapi ve cerrahi dekompresyon görmeyi tehdit eden GO&#39;de
uygulanabilecek yaklaşımlardır. Bu makalede orta-ciddi GO ve görmeyi tehdit eden GO&#39;de
klinik bulgular ve tedavi seçenekleri değerlendirilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Graves oftalmopatisi; dekompresyon, cerrahi; antiinflamatuar ajanlar
ABSTRACT
Graves ophtalmopathy (GO) is the most common extrathyroidal manifestation of Graves
disease. Although pathogenesis is not clearly defined, main target of immune system is orbital
fibroblasts. GO is characterized by an active inflammation phase lasting about 3-6 months,
followed by a plateau and than a burnout phase in which an improvement occur with possible
permanent damage. Precautions to decrease risk factors and local treatments should be
recommended in all patients. In moderate-severe GO, antiinflammatory and
immunomodulatory treatment is effective during active phase, while surgical approach is
recommended in inactive phase. When orbital inflammation and congestion are severe,
compressive optic neuropathy and corneal decompansation may occur. These are defined as
sight threatining GO and requires urgent interventions. Intravenous glucocorticoids, orbital
radiotherapy and surgical decompression are treatment modalities that can be used in sight
threatining GO. In this review, clinical findings and treatment options of moderate-severe and
sight threatining GO are discussed.
Keywords: Graves ophthalmopathy; decompression, surgical; anti-inflammatory agents

82. Tatlandırıcılar 2014

Didem ÖZDEMİR, Hüsniye BAŞER, Bekir ÇAKIR
Ulusal Yayınlar Turkiye Klinikleri J Endocrin 2014;9(2):60-70
ABSTRACT
ABSTRACT
ÖZET
Kontrast madde, dokular arasındaki kontrast farkını arttırarak seçilebilirliğin artmasını sağlayan
maddelerdir. Günümüzde gelişen ve yaygınlaşan teknolojinin sonucu olarak radyokontrast maddeler
başta radyologlar olmak üzere birçok klinik tarafından hem tetkik hem de tedavi sırasında sıklıkla
kullanılmaktadır. Radyokontrast maddelerin bulantı, kusma ürtiker, bronkospazm, hipotansiyon,
anaflaktik reaksiyon, ekstravazasyona bağlı doku hasarı, tromboz, nefropati, katekolamin salgılayan
tümör varlığında atak gelişimi gibi yan etkileri vardır. İyot içeren radyokontrast maddelerin vücuda
fizyolojik ihtiyaçtan çok daha fazla iyot yüklemesi dolayısıyla tiroid bezi üzerine de etkileri
görülebilir. Bu maddelerin alımı sonrası serum iyot konsantrasyonu aylarca belirgin bir şekilde yüksek
kalabilir. Fazla miktarda iyot verilmesi özellikle altta yatan tiroid hastalığı olanlarda ve nadiren de
tiroid bezi normal olan kişilerde tiroid problemleri yaratabilir. Bu kişisel ve çevresel özelliklere göre
tirotoksikoz, hipotiroidi veya otoimmünite gelişimi şeklinde ortaya çıkabilir. Yaşlılar, tiroid otonomisi
olanlar, iyot eksikliği bölgesinde yaşayanlar, Hashimoto tiroiditi olanlar, tedavi edilmiş Graves
hastalığı olanlar, daha önce postpartum tiroidit, interferona bağlı tiroidit veya amiodarona bağlı tiroidit
geçirenler iyotlu kontrast madde sonrası tiroid disfonksiyonu geliştirmeye eğilimli risk gruplarıdır.
Yaşlı hastalarda, altta yatan tiroid hastalığı olanlarda ve tiroid disfonksiyonun ciddi sonuçlara yol
açabileceği (kardiyovasküler hastalık, serebrovasküler olay gibi) kişilerde iyotlu kontrast madde
öncesi ve sonrası tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesi önerilebilir. Bununla birlikte bu maddelerin
kullanımına bağlı gelişebilecek tiroid disfonksiyonuna karşı profilaktik olarak antitiroid, perklorat
veya başka bir medikal tedavinin verilmesini destekleyen net veriler bulunmamaktadır. Bu derlemede,
fazla iyot verilmesinin tiroid bezi üzerine etkileri özetlenmiş ve iyotlu kontrast maddelerin tiroid bezi
üzerine etkilerinin araştırıldığı çalışmalar incelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Karşıt medya; iyot; tiroid fonksiyon testleri
ABSTRACT
Contrast media enhance the visualization of substances and tissues by increasing the contrast of an
image. Radiocontrast media are used more frequently during both diagnostic and treatment
procedures. The major side effects of these substances are nausea, vomiting, bronchospasm,
hypotension, anaphylactic reaction, extravasation, thrombosis, nephropathy and hypertensive attack in
the presence of a catecholamine secreting tumor. Iodine containing contrast media may also affect the
thyroid gland since it causes loading of much more iodine than the physiological need. Excess iodine
might cause thyroid problems particulary in patients with underlying thyroid disease and occasionaly
in people with normal thyroid gland. These problems may emerge as thyrotoxicosis, hypothyroidism
or development of autoimmunity. Old age, thyroid autonomy, living in iodine deficient regions,
Hashimoto thyroiditis, euthyroid Graves disease, history of postpartum thyroiditis, interpheron
induced thyroiditis, amiodarone induced thyroiditis are risk factors for development of thyroid
dysfunctions after iodinated contrast media. It is recommended to evaluate thyroid functions before
and after administration of contrast media in elderly patients, patients with underlying thyroid disease
and patients with diseases that might be severely effected by thyroid dysfunctions (cardiovascular,
cerebrovascular disease). However, there is not available data yet to support the administration of
antithyroid drugs, perchlorate or any other medication as a prophylaxis to prevent the development of
iodinated contrast media induced thyroid dysfunctions. In this review, we tried to summarize the
effects of excess iodine on thyroid gland and review the trials evaluating the effects of iodinated
contrast media on thyroid functions.
Keywords: Contrast media; iodine; thyroid function tests

81. Cisplatin toksisitesine bağli ciddi hipokalsemi olgusu:vaka takdimi ve literatürün gözden geçirilmesi 2014

Sefika Burcak Polat, Fatma Neslihan Cuhaci, Berna Evranos, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Yayınlar Türkiye Klinikleri, Endokrinoloji Dergisi 2014; 9(1):26-28
ABSTRACT

Özet: Hipokalsemi total kalsiyumun serumda 8.5 mg/dl'nin altında olması veya iyonize kalsiyumun 4,7 mg/dl altında olması olarak tanımlanır. Günlük hayatta sık kullanılan medikal ajanlar hipokalsemiye sebep olabilir. Bu yazıda serviks kanseri nedeni ile cisplatin ve radyoterapi almakta olan bir hastada ilaca bağlı gelişmiş ciddi hipokalsemi olgusu sunulmuştur. 56 yaşında kadın hasta acil servise tetani şikayetiyle başvurdu. Hastanın öyküsünde 5 yıl önce serviks kanseri tanısı aldığı, bu nedenle 3 gün önce cisplatin eş zamanlı radyoterapi başlandığı öğrenildi. Fizik muayenesinde Chvostek ve Trousseau bulguları mevcuttu. Laboratuvar bulgularında hipokalsemi, hiperfosfatemi ve hipomagnezemi saptandı. PTH düzeyi yüksek, D vitamin düzeyi düşük idi. Semptomatik olan hastaya acil intravenöz kalsiyum glukonat ve magnezyum replasmanı yapıldı. Hipokalsemi PTH sentezi, sekresyonu veya fonksiyonlarındaki defektlerden kaynaklanabileceği gibi, D vitamini eksikliği yada işlev bozukluğundan da kaynaklanabilir. Bunun dışında ilaçlar da geçici hafif hipokalsemiye yol açabilirler. Cisplatin bu ilaçlardan biridir, renal toksisite ile hipomagnezemiye ve dolayısı ile hipokalsemiye sebep olur.

Anahtar Kelimeler: Hipokalsemi; sisplatin; D vitamini eksikliği

 

Abstract: Hypocalcemia is defined as total calcium (Ca) lower than 8.5 mg/dl or ionised Ca <4.7 mg/dl. It can be associated with certain drugs used in daily clinical practice. Here we report a case of severe symptomatic hypocalcemia who was treated with cisplatin and radiotherapy for cervix cancer. A 56 year old female patient admitted to emergency room with tetany. In the physical examination Chvostek and Trousseau signs were positive. In the detailed history, we learned that she had cervix cancer for 5 years and received her last cisplatin based chemotherapy 3 days ago. Severe hypocalcemia, hypomagnesemia, hyperphosphatemia were detected along with high PTH and low serum vitamin D levels. We have given intravenous calcium gluconate infusion together with magnessium until the symptoms were relieved. Hypocalcemia is usually caused by hypoparathyroidism, resistance to PTH or vitamin D. Cisplatin is an agent which has several side effects such as nephrotoxicity and leads to hypocalcemia.

Key Words: Hypocalcemia; cisplatin; vitamin D deficiency

80. İyot içeren kontrast maddelere bağlı tiroid fonksiyon bozuklukları 2013

82. D. Özdemir, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Yayınlar Turkiye Klinikleri J Endocrin, 8(2), 57-64 (2013).
ABSTRACT
ÖZET
Kontrast madde, dokular arasındaki kontrast farkını arttırarak seçilebilirliğin artmasını sağlayan
maddelerdir. Günümüzde gelişen ve yaygınlaşan teknolojinin sonucu olarak radyokontrast maddeler
başta radyologlar olmak üzere birçok klinik tarafından hem tetkik hem de tedavi sırasında sıklıkla
kullanılmaktadır. Radyokontrast maddelerin bulantı, kusma ürtiker, bronkospazm, hipotansiyon,
anaflaktik reaksiyon, ekstravazasyona bağlı doku hasarı, tromboz, nefropati, katekolamin salgılayan
tümör varlığında atak gelişimi gibi yan etkileri vardır. İyot içeren radyokontrast maddelerin vücuda
fizyolojik ihtiyaçtan çok daha fazla iyot yüklemesi dolayısıyla tiroid bezi üzerine de etkileri
görülebilir. Bu maddelerin alımı sonrası serum iyot konsantrasyonu aylarca belirgin bir şekilde yüksek
kalabilir. Fazla miktarda iyot verilmesi özellikle altta yatan tiroid hastalığı olanlarda ve nadiren de
tiroid bezi normal olan kişilerde tiroid problemleri yaratabilir. Bu kişisel ve çevresel özelliklere göre
tirotoksikoz, hipotiroidi veya otoimmünite gelişimi şeklinde ortaya çıkabilir. Yaşlılar, tiroid otonomisi
olanlar, iyot eksikliği bölgesinde yaşayanlar, Hashimoto tiroiditi olanlar, tedavi edilmiş Graves
hastalığı olanlar, daha önce postpartum tiroidit, interferona bağlı tiroidit veya amiodarona bağlı tiroidit
geçirenler iyotlu kontrast madde sonrası tiroid disfonksiyonu geliştirmeye eğilimli risk gruplarıdır.
Yaşlı hastalarda, altta yatan tiroid hastalığı olanlarda ve tiroid disfonksiyonun ciddi sonuçlara yol
açabileceği (kardiyovasküler hastalık, serebrovasküler olay gibi) kişilerde iyotlu kontrast madde
öncesi ve sonrası tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesi önerilebilir. Bununla birlikte bu maddelerin
kullanımına bağlı gelişebilecek tiroid disfonksiyonuna karşı profilaktik olarak antitiroid, perklorat
veya başka bir medikal tedavinin verilmesini destekleyen net veriler bulunmamaktadır. Bu derlemede,
fazla iyot verilmesinin tiroid bezi üzerine etkileri özetlenmiş ve iyotlu kontrast maddelerin tiroid bezi
üzerine etkilerinin araştırıldığı çalışmalar incelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Karşıt medya; iyot; tiroid fonksiyon testleri
ABSTRACT
Contrast media enhance the visualization of substances and tissues by increasing the contrast of an
image. Radiocontrast media are used more frequently during both diagnostic and treatment
procedures. The major side effects of these substances are nausea, vomiting, bronchospasm,
hypotension, anaphylactic reaction, extravasation, thrombosis, nephropathy and hypertensive attack in
the presence of a catecholamine secreting tumor. Iodine containing contrast media may also affect the
thyroid gland since it causes loading of much more iodine than the physiological need. Excess iodine
might cause thyroid problems particulary in patients with underlying thyroid disease and occasionaly
in people with normal thyroid gland. These problems may emerge as thyrotoxicosis, hypothyroidism
or development of autoimmunity. Old age, thyroid autonomy, living in iodine deficient regions,
Hashimoto thyroiditis, euthyroid Graves disease, history of postpartum thyroiditis, interpheron
induced thyroiditis, amiodarone induced thyroiditis are risk factors for development of thyroid
dysfunctions after iodinated contrast media. It is recommended to evaluate thyroid functions before
and after administration of contrast media in elderly patients, patients with underlying thyroid disease
and patients with diseases that might be severely effected by thyroid dysfunctions (cardiovascular,
cerebrovascular disease). However, there is not available data yet to support the administration of
antithyroid drugs, perchlorate or any other medication as a prophylaxis to prevent the development of
iodinated contrast media induced thyroid dysfunctions. In this review, we tried to summarize the
effects of excess iodine on thyroid gland and review the trials evaluating the effects of iodinated
contrast media on thyroid functions.
Keywords: Contrast media; iodine; thyroid function tests

79. Can obesity cause hypogonadism and infertility in males? Review of the literature 2013

Sefika Burcak Polat, Fatma Neslihan Cuhaci, Berna Evranos, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır.
Ulusal Yayınlar Review of the literature. Türkiye Klinikleri, Endokrinoloji Dergisi 2013;8 (2),80-85
ABSTRACT

Özet: Obezite ve fazla kilolu olmak global olarak majör sosyal bir problem haline gelmiştir. Tüm dünyada 1,6 milyar kişi fazla kilolu olup, bunların 300 milyonu klinik açıdan obezdir. Bu sorun sadece gelişmiş ülkeleri değil gelişmekte olan ülkeleri de etkilemektedir. Obezite ile ilişkisi gösterilmiş klasik risk faktörlerinin yanı sıra (koroner arter hastalığı, serebrovasküler olay, obezite ilişkili hipoventilasyon sendromu gibi) bu metabolik bozukluğun, erkek hipogonadizmi ve infertilitesi ile ilişkili olduğu da düşünülmektedir. Adipoz doku otokrin, parakrin ve endokrin yollar vasıtası ile hipogonadizm dahil birçok hastalığın patogenezinde rol oynar. Obez hastalarda biyokimyasal olarak kanıtlanabilen ve doğrudan obezitenin ciddiyeti ile ilişkili hipogonadotropik hipogonadizm mevcuttur. Obezitenin sperm sayısı ve morfolojisi gibi geleneksel sperm parametreleri üzerindeki negatif etkisini gösteren birçok çalışma bulunmaktadır. Son dönemde yapılan hayvan çalışmalarında diyet ve egzersiz ile obezitenin sperm fonksiyonlarına olan negatif etkilerinin geriye çevrilebileceği gösterilmiştir. Bu makalede amacımız obezitenin, sperm parametreleri ve hormonal sistem üzerindeki etkilerini gözden geçirmektir.

Anahtar Kelimeler: Obezite; hipogonadizm; infertilite

 

 

Abstract: Obesity and being overweight have become a major social problem. Globally around 1.6 billion people are overweight and 300 millions of them are clinically obese. It doesn't only affect only the developed countries but incidence appears to be increasing in the developing countries. Besides the well known risks such as coronary heart disease, serebrovascular disease and obesity related hypoventilation syndrome, it is also related with reproductive problems in males. Adipose tissue is an endocrine, paracrine and an autocrine organ and plays a role in pathophysiology of many disorders including hypogonadisim. Obesity reduces male fertility and harms endocrinologic and sexual mechanisms. In obese patients we can detect isolated hypogonadotropic hypogonadism which can be proven biochemically and is directly correlated with the severity of obesity. There are many studies about effects of obesity on well known traditional sperm parameters such as sperm count and morphology. The recent animal studies show that simple diet and exercise interventions can be used to reverse the damaging effects of obesity on sperm function. In this article we have aimed to discuss the effects of obesity on male reproductive system such as sperm parameters and endocrinologic influences.

Key Words: Obesity; hypogonadism; infertility

78. Primer hiperparatiroidi tedavisinde sinakalset kullanımı 2013

Hüsniye Başer, Reyhan Ersoy, Bekir Çakır
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 2013; 10(2): 77-81
ABSTRACT

Özet: Paratiroidektomi Primer Hiperparatiroidi (PHP) için tek küratif tedavi seçeneğidir. Bununla birlikte tekrarlanan başarısız paratiroidektomi, cerrahi öncesinde ek hastalıkların varlığı nedeniyle cerrahinin yapılamadığı ya da hastanın cerrahiyi kabul etmediği durumlarda medikal tedaviye ihtiyaç duyulabilir. Bir kalsimimetik olan Sinakalset kalsiyum duyarlı reseptör (CaSR)’ün allosterik modülatörüdür. CaSR’ler paratiroid hücrelerin yüzeyinde lokalizedir ve PTH sekresyonun düzenlenmesinde primer rol alırlar. Sinakalset ekstrasellüler Ca konsantrasyonuna CaSR duyarlılığını artırır ve PTH sekresyonunu azaltır. Bu derlemede PHP’de Sinakalset kullanımı ile ilgili literatür gözden geçirilmiştir.

 

Anahtar Kelimeler: Hiperparatiroidi, sinakalset, hiperkalsemi

 

 

Abstract: Parathyroidectomy is the only curative management of primary hyperparatyroidism (PHP). However there might be need for medical therapy when operation is unsuccessful, there are comorbid diseases which make the patient inoperable or when the patient does not want to be operated. Cinacalcet is a calcimimetic agent which is allosteric modulator of Ca sensing receptor (CaSR). Ca sensing receptors are localized on the surface of parathyroid cells and play a primary role in regulation of parathormone synthesis. Cinacalcet increases the sensitivity of CaSR for extracellular Ca concentration and decreases PTH secretion. In this letter the usage of cinacalcet in PHP is reviewed.

 

Key Words: Hyperparathyroidism, cinacalcet, hypercalcemia

77. Ağır metallerin endokrin organlarda birikimi ve hormonlar üzerindeki etkileri 2012

Didem Özdemir, Bekir Çakır, Reyhan Ersoy
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 2012, 9(3): 132-139
ABSTRACT

Özet: Ağır metal terimi kimyada ve tıpta sıklıkla kullanılmakla birlikte üzerinde anlaşılmış açık ve net tanımlaması bulunmamaktadır. Bununla birlikte insan ve çevre sağlığı için zararlı olabilecek metal ve yarı metaller olarak gruplandırılmaktadır. Bazı ağır metaller belirli miktarlarda alındığında vücut için yararlı olsalar da çoğunlukla insanlar için gerekli değildirler ve fazla miktarda alındıklarında başta santral ve periferik sinir sistemi, gastrointestinal ve hematopoietik sistem olmak üzere birçok sistemi olumsuz etkileyebilirler. Günümüzde pillerden tekstil sanayine, otomotiv sektöründen boyalara kadar birçok endüstriyel uygulamada ağır metaller kullanılmakta ve bu yolla günlük hayatımıza girmektedir. Ayrıca çevresel kontaminasyon ve mesleksel maruziyet yoluyla da ağır metal toksisitesi meydana gelebilir. Ağır metal toksisitesi mental konfüzyon, kas ve eklem ağrıları, baş ağrısı, kısa süreli hafıza kaybı, mide barsak problemleri, görme problemelri, kronik yorgunluk gibi nonspesifik semptomlara yol açtığından tanı koymak çoğunlukla zordur. Tanıda kan ve idrar testleri ile saç ve doku analizleri kullanılabilir. Ağır metallerin en sık biriktiği organlar karaciğer ve böbrekler olduğundan literatürdeki çalışmalarda çoğunlukla bu organlardaki ağır metal miktarları belirlenmiştir. Endokrin hormonların üretim, salınım, bağlanma, taşınma, aktivite, yıkım ve vücuttan atılımları üzerine etki ederek sağlık sorunlarına neden olan dışarıdan alınan madde veya madde karışımlarına endokrin bozucular denmektedir. Ağır metaller endokrin bozucu kimyasallar arasında sayılmaktadır. Bu derlemede en fazla bilinen ve karşılanan ağır metallerden cadmium, civa, kurşun, manganez, arsenik ve çinkonun endokrin organlarda birikimi ve hormonlar üzerindeki etkileri araştırılmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: endokrin organlar, hormonlar, ağır metaller, çevresel kontaminasyon, mesleksel maruziyet 

 

 

 

Abstract: Although the term "heavy metal" is widely used in chemistry and medicine, there is not a clear and precise deinition for this term. Metals or semimetals that may be harmful for human health and environment are usually classified as heavy metals. Some heavy metals might be beneical for the human body at certain dosages, however most heavy metals are not necessary for human organism and may have negative effects on different systems particulary on central and peripheral nervous system, gastrointestinal system and hematopoietic system. At the present day, we are frequently exposed to heavy metals in our daily lives since they are used in a wide range of industrial applications such as batteries, textile industry, automobile industry and dyes. In addition, environmental contamination and occupational exposure can cause heavy metal toxication. Because nonspecific symptoms like mental confusion, muscle and joint pain, headache, short term memory loss, gastrointestinal upset, vision problems, chronic fatigue are observed, the diagnosis is usually dificult. Blood and urine tests and hair and tissue analysis may be helpful to diagnose heavy metal toxicity. Heavy metals are most commonly accumulated in liver and kidneys. Thus, studies in the literature generally determine amount of heavy metals in these organs. Endocrine disrupters are exogenous elements or mixture of elements that interfere with production, secretion, binding, transportation, activity, metabolism or excretion of endocrine hormones. Heavy metals are known as endocrine disrupting chemicals. Here, we reviewed endocrine organ accumulation and hormonal effects of most commonly known and exposed heavy metals such as cadmium, mercury, lead, manganese, arsenic and zinc.

 

Key Words: endocrine glands, hormones, heavy metaly, environmental contamination, occopational exposure

76. Tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında elastosonografi 2012

Bekir Çakır, Reyhan Ersoy
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 2012, 9(2): 71-76
ABSTRACT

Özet: Sert ve katı yapıların artmış malignite riski ile ilişkili olduğuna dayanan Elastosonografi (ES), benign ve malign tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında non invaziv bir görüntüleme tekniği olarak kullanılmaktadır. Dıştan bası altında kalan dokuların yumuşak kısımlarının sert kısımlarına oranla daha kolay defome olması tekniği temel prensibini oluşturur. Bu yazıda ES tekniğinin tiroid nodüllerinin ayırıcı tanısında kullanımı konusu gözden geçirilmiştir.

 

Anahtar Sözcükler: elastosonografi, tiroid, nodül, differansiye tiroid kanseri

 

 

Abstract: Elastosonography (ES) which is based on the fact that hard and irm structure is associated with an increased risk of malignancy has been introduced as a noninvasive imaging method for the differential diagnosis of benign and malignant thyroid nodules. It depends on the principle that under compression by an external force, softer tissues are more vulnerable to deformation than the harder tissues. In this letter the usage of ES for the differential diagnosis of thyroid nodules is reviewed.

 

Key Words: elastosonography, thyroid, nodul, differentiated thyroid cancer

75. İnsülin analoglarının Diyabetes Mellitus tedavisindeki rolü ve faydaları 2012

Bekir, Ç.
Ulusal Yayınlar Ankara Medical Journal 12 (1): 22-31, 2012
ABSTRACT

Özet: Diyabetes Mellitus (DM) ülkemizde ve dünyada giderek artan bir sağlık problemidir. Tıbbi beslenme, diyet, egzersiz, hasta eğitimi ve medikal tedavi bu problemin çözüm yöntemleridir. Medikal tedavi seçenekleri içinde insülin tedavisi özel bir yer tutmaktadır. Bu yazıda diyabetes mellitus tedavisinde insülin analogları ele alınmıştır. Glisemik kontrol, hipoglisemi yan etkisi, tedavi uyumu kriter olarak alınırsa, İnsan insülini ile insülin analogları karşılaştırıldı- ğında analog insülinlerin tercih edilmesi gerektiği yapılan çalışmalardan anlaşılmaktadır. İnsülin analogları diyabetes mellitusun medikal tedavisinde önemli bir yere sahiptir.

 

Anahtar kelimeler: Diyabetes Mellitus, İnsan insülini, Analog insülin

 

 

Abstract: Diabetes mellitus is an increasing health problem in the world and our country. Medical nutrition, diet, exercise, patient education and medical treatment constitute major solution methods for this problem. Insulin has a special place among choices of medical treatment. In this article, insulin analogues in treatment of diabetes mellitus were reviewed. When glycemic control, hypoglycemia side effect and patient compliance to treatment are considered, previous studies have shown that analogue insulins should be preferred to human insulin. Insulin analogues have an important role in medical treatment of diabetes mellitus.

 

Key words: Diabetes mellitus, human insulin, analogue insulin

74. Birinci basamakta obeziteye yaklaşım 2012

Tam, AA., ve B. Çakır.
Ulusal Yayınlar Ankara Medical Journal 12 (1): 37-41, 2012
ABSTRACT

Özet: Obezitenin prevalansı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de artmaktadır. Obezite modern yaşantının doğal bir sonucu olarak görünmekte ve kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom, Tip 2 Diyabetes Mellitus gibi hastalıklarla bağlantılıdır. Bu nedenle obezite ve obeziteyle ilişkili hastalıkların önlenmesinde birinci basamak sağlık hizmetleri çok önemlidir. Bu yazıda birinci basamak sağlık hizmetlerinde obeziteye yaklaşım konusu gözden geçirilecektir.

 

Anahtar kelimeler: Obezite, diyet, birinci basamak sağlık hizmetleri

 

Abstract: The prevalence of obesity is increasing all over the world as our country. Obesity seems to be a natural consequence of modern life and it is associated with many diseases such as cardio vascular diseases, metabolic syndrome, Type 2 Diabetes Mellitus. That is why primary health care is very important to prevent obesity and obesity associated diseases. In this review issue of approach the obesity in primary health care will be overviewed.

 

Key words: Obesity, diet, primary health care.

73. Primer hidatik kisti taklit eden kistik adrenal kitlede feokromositoma 2012

Oğuz A, Ersoy PE, Söğütlügil MM, Güler G, Ersoy R, Çakır B.
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 2012; 9(4): 202-205
ABSTRACT

Özet: 30 yaşında bayan hasta sol adrenal kitle başvurdu. Hastada epizodik hipertansif atak veya terleme veya başağrısı gibi yakınmalar yoktu. Hastanın fizik muayenesi tamamen normal saptandı. Adrenal MRG’de sol adrenal lojda septasyonlar içeren 72x59x75 mm’ lik bir lezyon saptandı. Kitle Tip III kist hidatik olarak rapor edildi. Buna karşın, hastanın kist hidatik hemaglutinasyon testi negatif olarak geldi. Eozinofil sayımı normal sınırlardaydı. Bununla birlikte, idrar normetanefrin ve VMA değerleri anlamlı olarak artmış bulundu. Hastaya sol adrenalektomi uygulandı. Hastada intraoperatif veya postoperatif dönemde herhangi bir komplikasyon olmadı. Histopatolojik olarak kistik feokromositoma tanısı kondu. Ameliyat sonrasında idrar metanefrin ve VMA seviyelerinin normale döndüğü görüldü.
Solid feokromositomalarda sıklıkla rastlanan klasik prodromal semptomlar kistik feokromositomalarda görülmeyebilir. Bu vaka, oldukça az görülen fonksiyonel kistik neoplazmların nadir bir örneğidir.

 

Anahtar Kelimeler: paratiroid karsinom, metastaz

 

 

Abstract: A 30-year-old female patient admitted with a left sided adrenal mass. She had no episodic hypertensive attack, no complaint of sweating or headache. Physical examination was completely normal. Adrenal MRI revealed a 72×59×75 mm lesion at the left adrenal lodge with septations. The mass was reported as type III hydatid cyst. In contrast, the hemmaglutination test was negative. The eosinophil count was normal. However, urine normetanephrine and vanyl mandelic acid (VMA) were markedly increased. Left adrenalectomy was performed. The patient’s intra-operative and postoperative courses were uncomplicated. The surgical specimen revealed pure cystic pheochromocytoma. Postoperatively the urine normetanephrine and VMA levels returned in to the normal range. 
Cystic pheochromocytomas may not present with the classic prodromal symptoms. This case represents an unsuspected presentation of an extremely rare functional cystic neoplasm.

 

Key Words: parathyroid carcinoma, metastasis

72. Intranodular glucose levels in the differential diagnosis of thyroid nodules 2012

Aydin C, Inancli SS, Balkan F, Dirikoc A, Yazgan AK, Ersoy R, Cakir B.
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 2012; 9(4): 162-166
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Malign hücrelerde GLUT1 ekspresyonunun arttığı ve bu yol ile hücre içine glukoz girişinin kolaylaştığı bilinmektedir. Nodül içi glukoz miktarının belirlenmesi, tiroid nodülünün malignite potansiyelini öngörmede yardımcı olabilir. Çalışmamızın amacı tiroid nodüllerinin glukoz içeriğini değerlendirmektir.
Hastalar ve Yöntemler: Endokrinoloji ve Metabolizma hastalıkları polikliniğinde ultrasonografik olarak şüpheli tiroid nodülü saptanan 42 hastaya ultrasonografi (US) eşliğinde tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) planlandı. Tamamen solid veya parsiyel kistik olan nodüller çalışmaya dahil edildi. Sitolojik incelemenin yanı sıra iğne ucu üç kez 250 µL serum fizyolojik ile yıkandı. Örnekteki glukoz düzeyi belirlendi. Eş zamanlı serum glukoz düzeyleri çalışıldı. Serum glukoz düzeyinin nodül içi glukoz düzeyine oranı belirlendi.
Bulgular: Serum glukoz düzeyinin nodül içi glukoz düzeyine oranı benign, malign veya yetersiz olarak değerlendirilen nodüllerde sırası ile 64.00±24.00, 52.02±22.00, 67.00±27.70 idi (p=0.371). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte malign nodüllerde serum glukozu/ intranodüler glukoz oranı diğer gruplara göre daha düşüktü ve bu sonuç malign hücrelerin daha çok glukoz içerdiğini düşündürmekte idi.
Sonuç: Çalışmamız nodül içi glukoz ölçümünün bir tiroid nodülünün malign- benign ayrımı için kullanılmasında bir ön çalışma olarak kabul edilebilir. Ancak daha geniş hasta grupları ve daha standardize yöntemler ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

 

Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, glukoz, ince iğne aspirasyon biyopsisi

 

 

Abstract:

Aim: Recent studies have shown that GLUT-1 expression in malignant cells increases favoring the increase of glucose in to the cells. Detecting intranodular glucose amount might predict malignancy of the thyroid nodule. The aim of this study was to evaluate the glucose content of thyroid nodules during ultrasonography (US) guided fine needle aspiration biopsy (FNAB). 
Patients and Methods: Forty- two patients with ultrasonographic suspicious thyroid nodules were selected from Endocrinology and Metabolism out- patient clinic that were to undergo US-guided FNAB. The nodules which were completely solid or had partial cystic components were included in the study. After fine needle aspiration biopsy the specimens were sent for cytologic evaluation. The needle used during fine needle biopsy was rinsed 3 times with 250 µL serum physiologic solution. The glucose level in the wash out was determined. Serum glucose level was determined simultaneuosly. The ratio of serum glucose level to glucose content of the nodule was determined. 
Results: The ratio of serum glucose level/glucose content of the nodule which had benign, malignant and indeterminate cytological results were 64.00±24.00, 52.02±22.00, 67.00±27.70 respectively (p=0.371). Although not statistically significant the ratios of serum glucose level/glucose content of the malignant nodules were lower than the other groups. This suggested that the intranodular glucose content was higher than serum glucose content in the malignant group.
Conclusion: Our study is a preliminary study to show if intranodular glucose content can differentiate a malignant from a benign nodule. Further investigations should be done with larger study groups and more standardized method to measure glucose.

 

Key Words: Thyroid nodule, glucose, fine needle aspiration biopsy

71. Diyabetik ayaklı hastalarımızda amputasyon oranları ve demografik veriler 2012

Oğuz, A., N. Çuhacı, AC. Usluoğulları, S. Caner, M. Uğurlu, R. Ersoy, ve B. Çakır.
Ulusal Yayınlar Ankara Medical Journal 12 (1): 11-15, 2012
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Diyabetik ayak, nontravmatik amputasyonların en önemli nedenidir. Bu çalışmadaki amacımız kliniğimizde takip edilen ve diabetik ayak tanısı almış olan hastalarımı- zın demografik verilerini, major-minör amputasyon oranlarını ve kronik komplikasyonlarını değerlendirmektir.

Gereç ve Yöntem: Son üç yıllık sürede diabetik ayak tanısı ile kiniğimizde yatırılarak izlenen hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 13 (%37.1)’ü kadın 22 (%62.9)’si erkek toplam 35 hasta alındı. Yaş ortalamaları 64.85±10.01 (43-85) yıl idi. Diyabetik ayak nedeni ile 16 hastaya (%45.7) major amputasyon, 10 hastaya (%28.6) ise minör amputasyon uygulanmıştı. Amputasyon uygulanan 26 hastanın (%74.3), 11’i kadın (%42.3), 15’i erkek (%57.7) idi. Bu hastaların 21’inde (%80.8) hipertansiyon ve koroner arter hastalığı mevcuttu. 13 hasta (%0) sigara kullanıyordu. 20 hastada (%76.9) alt ekstremite arteriyel dopplerde monofazik akım ve PAH öyküsü ile birlikte retinopati ve nöropati bulunuyordu. 23 hastada (%88.5) osteomyelit, 17 hastada (%65.4) nefropati, saptandı. Hastaların 20’sinde (%76.9) HbA1c > 6.5 idi.

Sonuç: Amputasyon uygulanan hastalarımızda HbA1c dü- zeyini, mikro ve makrovasküler komplikasyon varlığını, HT ve sigara kullanımı sıklığını amputasyon uygulanmayanlara göre daha yüksek saptadık.

 

Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, diyabetik ayak, amputasyon

 

 

 

Abstract:

Aim: Diabetic foot is one of the most important causes of non traumatic amputations. In this study, our purpose was evaluating the demographic data, major and minor amputation rates and chronic complications in our patients.

Material And Method: We have analyzed the data of our patients who were hospitalized because of diabetic foot in last three years in endocrinology ward.

Results: 35 patients were enrolled in this study. 13 (37.1%) patients were female whereas 22 patients (62.9%) were male. Mean age was 64.85±10.01 (43-85) years. 16 patients (61.5%) major and 10 (38.5%) had minor amputations. Eleven (42.3%) of 23 patients who needed amputation were female and 15 (57.7%) of them were male. Among patients who had amputation, 21 patients (80.8%) had hypertension and coronary artery disease and 13 patients (50%) had smoking history, 20 (76.9%) had monophasic arterial blood flow shown with doppler and concomitant retinopathy and neuropathy. 23 patients (88.5%) had osteomyelitis,17 patients (65.4%) had nephropathy. HbA1c levels were above 6.5 in 20 patients (76.9%) with amputation.

Conclusion: HbA1c levels, incidence of micro and macrovascular complications, hypertension and smoking rates were higher in patients who had amputation than the ones who didn’t.

 

Key Words: Diabetes Mellitus, diabetic foot, amputation

70. İyot Eksikliği, Radyoaktif İyot ve Tiroid Kanseri İlişkisi ve Radyoaktif İyottan Korunma Yolları 2011

Didem Özdemir, Bekir Çakır
Ulusal Yayınlar Turkiye Klinikleri J Endocrin 2011;6(2):73-81
ABSTRACT

Özet: İyot, beyin ve sinir sisteminin normal büyüme ve gelişmesi, vücut ısısı ve enerjisinin devamı için gerekli olan tiroid hormonlarının önemli bir bileşenidir. Besinlerle yetersiz iyot alımına bağlı olarak oluşan tüm hastalıklara "iyot yetmezliği hastalıkları" denir. İyot eksikliği halen tüm dünyada özellikle hamile ve çocuklar için önemli bir sağlık sorunudur. Ciddi-orta derecede iyot eksikliği bölgesi olan ülkemizde 1999'da tuzların iyotlanması zorunlu hale getirilmesi ile iyot eksikliği ve guatr prevalansı azalmıştır. İyodun radyoaktif olan veya olmayan toplam 37 izotopu vardır ve bunlardan 129I ve 131I çevredeki en önemli radyoaktif izotoplardır. Nükleer tıp bilimi tarafından tiroid hastalıklarının tanı ve tedavisinde sıklıkla kullanılan 131I, nükleer santral kazaları veya nükleer silah kullanımı yoluyla çevreye yayıldığında toplum sağlığı açısından önemli riskler taşır. Özellikle çocuk yaşta maruziyet ile tiroid kanseri riskinin arttığı, 1986'da yaşanan Çernobil nükleer santral felaketinden sonra yapılan çalışmalarla net bir şekilde ortaya konmuştur. İyot eksikliği, tiroid bezinin 131I'e daha hassas olmasına neden olmakta ve 131I maruziyeti sonrası tiroid kanser gelişme riskini daha da arttırmaktadır. Bu derlemede iyot eksikliği, Türkiye ve dünyada iyot durumu ve iyot eksikliği giderilme yolları incelenmiştir. Ayrıca Çernobil kazasından sonra çevreye yayılan radyoaktif iyodun tiroid kanseri gelişimi üzerine etkisi araştırılmış ve yakın zamanda Japonya'da meydana gelen Fukushima Dai-ichi nükleer santrali sızıntısı dolayısı ile radyoaktif iyottan kısa ve uzun vadeli korunma yolları hatırlatılmıştır. İyot eksikliğinin giderilmesi perinatal mortaliteden zeka geriliğine kadar birçok hastalığın azaltılması yanında olası nükleer felaketler karşısında tiroid bezinin hazırlıksız yakalanmaması için de önemlidir.

Anahtar Kelimeler: İyot; radyoaktif serpinti; çernobil nükleer kazası; potasyum iyodür

 

 

 

 

Abstract: Iodine is an important component of thyroid hormones which play role in physical and neurological development. Diseases related with insufficient dietary supply of iodine are called "iodine deficiency disorders". Iodine deficiency is still a major health problem throughout the world, particularly for pregnant women and children. After implementation of mandatory salt iodinization programme in 1999, iodine deficiency and goiter prevalance have decreased partly in our country which was a severe-moderate iodine deficiency region. Among 37 isotopes of iodine, 129I and 131I are the most important radioactive ones in the environment. 131I is widely used in the diagnosis and treatment of thyroid diseases in nuclear medicine, but it causes major health problems when it spreads into the environment by nuclear power plant accidents or nuclear weapons. Studies after Chernobyl power plant disaster in 1986 have clearly shown that thyroid cancer risk increased particularly in patients exposed during childhood. Iodine deficiency causes increased susceptibility of thyroid gland to 131I, and thyroid cancer risk was reported to be higher in patients with iodine deficiency prior to exposure. In this review, we overviewed iodine deficiency, iodine status in Turkey and worldwide and methods to overcome iodine deficiency, and investigated relation between thyroid cancer and Chernobyl disaster. Inspired by the recent nuclear power plant accident in Fukushima Dai-ichi in Japan, we also tried to remind methods to protect from radioactive iodine in acute and chronic phase. Correction of iodine deficiency is important not only to decrease many health consequences ranging from perinatal mortality to mental retardation, but also to be prepared for possible future nuclear disasters.
 

Key Words: Iodine; radioactive fallout; chernobyl nuclear accident; potassium iodid

69. Hirudoterapi (sülük) ve guatr: Bir vaka nedeni ile 2011

Çuhacı N., AA. Tam, S. Caner, R. Ersoy, B. Çakır
Ulusal Yayınlar Sağlığın Başkenti Dergisi, 2011;21: 55-56
ABSTRACT

Özet: Hirudoterapi veya sülük uygulaması çeşitli hastalıklar için ülkemizde ve dünyada yüzyıllardır uygulanan bir yöntemdir. Hastalıklı bölgeye yapıştırılan sülüklerin “kirli” kanı emerken bazı maddeler salgıladıklarına ve bu maddelerin hastalıklara karşı koruyucu ve tedavi edici olduğuna inanılmaktadır. Bu yazıda toksik multinodüler guatr tanısı ile izlediğimiz bir hastanın tedavi amacıyla uyguladığı sülük tedavisini ve sonuçlarını sunmayı amaçladık.

 

Anahtar Kelimeler: Hirudoterapi, tiroid, guatr

68. Kistik tiroid nodüllerinde perkütan etanol enjeksiyonu ile tedavi 2011

Çakır B., R. Üçler, D. Arpacı, F. Balkan, A. Dirikoç
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 2011, 8(4): 162-165
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Perkutan etanol enjeksiyonu (PEE), seçilmiş tiroid nodüllerine cerrahi dışı tedavide kullanılan inimal invazif bir yöntemdir.

Gereç ve yöntem: Kliniğimizde kistik nodülü olan 8 hastaya PEE işlemi uygulandı. Benign olduğu doğrulanan kistik nodüllerdeki kist sıvısı ultrasonografi (US) eşliğinde aspire edildi. Aspire edilen sıvının %20-40’ı kadar miktarda %95 konsantrasyonda etanol, yine US eşliğinde kist boşluğuna enjekte edildi. Kistik nodüllerin ortalama volümü 13,6 mL (3,8-36,7 mL) ve enjekte edilen ortalama etanol volümü 6,5 mL (1,5-15 mL) idi.

Bulgular: İlk işlemden sonra birinci ayda yapılan ilk kontrolde iki nodülde %50 küçülme kaydedildi. Altı nodüle belirgin küçülme izlenmediği için ikinci kez PEE uygulandı. Bu nodüllerin ortalama volümü 10,7 mL (6,5-32,4 mL) ve enjekte edilen ortalama etanol volümü 4,5 mL (3-15 mL) idi. Dört nodülde de ikinci PEE sonrasında ilk volüme göre, %50’den fazla küçülme sağlandı. İki olguda ikinci PEE den sonra efektif küçülme izlenmediği için tiroidektomi önerildi. İlk girişimden itibaren 6. ayda yapılan kontrolde dört nodülde kistik komponentin tamamen kaybolduğu izlendi. Ortalama nodül hacmi 0,36 mL (0,25-0,54 mL) olarak hesaplandı. Tedaviden 1 yıl sonra yapılan TİİAB incelemelerinde sitolojik

bulgular benign olarak bildirildi.

Sonuç: Deneyimlerimiz, PEE’nin tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) ile malignitenin ekarte edildiği, kistik komponenti dominant olan kompleks nodüllerin tedavisinde cerrahiye alternatif bir işlem olabileceğini göstermektedir.

 

Anahtar sözcükler: tiroid, nodül, perkütan etanol enjeksiyonu

 

 

 

Abstract:

Aim: Percutanous ethanol injection (PEI) is a minimally invasive method which can be preferred in the treatment of selected thyroid nodules.

Materials and methods: We have treated 8 patients with PEI in our clinic. Ultrasound guided fluid aspiration from the cysts confirmed that they were all benign. Ethanol (98%) was injected into the cyst cavity under ultrasound guidance in amounts equivalent to 20–40% of the cystic fluid volume. The mean volume of cystic nodules was 13.6 mL (3.8–36.7 mL) and mean ethanol volume injected was 6.5 mL (1.5–15 mL).

Results: After the first PEI injectiom, a 50% reduction in nodule sizes was noted in the first control visit of 2 patients. PEI had to be performed a second time in 6 patients because a significant reduction in nodule size had not occurred. Prior to the second PEI, mean nodule volume was 10.7 mL (6.5–32.4 mL). Mean ethanol volume used was 4.5 mL (3–15 mL). After this second PEI, we observed an almost 50% reduction in thyroid nodule size in 4 patients. In two patients, we were not able to

record any effective size reduction after the 2nd PEI. These 2 patients were referred to surgery for thyroidectomy. At the control visit, 6 months after PEI, it was found that the cystic component of the nodules had completely disappeared in 4 of the 6 patients. Mean nodule size of these 6 patients was calculated as 0.36 mL (0.25–0.54 mL). One year after PEI, a fine needle aspiration of the nodules which had been subjected to ethanol injection revealed cytology results which were all benign.

Conclusion: PEI may be performed as an alternative treatment to surgery in complex thyroid nodules which are dominantly cystic in nature after eliminating the probability of malignancy by fine needle aspiration.

 

Keywords: thyroid, nodule, percutanous ethanol injection

67. Prematüre over yetmezliği ile otoimmün tiroidit ilişkisi: kesitsel çalışma 2011

İnançlı, SS., M. Kurt, H. Başer, F. Sağlam, R. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Bidder Tıp Bilimleri Dergisi 2011; 3(1):18-24
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Prematüre over yetmezliği, over fonksiyonlarının beklenenden önceki bir yaşta, genellikle 40 yaş olarak kabul edilmekte, kesilmesidir. Prematüre over yetmezliğinin bir nedeni olarak otoimmun hastalıklar sıkça görülen hastalık grubudur. Bu çalışmada prematüre over yetmezliği olan hastalarda otoimmun tiroidit sıklı- ğını tespit etmeyi amaçladık.

Hastalar ve yöntem: Endokrin polikliniğimize başvuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar menopoz yaşına göre iki gruba ayrıldı. Grup 1 menopoz yaşı 40 yaş öncesi olanlar ve Grup 2 menopoz yaşı 40 yaş sonrası olanlar. Hastalar tiroid fonksiyon testlerine ( sT3, sT4, TSH), tiroid otoantikorlarına (Anti TPO antikoru, Anti Tg antikoru) ve tiroid ultrasonografilerine göre değerlendirildiler. Hastalara otoimmun tiroidit tanısı tiroid antikorları, ultrasonografiyle de kronik tiroiditi desteklendiği zaman kondu.

Bulgular: Seksen hastanın 46’sı Grup 1’e, 34’ü Grup 2’ye dahil edildi. Grup 1’deki ortalama yaş 42,4±7,6 yıl ve ortalama menopoz yaşı 34,5±5,1 yıldı. Grup 2’deki ortalama yaş 48.5 ± 5.4 yıl ve ortalama menopoz yaşı 46,3±5,5 yıldı. Yaş ve menopoz yaşları arasında her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark mevcuttu (p<0,001). Grup 1’ deki hastaların 72,2%’sinde ve Grup 2’deki hastaların 35,3%’ünde otoimmün tiroidit mevcuttu. Çalış- mamız göstermiştir ki otoimmun tiroidit 40 yaşından önce menopoza giren hastalarda, 40 yaşından sonra menopoza giren hastalardan istatistiksel olarak da daha sık görülmektedir (p=0,002).

Sonuç: Otoimmünite prematüre over yetmezliğinin en sık nedenlerinden biridir. Kırk yaşından önce menopoza giren hastaların otoimmün tiroidit yönünden araştırılması gerektiğini düşünüyoruz.

 

Anahtar Kelimeler: Over yetmezliği, otoimmünite, tiroidit, prematüreite

 

 

 

Abstract:

Aim: In this study, we aimed to evaluate the frequency of autoimmune thyroiditis in patients with premature ovarian failure.

Patients and Methods: Patients who admitted to our thyroid out patient clinic were included to our study. The patients were divided in to two groups according to their menopause age. Group 1 were patients whose menopause age was before 40, and Group 2 were patients whose menapause age was after 40. The patients were evaluated according to their thyroid function tests (fT3, fT4, TSH), thyroid autoantibodies (AntiTPO Ab, AntiTg Ab) and thyroid ultrasonography. The patients were diagnosed as autoimmune thyroiditis when thyroid markers supported chronic thyroiditis on ultrasonography.

Results: Forty-six of 80 patients were included in to Group 1, and 34 were included into Group 2. In Group 1 mean age was 42.4±7.6 years, mean menopause age was 34.5±5.1 years. In Group 2 mean age was 48.5±5.4 years, mean menopause age was 46.3±5.5 years. There was a statistically significant difference in age and menopause age between two groups (P<0.001). 72.7% of the patients in Group 1 and 35.3% of the patients in Group 2 had autoimmune thyroiditis. Our study has shown that autoimmune thyroiditis is statistically more common in patients who enter menopause before the age of 40 then patients who enter menopause after the age of 40 (P=0.002). The limitation of our study is that the patients were selected from our thyroid out patient clinic.

Conclusion: Autoimmunity is one of the most common causes of premature ovarian failure. We suggest that patients who enter menopause before the age of 40 should be investigated for autoimmune thyroiditis.

 

Key Words: Ovarian failure, autoimmunity, thyroiditis, prematurity

66. Elastosonografinin esasları ve tiroidolojide kullanımı 2010

Çakır, B.
Ulusal Yayınlar Tiroid Bülteni, 5: 6-9, 2010
ABSTRACT

Özet: Sert veya katı bir yapının artmış malignite riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Elastosonografi (ES) işlemi bir malignite belirteci olarak doku sertliğini değerlendiren ve lezyonların benign-malign ayrımında fikir veren yeni bir görüntüleme tekniğidir. Dıştan bası altında kalan dokuların yumuşak kısımlarının, sert kısımlarına oranla daha kolay deforme olması tekniğin prensibini oluşturur ve bu elastisite ultrason (US) dalgalarındaki saçılma derecesinin ölçümü ile değerlendirilebilir.

Bu yazıda ES tekniği ve klinik tiroidolojide kullanımı konusu gözden geçilecektir.

Elastosonografi Tekniği:

ES probu boyuna hafif bir bası ile uygulanır. Prob yerleştirilen alana ortalama saniyede 2 kez olacak şekilde hafif basınçla bastırılır ve geri çekilir. Bastırma ve geri çekme işleminde probun yer değiştirme mesafesi 2-4 mm aralığında olmalıdır. Bu esnemeyi hastanın hissetmeyeceği bir basınçta yapmak gerekir. Bu yöntemle elde edilen görüntü yaklaşık15-20 saniye boyunca değişmeden ekranda sabit tutulduğunda tekniğe bağlı skorun doğru olduğu kabul edilir.

Aşağıda bahsedeceğimiz özellikler cihazdan cihaza değişmekle birikte Hitachi® cihazlarında da uygulanan bası, elastosonografi özellikli cihazda mevcut olan program tarafından eş zamanlı olarak ölçülen sayısal bir skala (derece 1-6) ile standardize edilmiştir. Buna göre elastosonogrofik değerlendirme sırasında kullanılan bası için en uygun düzey 3-4 aralığı olarak belirlenmiştir. İnceleme süresince bası derecesini sabit tutabilmek önemlidir. İncelemeyi yapan biri eğri veya kutucuklar şeklinde uyguladığı basıncı gözleyebilmektedir. Eğer aşırı basınç uygulanması ile skor değişiyorsa teknik yanlış demektir. Bu nedenle uygulayıcı probu hareket ettirirken monitörden uygun basıncı ve skoru takip ederek işlemi yapmalıdır. Uygun bası altında nodül ve yeterli çevre tiroid dokusunu kapsayacak şekilde bir kutucuk oluşturulur (area of interest). Elastogram B-mod görüntü üzerinde kırmızıdan maviye kadar değişen bir renk skalası ile görüntülenir. Bu skala cihaza ve seçtiğiniz renk haritasına göre değişebilir. Genellikle kullanılan 1. renk haritasında (Hitachi®) kırmızı en yüksek elastik gerilmeyi (daha yumuşak içerik), mavi ise hiç gerilme olmamasını (daha serf içerik) göstermektedir. Elastosonogrofik görüntü bir elastisite renk skalası ile eşleştirilir. Itoh ve ark. tarafından geliştirilen elastisite skorlamasına göre sınıflandırma yapılır…

65. Mediastinal Paratiroid adenomlu bir hastada atipik lokalizasyonda Brown tumor benzeri kemik lezyonu: Olgu sunumu 2010

Başer, H., AA Tam, S. Caner, B. Uzun, N. Karaoğlanoğlu, R. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi, 4(3):137-141, 2010
ABSTRACT

Özet: Ektopik yerleşimli paratiroid adenomları tüm primer hiperparatiroidi olgularının % 4-16’sını oluş- turmaktadır. Brown tümör primer hiperparatiroidiye bağlı nadir görülen durumdur. 33 yaşındaki erkek hasta eklem ağrısı yakınması ile polikliniğimize başvurdu. Nefrolitiazis öyküsü bulunmaktaydı. Laboratuar incelemesinde; kalsiyum: 11.5 mg/dl, fosfor: 2.3 mg/dl, alkalen fosfataz: 569 U/l, paratiroid hormon: 1812 pg/ml, 24 saatlik idrar tetkikinde kalsiyum atılımı: 425 mg/gün ölçüldü. Paratiroid ultrasonografisinde adenom ile uyumlu görünüm izlenmedi. Tc-99m sestamıbı sintigrafisinde mediastende geç görüntülerde sebat eden aktivite tutulumu ektopik paratiroid adenomu ile uyumlu olarak değerlendirildi. Toraks tomografisinde; anterior mediastende paratiroid adenomuyla uyumlu solid lezyon, sağ humerus başında ve sağ klavikulada kistik lezyonlar ile sağ 3. kosta lateralinde litik görünümlü ekspansil lezyon (brown tümör?) görüntülendi. Hastada kemik bulgularına neden olacak primer malignite saptanmadı. Bu nedenle kemiklerdeki lezyonların primer hiperparatiroidiye sekonder gelişen osteitis fibroza sistikaya bağlı olduğu düşünüldü. Hastaya median sternotomi ile anterior mediastinal kitle eksizyonu operasyonu uygulandı. Histopatolojik inceleme paratiroid adenomu ile uyumlu idi.

 

Anahtar Kelimeler: Primer hiperparatiroidi, mediastinal paratiroid adenomu, Brown tümör

 

 

 

 

Abstract: Parathyroid adenomas in ectopic localizations constitute a 4-16 % of all primer hyperparathyroidism cases. “Brown tumor” is a rare condition related to primer hyperparathyroidism. A 33 year old man with a complaint of joint pain consulted to our policlinic. He had nephrolithiasis. In the laboratory tests, it was seen that his calcium: 11.5 mg/dl, phosphorus: 2.3 mg/dl, alkaline phosphatase: 569 U/l and parathormone: 1812 pg/ml; calcium extraction in 24 hour urine analyses was calculated as 425 mg/day. Also, there were no images suggesting an adenoma in parathyroid ultrasound imaging. By Tc-99m sestamibi scintigraphy, a lesion was detected at the mediasten with an increased tracer uptake that even persisted in the late phase images; and it was evaluated as an ectopic parathyroid adenoma. In further examination by thorax CT scan; a solid lesion was demonstrated at anterior mediasten which was compatible with parathyroid adenoma. Also, cystic bone lesions were detected at the right humerus head and clavicle, and an expansile lytic lesion at the right third costa (a Brown tumor?). However, no primary malignancies were determined that might have caused these bone findings. Therefore, it was thought that these lesions might be related to osteitis fibrosa cystica which develops secondary to primary hyperparathyroidism. According to these findings, our patient has undergone a mediastinal mass excision surgery – with median sternotomy- . The histopathological examination revealed that this mediastinal mass lesion was a parathyroid adenoma.

 

Key Words: Primary hyperparathyroidism, mediastinal parathyroid adenoma, brown tumor

64. Tiroid muayenesi normal olan hastalarda tiroid fonksiyonları ve ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi 2010

Kılıç, Ü., T. Kılıç, A. Aybar, E.Ö. Karakaya, H.F. Çatma, R. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi, 4(3):120-124, 2010
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmada tiroid polikliniğimize başvuran, daha önce bilinen tiroid hastalığı öyküsü olmayan ve tiroid muayenesi normal olan hasta grubunu tiroid ultrasonografi (US) bulguları ile de- ğerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya 632 hasta alındı. Tiroid US, deneyimli bir uzman tarafından muayene ile aynı gün yapıldı. Tiroid parankimi homojen veya değişik derecelerde heterojen (hafif, orta, ileri derecede) olarak değerlendirildi. US ile saptanan nodüllerin sayı, boyut ve lokalizasyonları kaydedildi. Hastaların serum örneklerinde sT3, sT4, TSH, Anti TPO Ab ve Anti Tg Ab düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya alınan 632 olgunun yaş ortalaması 40,7±13,88 (yıl) olarak saptandı. Olguların %86,8’ i kadınlardan, %13,2’ si erkeklerden oluşmaktaydı. US’ ye göre yapılan sınıflamaya göre olguların 296’ sı (%46,8) normal, 165’ i (%26,1) tiroidit, 74’ ü (%11,7) nodüler guatr (NG), 46’ sı (%7,3) multinodüler guatr (MNG), 35’ i (%5.7) NG + Tiroidit ve 15 (%2,4) MNG + Tiroidit gubunda yer almaktaydı. Olguların 460’ ı (%72,8) ötiroid, 44’ ü (%7,0) subklinik hipotiroid, 79’ u (%12,5) subklinik hipertiroid, 28’ i (%4,4) hipotiroid, 21’ i (%3,3) hipertiroid idi.  Tiroid hastalıkları prevalansının yüksek görüldüğü ülkemizde palpasyon ile çok fazla nodül ve patoloji gözden kaçabilmektedir. Bu nedenle fizik muayene bulguları normal bulunsa bile US ile tiroid bezi görüntülenmeli ve US sonuçları tiroid fonksiyon testleri ile desteklenmelidir.

 

Anahtar kelimeler: Tiroid, nodül, ultrasonografi, palpasyon

 

 

Abstract: In this study, we aimed to evaluate thyroid ultrasonography findings of patients, who had normal physical thyroid examination and no history of any thyroid disease, consulted to our thyroid policlinics. Six hundred thirty two patients were included. Thyroid ultrasonographies and examinations were performed by an expert at the same day. Thyroid parenchyma was determined as homogeneous or heterogeneous (mild, moderate, severe). The number of detected thyroid nodules, their sizes and localizations were recorded, each. The sera of patients were analysed for fT3, fT4, TSH, AntiTPO Ab and AntiTg Ab serum levels. The mean age of the study group was 40,7± 13,88 years. Of all the cases; 86.8 % were female and 13.2 % were male. Of the patients, 460 (72.%) were euthyroid, 44 (7.0%) were subclinical hypothyroid, 79 (12.5%) were subclinical hyperthyroid, 28 (4.4%) were hypothyroid and 21 (3.3%) were in hyperthyroid. After the ultrasonographic evaluation, it was seen that 296 (46.8%) cases were found to have a normal thyroid gland,; 165 (26.1%) had thyroiditis, 74 (11.7%) had nodulary goitre (NG), 46 (7.3%) had multinodulary goitre (MNG), 35 (5.7%) had NG + Thyroiditis and 15 (2.4%) had MNG + Thyroiditis.  In our country where the prevalence of thyroid diseases is guite high, it is possible to overlook many thyroid nodules and pathologies by palpation alone. Therefore, we find it important to scan the thyroid gland by ultrasonography and evaluate serum thyroid function test seven if the physical examination findings are normal.

 

Key Words: Thyroid, nodule, ultrasonography, palpation 

63. Kronik ishal nedeni ile başvuran hastalarda endoskopi ve endoskopik biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi 2010

Aybar, A., T. Kılıç, Ü. Kılıç, A. Kılıçarslan, F.E. Akın, R. Ersoy, O. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi, 4(3):115-119, 2010
ABSTRACT

Özet: Çalışmamızda kronik ishal etyolojisini belirlemede üst gastrointestinal sistemin endoskopik görüntüleme bulgularını ve duodenum mukozasından alınan biyopsi materyallerinin histopatolojik sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.Kliniğimizde kronik ishal nedeni ile üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan 45 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan tüm hastaların laboratuar parametreleri, endoskopik inceleme ve patoloji sonuçları hastane elektronik veritabanından geriye dönük tarama ile elde edildi.Çalışmaya alınan 45 hastanın 25’i (%55,6) erkek ve 20’si (%44,4) kadın olup yaş ortalaması 37,5 ± 16,1 yıl (18–68) idi. Duodenal biyopsilerin histopatolojik değerlendirilmesinde 34 hastada (%75,6) duodenit (non spesifik duodenitten kronik duodenite kadar değişen) ve 8 hastada (%17,8) Giardia tespit edildi. Üç hastada (%6,7) normal histopatolojik bulgular saptandı.Ülkemiz gibi paraziter enfeksiyonların sık rastlanıldığı bölgelerde gaita direk incelemesinde parazit saptanamayan kronik ishalli hastalara üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılması, duodenumun endoskopik görünümü normal olsa bile histopatolojik değerlendirmesi G. Lamblia enfeksiyonunun saptanmasında yararlı olacaktır.

 

Anahtar Kelimeler: Kronik ishal, endoskopi, histopatoloji

 

 

Abstract: In our study, we aimed to evaluate the endoscopic imaging findings of upper gastrointestinal tract to determine the etiology of chronic diarrhea and the histopathological results of biopsy materials conducted on the duodenal mucosa. Forty five patients of our clinic who underwent upper gastrointestinal tract endoscopy due to chronic diarrhea were included in the study. The data about laboratory parameters, endoscopic examination and pathology reports were obtained from the electronic databases of our hospital, retrospectively. Twenty five (55.6 %) of the patients were male and twenty of them were female; as the mean age of all was 37,5 ± 16,1 years (18–68). Histopathological examination demonstrated duodenitis (varying from nonspecific to chronic) in 34 (75.6 %) patients and Giardiazis in 8 (17.8 %) patients. There were no abnormal histopathologic findings in 3 (6.7 %) patients. Through such regions like our country parasitic infections are so common, it would be useful to perform upper gastrointestinal tract endoscopy to patients who have chronic diarrhea even if no parasites were detected by direct microscopy of the faeces and carry out histopathological examination although the duodenum seems to be normal endoscopically in order to identify G.Lamblia infections.

 

Key Words: Chronic diarrhea, endoscopy, histopathology

62. Çölyak hastalığında otoimmün tiroid hastalığı sıklığı 2010

Kılıç, T., A. Aybar, Ü. Kılıç, E.Ö. Karakaya, A.B. Demirezer, R. Ersoy, O. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi, 4(3):109-114, 2010
ABSTRACT

Özet: Çölyak Hastalığı, genetik yatkınlığı olan hastalarda gliadin tarafından tetiklenen immünolojik bir hastalıktır. Otoimmün tiroid hastalıklarının Çölyak hastalığında sık görüldüğü bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı bölgemizdeki Çölyak hastalığına sahip hastalarda tiroid fonksiyon testlerini ve otoimmün tiroid belirteçlerini değerlendirerek otoimmün tiroid hastalığı sıklığını belirlemekti. Çalışmaya Ocak 2007 ile Eylül 2008 tarihleri arasında Gastroenteroloji Kliniği, Endoskopi ünitesinde yapılan endoskopilerde alınan duodenal biyopsi sonucu Çölyak hastalığı tanısı konulan 40 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastaların 29’u kadın, 11’i erkek ve yaş ortalaması 38,9 (18-77) idi. Bu çalışmada Çölyak hastalığına otoimmün tiroid hastalığının eşlik etme sıklığı %27,5 olarak bulundu (11/40) ve tiroid hastalığı tespit edilen hastaların hepsi kadın idi. Otoimmün tiroid hastalığı saptanan hastaların 3’ünde tiroid fonksiyon testlerinde bozukluk tespit edildi.  Sonuç olarak Çölyak hastalığı olan bireylerde otoimmün tiroid hastalığı sıklığının yüksek olması ve bu bireylerde tiroid fonksiyon bozukluğu gelişebileceğinden, bu hastaların tiroid hastalığı yönünden değerlendirilmesi uygun olacaktır.

 

Anahtar Kelimeler: Çölyak hastalığı, otoimmün tiroid hastalığı, endoskopi

 

 

Abstract: Celiac is an immunological disease induced by gliadine in susceptible individuals. It is well known that autoimmune thyroid diseases are common in patients with celiac disease. The aim of this study is to determine the frequency of autoimmune thyroid disease among patients with celiac disease in our region by evaluating thyroid function tests and autoimmune thyroid markers.  Forty patients, diagnosed with celiac disease by endoscopic duodenal biopsy in our Gastroenterology Clinics Endoscopy Unit between January 2007- September 2008, were included in the study.  Of all patients, 29 were female and 11 were male. Their mean age was 38,9 years (18-77). In the present study, frequency of autoimmune thyroid disease accompanied to celiac disease were 27.5% (n=11) of the patients. The patients who had autoimmune thyroid disease were women. Also thyroid function disorder was detected in three patients with autoimmune thyroid disease. As a result, it is important to examine celiac patients in terms of thyroid disease owing to the fact that autoimmune thyroid disease incidence is high and thyroid function disorder may develop among these patients.

 

Key words: Celiac disease, autoimmune thyroid disease, endoscopy

61. Tiroid Kanserleri 2010

Aydın, C., ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Sağlığın Başkenti, Mayıs-Ağustos Sayı:17, Sayfa 14-18, 2010
ABSTRACT

Özet: 42 yaşında kadın hastaya kronik boyun ağrısı nedeni ile manyetik rezonans inceleme yapılırken sol tiroid lobunda bir nodül saptanır. Bunun üzerine tiroid ultrasonografisi yapılır. Ultrasonografide solda 1,1 cm boyutlarında nodül içi kan akımının belirgin olduğu, düzensiz sınırlı ve mikrokalsifikasyonlar içeren bir nodül izlenir. Endokrinoloji biriminden konsültasyon istenir. Hastanın serbest tiroksin (sT4) ve tiroid uyarıcı hormon(TSH) tetkiki yapılır. Normal aralıkta saptanır. Aile hikayesinde tiroid hastalığı veya tiroid kanseri hikayesi mevcut değildir. Radyasyona maruz kalma hikayesi yoktur.

Fizik muayenesinde palpabl tiroid nodülü veya palpabl boyun lenf nodu saptanmaz. Diğer fizik muayene bulguları da doğaldır. Ultrasonografi eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılır. Sitolojik inceleme papiller tiroid kanseri ile uyumlu gelir. Bunun üzcrine total tiroidektomi operasyonu yapılır. Patolojik incelemede 1,1cm çaplı iyi kapsüllü, lokal invazyon göstermeyen, lenf nodlarına metastaz yapmamış papiller tiroid kanseri (PTK) saptanır. Ayrıca sağ lobda da 3 mm çapında papiller kanser odağı insidental olarak izlenir. Hastaya 100 mCi dozunda radyoaktif iyot ablasyonu yapılır. Tedavi sonrası tüm vücud görüntülerinde tiroid yatağında fokal belirgin bir uptake görülür. Hastaya levothyroxine tedavisi başlanır.

İlaç dozu TSH 0,1μIU/mL olacak şekilde titre edilir. Tocal tiroidektomiden 1 yıl sonra levothyroxin kesilerek tüm vücut taraması yapılır. Taramada lokal veya metastatik hastalıkla uyumlu tutulum saptanmaz Bu döncmdc TSH 100 μIU/mL iken tiroglobulin(Tg) ve anti tiroglobulin (AntiTg) saptanamayacak düzeyde izlenir. Boyun ultrasonografisinde nüks veya metastaza ait bir bulgu saptanmaz.

Tiroid kanserinin tanısı, tedavisi ve seyri ile ilgili tablo hastadan hastaya değişiklikler gösterebilir. Hastaların tanı alması yukarıdaki hastada olduğu gibi insidental olarak saptanan bir nodülün irdelenmesi tarzında olabileceği gibi organ metastazının incelenmesi ile de olabilir.

Bu yazımızda tiroid kanseri ile ilgili genel bir değerlendirme yapılacaktır. Ancak bir giriş olması açısından tiroid nodülleri ve bu nodüllere yaklaşım konusunda temel bazı konuları belirtmek faydalı olacaktır.

Tiroid nodülleri hastanm kendisi veya hekimin fizik muayenesi sırasında boyunda kitle ele gelmesi bazen de yapılan görüntüleme incelemeleri sırasında tesadüfen bulunur. Tiroid nodülleri insidansı dünyanın değişik bölgelerinde farklılıklar gösterir. Palpce edilebilir nodül oranı iyot yeterli bölgelerde %4-7 iken, iyot yetersiz bölgelerde %25'i bulur. Ultrasonografi ile yapılan çalışmalarda nodül sıklığı %50 oranında saptanabilir. Nodül prevalansı yaşla birlikte artar ve kadınlarda erkeklere göre 4 kat daha fazla saptanır.

Nodüllerin yaklaşık yarısı tek nodül(soliter) geri kalanı multinodüler olarak karşımıza çıkar. Bir tiroid nodülü saptandığında en önemli konu nodülün benign veya malign olduğunun ortaya çıkarılmasıdır. Nodüllerde malignite görülme ihtimali %4 ile 6,5 arasındadır.

Çocuklarda, radyasyona maruz kalmış kişilerde ailesinde tiroid kanseri olanlarda nodülün malign olma ihtimali daha fazladır. Nodül tek de olsa multinodüler guatr da olsa malignite prevalansı benzerdir.

Palpasyonal tespit edilen nodülün kıvamı, çevreye yapışık olup olmaması, boyunda lenfadenopati varlığı değerlendirilmelidir. Nodülün neden olduğu bası bulgusu sorgulanmalıdır….

60. Diabetes İnsipidus 2009

Özdemir, D., B. Cakir, ve R. Ersoy
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 6:156-162, 2009
ABSTRACT

Özet: Pitüiter bez ön ve arka olmak üzere iki lobdan oluşur ve sella tursica içerisinde bulunur. Pitüiter bez, sap aracılığı ile hipotalamusta median eminence'e bağlanır. Arka hipofiz, ön hipofizden farklı, nöral bir dokudur ve hipotalamik magnoselüler sinir hücrelerinin distal aksonlarından oluşur. Bu akson uçları, salınan hormonları içeren nörosekretuar granülleri barındırır. Arka hipofiz hormonları olarak bilinen oksitosin ve vasopressin antidiüretik hormon, (ADH) hipotalamusta supraoptik ve paraventriküler nükleuslarda sentez edilir. Bu hormonların salınımını arttıran veya inhibe eden birçok nörotransmitter tanımlanmıştır. En önemli stimülatör glutamat iken, en önemli inhibitör gama aminobütirik asit (GABA)’ tir. Arka hipofiz hormonları, ilk sentez edildiklerinde bir nanopeptid ve bir hormona özel nörofizinden oluşan prekürsör moleküller halindedirler. ADH prekürsöründe ayrıca bir de glikopeptid molekül bulunur. Bir uyaran olduğunda oluşan aksiyon potansiyel nörosekretuar granüllerin hücre membranı ile birleşmesine ve içindekilerin perivasküler alana oradan da kapiller sisteme bırakılmasına neden olur. Plazmada ADH ve oksitosin nörofizinlerinden ayrılarak kanda serbest şekilde dolaşır.

Arka hipofizde 30-50 gün bazal hormon salgısını devam ettirecek, 5-10 gün kadarda maksimum salgıyı devam ettirecek kadar ADH depolanabilmektedir. Bazal plazma ADH konsantrasyonu 0.5-2 pg/ml arasındadır ve dolaşımda trombositlere bağlı halde bulunan ADH’ nın yarı ömrü yaklaşık 5- 15 dakikadır.

Su homeostazı ve osmolalitenin düzenlenmesinde rol alan, en önemli hormon olan ADH, etkisini iki çeşit reseptör üzerinden gösterir. V1 reseptörleri, düz kas, karaciğer, trombosit, serebrumda bulunur, vasokonstriksiyon ve renal prostoglandin salınımına neden olur. V2 reseptörleri ise böbrek toplayıcı kanal epitelinde bulunur ve antidiüretik etkiden sorumludur. Bir üçüncü reseptör aracılığı ile ADH’ nın ön hipofizden ACTH salınımını arttırdığı düşünülmektedir. ADH’ nın vasokonstriktör ve antidiüretik etkilerinin dışında karaciğerde F7 ve vasküler von Willebrand faktör salınımı, kemik mineral yoğunluğunun korunması, karaciğerde glikojen fosforilaz aktivasyonu, beyin yoluyla kan basıncı, santral ısı ve davranış kontrolü gibi etkileri olduğu da düşünülmektedir.

Böbrekte su geri emiliminden sorumlu asıl bölge, toplayıcı kanallardır. Dolaşımda bulunan ADH, böbrek toplayıcı kanal epitelindeki V2 reseptörlerine bağlandığında hücre içi cAMP yapımı artar ve protein kinaz A aktive olur. Protein kinaz A, aquaporin-2 su kanallarının apikal hücre zarına hareket etmesini sağlayarak epitelin suya geçirgenliğinin artmasına neden olur. Sonuçta suyun pasif geri emilimi meydana gelir. Su, toplayıcı kanal hücrelerinde bazolateral hücre zarındaki aquaoporin-3 ve 4 yoluyla interstisiyuma geçer. Su emilimi ihtiyacı sona erdiğinde aquaporin-2 endositoz ile apikal hücre zarından uzaklaştırılır.

Plazma osmolalitesindeki değişiklikler ADH salınımı için asıl uyarandır. Hipotalamustaki osmoreseptörler plasma osmolalitesindeki çok küçük değişikliklere hassastır. Normalde ekstraselüler sıvı osmolalitesi 280-295 mOsm/kg H2O arasında değişmekle birlikte kişide çok dar bir aralıkta sabitlenir. 282-285 mOsm/kg H2O osmolalite değeri ADH salgılanması için eşik değerdir. Bu değerlerin üzerinde ADH ile osmolalite arasında lineer bir ilişki vardır. Genel olarak plazma osmolalitesindeki her 1 mOsm/kg H2O artış ADH seviyelerinde 0.4-0.8 pg/ml artışa neden olur. Yani osmolalitedeki %1' lik değişiklikler bile ADH’nın artmasına neden olur. ADH, 6 pg/ml'nin üzerine çıkabilir fakat maksimuma ulaşmış idrar osmolalitesinin daha da artmasını sağlayamaz.

Klinik olarak dehidratasyon durumunda osmolalite artar, hacim azalır, bunlara bağlı olarak ADH salınımı artar. Hacim azalınca belirli bir osmolalitede normalde salınması gereken ADH miktarı da artar. Benzer şekilde sıvı fazlalığında osmolalite azalır, hacim artar ve sonuçta ADH salınımı azalır.

ADH yanında renin-anjiotensin-aldosteron sisteminin de kan basıncı ve hacim düzenlenmesinde önemli role sahip olduğu bilinmektedir. Bu nedenle bu iki sistem birbirleriyle ilişkili çalışmak zorundadır. Kan basıncı %5-10 azalınca plazma ADH artar. Ayrıca glukokortikoidlerin, ADH üzerinde inhibe edici etkisi olduğu, bulantı kusmanın da uyarıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Bunların dışında, anjiotensin II, histamin, dopamin, bradikinin, asetilkolin, hipoglisemi, hipoksi ADH'yı arttırırken; nitrik oksit, opiodler, ANP ve alkol ADH'yı inhibe eder.

59. Şiddetli hipokaleminin nadir bir nedeni: Gitelman Sendromu 2009

Gül, K., D. Tüzün, R. Ersoy, A. Dirikoç, C. Aydın, A. Uğurlu ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar İç Hastalıkları Dergisi, 16: 190-193, 2009
ABSTRACT

Özet: Gitelman sendromu, böbrek distal tübüllerinde tiyazid duyarlı Na-CI co-transporter defekti nedeniyle ortaya çıkan hipokalemi, hiperreninemik hiperaldosterolizm, hipokloremik metabolik alkaloz, hipomagnezemi ve hipokalsiüri ile karakterize bir sendromdur. Gitelman sendromunun, çeşitli klinik tablolarla karşımıza çıkabilmesi ve nadir görülen bir hastalık olması nedeniyle bu olgu sunulmuştur. Yirmi dokuz yaşında erkek hasta kilo alamama, çabuk yorulma ve kollarda uyuşukluk yakınması ile başvurdu. Yapılan laboratuvar tetkiklerinde potasyum (1.5 mmol/L) magnezyum (1.7 mg/dL)  ve klor düzeyi (85 mmol/L) düşük tespit edildi. Arteryel kan gazında metabolik alkalozu vardı. Yirmi dört saatlik idrarda kalsiyum atılımı düşüktü. Yapılan dinamik testlerde hiperreninemik hiperaldosteronizm saptandı. Ambulatuar kan basıncı takipleri normaldi. Hastaya klinik ve laboratuvar değerlendirmeleri sonucu Gitelman sendromu tanısı konuldu. Potasyum sitrat (4.34 g/gün), potasyum karbonat (4 g/gün) ve magnezyum sitrat (1.8 g/gün) başlandı. Potasyum replasmanına rağmen hastanın potasyum düzeyleri: 1.5-2.1 mmol/L arasında seyretti. Hipokalemik, normotansif, metabolik alkalozlu bir hastada saptanan hiperreninemi Gitelman sendromu veya Bartter sendromunu düşündürür. Hipokalsiüri ve hipomagnezemi varlığı Gitelman sendromu için tanısaldır. Gitelman sendromunun semptomları laboratuvar anormalliklerinin derecesi ile korele değildir. Bizim olgumuzda ciddi hipokalemiye rağmen hafif kas-iskelet sistemi yakınmaları mevcuttu.

 

Anahtar Kelimeler: Gitelman sendromu, hipokalsiüri, metabolik alkaloz

 

 

Abstract: Gitelman's syndrome which is characterized by hyperreninemic hyperaldosteronism, hypokalemia, hypochloremic metabolic alkalosis, hypomagnesemia and hypocalciuria is caused by a defect in thiazide sensitive Na-Cl co-transporter in renal distal tubules. This case was reported as it is a rare disease that may present with different clinical findings. A 29 years old man referred to our clinic because of weight loss, fatigue and numbness in arms. Laboratuary investigation revealed a low serum potassium (1.5 mmol/L), magnesium   (1.7 mg/dL) and chloride (85 mmol/L) concentration. In arterial blood gas analysis, metabolic alkalosis was detected. A low 24 hour urine calcium excretion was found. Dynamic tests showed a state of hyperreninemic hyperaldosteronism. Ambulatory blood pressure measurements were normal. After clinical and laboratuary evaluation, patient was diagnosed to have Gitelman's syndrome and supplementation of potassium citrate (4.34 gr/day), potassium carbonate (4 gr/day) and magnesium citrate (1.8 gr/day). Despite oral potassium replacement therapy, his serum potassium levels were between 1.5-2.1 mmol/L. Hyperreninemia in a patient with hypokalemia, normal blood pressure and metabolic alkalosis suggest Gitelman's syndrome or Bartter syndrome. However, hypocalciuria and hypomagnesemia are diagnostic for Gitelman's syndrome. The symptoms of Gitelman's syndrome did not correlate with the degree of laboratory abnormalities. Our patient had mild musculoskletal complaints although severe hypokalemia was present.

 

Key Words: Gitelman's syndrome, hypocalcuria, metabolic alkalosis

58. Tiroid Hurtle hücreli kanser ve papiller kanser birlikteliği 2009

Gül, K., A. Oğuz, S.N. Ugras, B. Korukluoğlu, R. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Endokrinolojide Diyalog 6:236-238, 2009
ABSTRACT

Özet: Birden fazla tiroid kanserinin aynı zamanda tiroid bezinde oluşumu nadir bir durumdur ve collision tümörü olarak bilinir. Burada 43 yaşında nodüler guatr tanısıyla izlenen bir vakada postoperatif histopatolojik incelemede sağ lobda hurthle hücreli kanser ve tamamlayıcı tiroidektomiyi takiben de sol lobda papiller mikrokarsinom tespit edilen bir vaka sunulmuştur.

 

Anahtar Kelimeler: Hurthle hücreli kanser, papiller tiroid kanseri

 

 

 

Abstract: Existence of more than one thyroid carcinomas in the same gland is rare and known as collision tumor. Here, we report a 43 year old woman operated for nodular goiter and diagnosed with hurthle cell carcinoma in the right lobe histopathologically. A micropapillary carcinoma was also detected in the left lobe after complementary thyroidectomy.

 

Key Words:Hurthle cell carcinoma, papillary thyroid carcinoma

57. Obezite hastalarında tamamlayıcı ve alternatif tedavi yaklaşımları 2009

Kılıç, Ü., Ö. Geyik, A. Oğuz, F. Balkan, R. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi, 3(3):145-150, 2009
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmada obezite hastalarının alternatif tedavi yaklaşımlarına eğilimlerini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya 22 (%21)'si erkek. 83 (%79)'ü kadın, 105 Olgu alındı. Kadın hastalarda beden kitle indeksi (BKİ) ortalaması 37.4±7.0 kg/m², erkek hastalarda 35.5±3.8 kg/m² idi. Olguların 66 (%62.9)'sı tıp dışı ürün veya yöntemleri kullanmış veya halen kullanmaktaydı. Tıp dışı ürün kullananlar ile kullanmayanlar arasında ekonomik durum, cinsiyet ve öğrenim durumuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (sırasıyla, p=0.889, p=0.364 ve p=0.056). Ürün kullanan hastaların BKİ ortalaması 38.02 ± 7.2 kg/m² iken ürüne yönelmemiş hastaların BKİ 35.4 ± 4.5 kg/m² idi (p< 0.05). Tıp dışı ürün kullanan ve kullanmayan hastaların hastalık süreleri karşılaştırıldığında 15 senenin üzerinde obez olan hastaların bu ürünleri daha fazla kullandığı izlenmekteydi (p<0.05). En sık olarak Herbal Life® (%19.6) ve Lahana suyu (%19.6) tercih edilirken bunu maydanoz suyu, akupunktur, kekik suyu, Form Çay® ve kiraz sapı izlemekte idi. Olguların %30.1' i bu uygulamalardan geçici fayda gördüğünü, %30.5'i fayda görmediğini, %39.4' i ise fayda görüp görmediği konusunda net fikre sahip olmadığını belirtti. Sadece ülkemizde değil dünyada da tamamlayıcı ve alternatif tedavi yaklaşımlarının yaygın olarak kullanıldığı bilinmektedir. Ülkemizde, özellikle ilk tanı anından itibaren obeziteye yönelik eğitimin eksikliği ve/veya yetersizliği hastalan tamamlayıcı ve alternatif tedavi yöntemi arayışlarına yöneltmektedir. Bu yöntemlerin tedaviye katkıda bulunmadığı düşüncesindeyiz.

 

Anahtar Kelimeler: Obezite, tamamlayıcı ve alternatif tıp

 

 

Abstract: We aimed to overview the alternative therapy methods in obese patients. Total 105, 22(21%) male and 83(79%) female patients were included this study. The body mass index (BMI) of female patients was 37.4 ± 7.0 kg/m² and BMI of male patients was 35.5 ± 3.8 kg/m². Sixty-six (%62.9) of the patients used to use or still using alternative therapy methods. While evaluating the study group there were no significant difference found according to their economic status. sex and educational level (respectively, p=0.889, p=0364 and p=0.056). The BMI of the patients who use alternative therapy methods were 38.02 ± 7.2 kg/m², and BMI of the who does not lean to those alternative supplements is 35.4 ± 4.5 kg/m² (p<0.05). Comparing the duration of illness, it is most likely to use complimentary and alternative therapy methods who suffer from obesity for over 15 years (p<0.05). Most frequently used products were; Herbal Life® (19.6%) and boiled cabbage juice (19.6%). Following this comes; parsley juice, acupuncture, oregano juice, Form Çay® and cherry stalk. 30.1% of the cases claims that they temporary benefited from these products and methods, 30.5% said that they didn't benefit and 39.4% don't have a clear idea about whether they have benefited or not. It is known that not only in our country but also allover the world the alternative therapy methods are widely used. In our country, because of lacking education for obesity, patients are most likely to search alternative therapy methods when the illness is diagnosed. We think, those methods do not have any contribution to the treatment.

 

Key Words: Obesity, complementary and alternative medicine

56. Primer hiperparatiroidi olgularında lokalizasyon çalışmalarının tanısal etkinliği 2009

Gül, K., D. Tüzün, E. Özdemir, C. Aydın, S.S. İnançlı, F. Balkan, R. Ersoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Medical Network, Dahili Tıp Bilimleri Dergisi, 4:3-4, 2009
ABSTRACT

Özet

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız primer hiperparatiroidi olgularında (PHPT) yüksek rezolüsyonlu ultrasonografi (USG) ve dual faz Technetium-99m-Sestamibi paratiroid sintigrafisini (PS) karşılaştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya opererasyon öncesi USG ve PS’si yapılmış ve operasyon sırasında adenomunun yeri lokalize edilmiş ve postoperatif kür sağlanan 66 PHPT’li hasta alındı. Preoperatif USG ve PS görüntüleme sonuçları cerrahi sonrasında, cerrahi ve histopatolojik bulgularla karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 9’u erkek, 57’si kadın 66 hasta alındı. Preoperatif USG’de 66 hastanın 62’sinde ve PS’de ise 66 hastanın 49’unda adenom lokalize edilmişti. Operasyon sırasında ve histopatolojik değerlendirmede ise USG’de adenom tespit edilen 62 hastanın 60’ı ve PS’de ise 49 hastanın 48’inde adenom doğru lokalize edilmişti. Bu sonuçlara gore USG’nin duyarlılığı %93.75, pozitif prediktif değeri %96.77 idi. PS’nin duyarlılığı ise %73.85, pozitif prediktif değeri %97.96 idi. Eş zamanlı tiroid bezinde nodül varlığı hem USG hemde PS’nin duyarlılığını etkilememişti. Ayrıca PS ile adenomu lokalize edilen ve edilmeyen hastalar karşılaştırıldığında, tiroid bezinde nodül sayısı, boyutu, serum kalsiyum ve parathormon düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu.
Sonuç: Bizim sonuçlarımıza göre USG’nin duyarlılığı PS’den fazla idi ve tiroid bezinde nodül varlığı her iki görüntüleme yöntemini de etkilememişti.

Anahtar Kelimeler: Primer hiperparatiroidi, Ultrasonografi, Dual faz technetium-99m- sestamibi paratiroid sintigrafisi

 

 

Abstract

Aim: The aim of this study was to compare high resolution ultrasonography (USG) and dual phase technetium-99m sestamibi parathyroid scintigraphy (PS) in patients with primary hyperparathyroidism.
Material and Method: 66 PHPT patients evaluated with USG and PS preoperatively were included in the study. Adenoma has been localized intraoperatively and cure has been maintained in all patients. Preoperative USG and scintigraphy imaging results were compared with postoperative histopatologic findings.
Results: 66 (9 man, 57 woman) patients were included the study. Adenoma was localized in 62 of 66 patients in preoperative USG and 49 of 66 patients in PS. According to the intraoperative and histopathologic evaluation, USG has detected adenoma in 60 of 62 and PS has detected adenoma in 48 of 49 patients in right localization. Consequently sensivitiy of USG was 93.75% and positive predictive value was 97.96% while the sensitivity of PS was 73.85% and and positive predictive value was 97.96%. Presence of concomitant thyroid nodule didn’t influence the sensitivity of USG and PS. When we compared patients whose adenomas were localized and not localized there was no significant difference in terms of thyroid nodule number, size, serum calcium and parathormone levels.
Conclusion: According to our results the sensitivity of USG was higher than PS and concomitant thyroid nodule didn’t have any effect on both imaging methods.

Key Words: Primary hyperparathyroidism, Ultrasonography, Dual phase technetium-99m sestamibi parathyroid scintigraphy

55. Comparison of papillary thyroid microcarcinoma and carcinoma 2009

Gül, K., D. Özdemir, R. Ersoy, C. Aydın, A. Erkan, P.E. Ersoy, R. Aydın, S.N. Uğraş ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism. 13 (3): 47-51, 2009
ABSTRACT

Özet

Amaç: Bu çalışmada papiller tiroid mikrokarsinomlu (PTMK) hastalardaki bazı klinik ve histopatholojik özellikleri değerlendirdik ve bu özellikleri 1 santimetrenin üzerindeki papiller tiroid kanserleri (PTK) ile karşılaştırmayı amaçladık.  

Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya papiller tiroid kanseri tanısı ile takip edilen 224 hasta alındı. Bu hastaların hem operasyon öncesi hem de operasyon sonrası klinik ve histopatolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya PTMK’sı olan 132 hasta, PTK’sı olan 92 hasta dahil edildi.  

Bulgular: PTMK’lı hastalarda ortalama yaş, hipertiroidizm sıklığı ve benign sitoloji ile operasyona verilen hasta sayısı PTK’lı hastalara oranla anlamlı şekilde fazlaydı. Histopatolojik incelemede PTMK grubunda tümör çapı ortalama 5,8±2,8 mm olarak bulundu. PTMK’lu hastaların %17,4’ünde kapsül invazyonu, %1,5’inde damar invazyonu, %3’ünde ekstratiroidal yayılım, %3,8’inde lenf bezi tutulumu ve %18,9’unda multifokalite saptanmasına karşın bu oranlar PTK’lı hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı şekilde daha düşüktü. İnsidental (%37,1) ve non-insidental (%62,9) PTMK arasında yaş, cinsiyet ve tümörün histopatolojik bulguları açısından anlamlı fark görülmedi. Bununla birlikte, noninsidental PTMK’da tümör çapı insidental olana oranla daha büyüktü.

Sonuç: İnsidental ve noninsidental PTMK’lı hastalarda histopatolojik özellikler benzer iken, PTMK ve PTK’lı hastalar arasında tümör özellikleri açısından anlamlı fark mevcuttu. Fakat PTMK’lı hastalarda özellikle multifokalite ve kapsüler invazyon göz ardı edilemeyecek oranda saptandı. Biz PTMK’lı hastaların da PTK’lı hastalar gibi tedavi edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Türk Jem 2009; 13: 47-51

 

Anahtar kelimeler: Papiller tiroid kanseri, papiller tiroid mikrokanseri

 

 

Abstract:

Objective: The aim of this study is to evaluate some preoperative and postoperative clinical and histopathological characteristics of patients with papillary thyroid microcarcinoma (PTMC). We also compared these features with papillary thyroid carcinoma greater than 1 cm (PTC). 

Materials and Methods: We reviewed the clinical data of 224 patients who were diagnosed and treated for papillary thyroid carcinoma. Both the preoperative and postoperative features of patients were assessed. There were 132 patients with PTMC and 92 patients with PTC.

Results: The mean age and the incidence of hyperthyroidism were higher in patients with PTMC compared to patients with PTC. There were also a higher number of patients operated for benign lesions in PTMC group. In histopathologic examination, mean tumor diameter was 5.8±2.8 mm in PTMC patients. Although, we found capsular invasion in 17.4%, vascular invasion in 1.5%, extrathyroidal extension in 3%, lymph node involvement in 3.8% and multifocality in 18.9% of PTMC patients, these percentages were significantly lower than in PTC patients. Tumor was detected incidentally in 37.1% and nonincidentally in 62.9% of PTMC patients. No significant difference was present between incidental and nonincidental PTMC in terms of age, sex, and histopathological findings. Anyway, tumor diameter was greater in nonincidental PTMC compared to incidental PTMC.

Conclusions: Histopathological features of incidental and nonincidental PTMC did not differ, while there was a significant difference between PTMC and PTC in terms of tumoral characteristics. However, particularly multifocality and capsular invasion were present in a considerable number of PTMC patients. We suggest that patients with PTMC should also be managed like patients with PTC. Turk Jem 2009; 13: 47-51

 

Key words: Papillary thyroid carcinoma, papillary thyroid microcarcinom

54. Postmenapozal Türk Kadınlarında Osteoporotik Kırık gelişiminde Kollagen 1 A1 ve Vitamin D reseptör Gen Polimorfizmlerinin Rolü 2009

Ersoy, R., B. Çakır, M. Uğurlu, O. Topaloğlu, A. Uğurlu, M. Kuru, K. Kılıçarslan, B. Bektaşer, S. Baykal, M. Gümüş
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi, 3 (2): 101-105 (2009)
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmanın amacı postmenopozal Türk kadınlarında COLIA1 Spl ve VDR BsmI polimorfizmi ve kırık riski arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Aralarında akrabalık bulunmayan 90 kadın bu çalışmaya alındı. Tüm hastalar postmenapozal dönemde idi. Osteoporoz tanısı WHO kriterlerine göre koyuldu. Bu hastalann 30’ unda osteoporoz mevcuttu ve kalça ve/veya vertebral fraktür gelişmişti, 30 hastada osteoporoz mevcut ancak fraktür öyküsü yoktu, 30 hasta bu hastalarla aynı yaş grubunda idi ve osteoporoz ve fraktür mevcut değildi. COLIA1 gen polimorfizmi SS,Ss and ss olarak, VDR BsmI gen polimorfizmi BB, Bb, and bb olarak tanımlandı. Çalışma grubunun genotipik dağılımı ile BMD ve fraktür varlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak degerlendirildi. Gruplara göre COLIA1 Spl allel dağılımı değerlendirildiğinde allellerinin sıklığı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılığın olmadığı görüldü (p=0.092). Benzer şekilde VDR BsmI allel dağılımı degerlendirildiğinde, allellerinin sıklığı üç grupta da benzerdi (p=0.563). COLIA1 Spl ve VDR BsmI allel dağılımının kırık varlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesinde Grup 2+Grup 3 verileri Grup 1 ile karşılaştırıldı. Buna göre COLLA1 ve VDR gen polimorfizmlerinin sıklığı açısından gruplar arasında farklılık olmadığı izlendi (COLIA1 için, p=0.352; VDR için, p=0.946). Benzer şekilde osteoporoz varlığı ile allel dağılımının ilişkisini değerlendirmek için Grup I + Grup2 verileri Grup 3 ile karşılaştırıldı. Her iki gene ait allel dağılımları için gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. (COLIA1 için, p=0.436; VDR için, p=0.635). Sonuç olarak postmenopozal Türk kadınlarında COLIA1 ve VDR genleri osteoporoz ve kırık riski ile ilişki bulunmamıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Osteoporoz; fraktür, COLIA1, Vitamin D reseptörü

 

 

Abstract: The objective of this study was to investigate the relationship between COLIA I Spl and VDR Bsml polymorphisms and fracture risk in postmenopausal Turkish women. Ninety unrelated agnosis females of were included in this study. All of these patients were in postmenopausal period. The diagnosis of osteoporosis was done according to WHO criteria. Thirthy of them had osteoporosis and also with hip and/or vertebral fracture, 30 of them had osteoporosis but without fracture history and 30 individuals in similar age group had neither osteoporosis nor fracture. COLIA I gene polymorphisms were defined as SS, Ss, and ss. VDR Bsml gene polymorphisms were defined as BB. Bb, and bb. The relationship between genotypic distribution. BMI, and presence of fracture was evaluated statistically. When distribunon of COLIA Sp1 allele was evaluated according to groups, there was no statistically significant difference in frequency of alleles between the groups (p=0.092). Also VDR Bsml allele distribution was evaluated, in all 3 groups frequency of alleles was similar (p=0.563). Relationship between COLIAI I1 Spl and VDR Bsml allele distribution and presence of fracture was evaluated. Data of Group II and Group III was compared with data of Group I. There was no difference in frequency of COLIA 1 and VDR gene polymorphisms between these groups (for COLIAI p=O.352, for VDR p=0.946). Similarly relationship between presence of osteoporosis and allele distribution was evaluated. Data of Group I +Group Il was compared with data of Group III. Allele distribution of  both genes was not significantly different in groups (for COLIAI p=O.436, for VDR p=O.635). In conclusion, COLIAI and VDR genes are not associated with fracture risk and BMD in postmenopausal Turkish women.

 

Key Words: Osteoporosis; fracture; COLIAI; Vitamin D Receptor

53. The thyroid in Behcet’s disease: hormonal and ultrasonographic findings 2007

Ersoy, R., O. Ersoy, S. Tatlıcan, Ö. Yayar, M. Gümüş ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism 11(3): 70-72 (2007)
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Behçet Hastalığı (BH) nedeni bilinmeyen, farklı özellikte damarları etkileyebilen, sistemik bir vaskülittir. Vaskülarizasyonu yoğun bir organ olarak tiroid glandı Behçet Hastalığı klinik spektrumu içinde yer alabilir. Çalışmamızda BH’ da tiroid glandının bazal hormonal durumunu ve ultrasonografik bulgularını değerlendirmeyi amaçladık.

Gereç ve Yöntem: 50 Behçet hastas› ve 50 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Çalışma grubu klinik muayene, tiroid ultrasonografisi, tiroid fonksiyon testleri, gerekirse tiroid sintigrafisi ve TİİAB ile değerlendirildi.

Bulgular: Gruplar arasında tiroid fonksiyon testleri, otoantikor düzeyleri ve tiroid volümleri arasında farklılık izlenmedi (p> 0.05). Sonuç: Tiroid patolojisi BH’ nın klinik spektrumuna dahil görülmemektedir.

 

Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, tiroid, vaskülit

 

 

Abstract:

Objective: Behcet’s Disease (BD) is accepted as a systemic vasculitis of unknown etiology that affects vessels of different type, size and localization. The thyroid gland, being a highly vascular organ, may be involved in clinical spectrum of BD. We aimed to investigate the involvement of thyroid in BD.

Material and Method: A total of 50 patients, diagnosed BD and 50 healthy controls with no known disease were included in the study. The study group was evaluated by clinical examination, thyroid function tests, thyroid autoantibodies and thyroid ultrasonography.

Result: There was no difference between the groups in respect to thyroid function tests, autoantibodies and thyroid volumes (p > 0.05). Conclusion: Thyroid pathology does not seem to be included in the clinical spectrum of BD.

 

Key words: Behçet Disease, thyroid, vasculitis 

52. Diyabetik ketoz tablosu için beklenmeyen bir neden: Ösefagusta yabancı cisme bağlı gelişen mediastinit 2007

Aydın, C., R.Ü. Ersoy, A. Aybar, O. Topaloğlu, A. Dirikoç, P. Er, E. Selvi ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi 1(3): 171-172, 2007
ABSTRACT

Özet: Diyabetik ketoz tedavisinin başarılı olabilmesi için kolaylaştırıcı nedenleri saptamak önemli bir faktördür. Bu bildiride özofagusta yabancı cisim nedeni ile gelişen akut mediastinitin kolaylaştırıcı etken olarak rol oynadığı bir diyabetik ketoz olgusu sunulmuştur.

 

Anahtar Kelimeler: Diyabetik ketoz, akut mediastinit, özofagusta yabancı cisim

 

Abstract: Successful treatment of diabetic ketosis requires identification of co-morbid precipitating events. We report a case of diabetic ketosis with acute mediastinitis secondary esophageal foreign body.

 

Key Words: Diabetic ketosis, acute mediastinitis, esophageal foreign body

51. Tirotoksikoz ve perinükleer antinötrofil sitoplazmik antikorla(p-ANCA) ilişkili vaskülit: Olgu sunumu 2007

Ersoy, R., K. Gül, A.Dirikoç, O. Topaloğlu, C. Aydın, M. Kuru, A. Metin ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi 1(3): 159-162, 2007
ABSTRACT

Özet: Lökositoklastik vaskülit, küçük çaplı damarların tutulduğu bir tablo olup en sık görülen kutane vaskülit formudur. Primer bir hastalık olarak ortaya çıkabildiği gibi bazı ilaçlar, otoimmün hastalıklar ve enfeksiyonlar vaskülit gelişiminden sorumlu olabilir. Palpe edilebilen purpura ve hemorajik veziküllerden oluşan döküntü hastalığın en tipik görünümünü oluşturur. Bu bildiride, biri Graves hastalığının ilk belirtisi olarak ortaya çıkan, diğeri propiltiyourasil (PTU) kullanımına bağlı gelişen ve perinükleer antinötrofil stoplazmik antikor (p-ANCA) pozitifliği saptanan iki lökositoklastik vaskülit olgusu, tablonun tirotoksikoz zemininde farklı etiyolojilerle gelişmesi ve nadir görülmesi nedeniyle sunulmuştur.

 

Anahtar Kelimeler: Graves hastalığı, antitiroid ilaçlar, ANCA, vaskülit

 

 

Abstract: Leucocytoclastic vasculitis is the most common form of cutaneous vasculitic syndromes, it occupies the small vessels. It may appear as a primary form or secondary to drugs, autoimmune diseases and infections. Typical findings are skin lesions like palpable purpura and hemorrhagic vesicules. In this paper we reported two patients. One patient had Graves disease presented initially as vasculitic syndrome and the other one had vasculitic lesions under the propylthiouracil treatment. In both cases perinuclear antineutrophilic cytoplasmic antibody (p-ANCA) was detected. We described these rare forms of leucocytoclastic vasculitic syndromes based on thyrotoxicosis linked to different etiologies.

 

Key Words: Graves disease, antithyroid drugs, vasculitis, ANCA

50. Tiroid papiller kanseri ile kronik lenfositik tiroidit birlikteliği 2007

Ersoy, R., K. Gül, B. Korukluoğlu, P.E. Ersoy, R. Aydın, C. Aydın, A.Dirikoç, O. Topaloğlu, O.K. Belenli, S.N. Uğraş ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi 1(3): 119-122, 2007
ABSTRACT

Özet: Tiroid kanseri ile lenfositik tiroidit arasındaki etiyolojik ilişki bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Lenfositik tiroiditin neoplazma sekonder olarak mı geliştiği ya da tiroiditin tiroid kanseri için predispozan mı olduğu konusu hala açıklığa kavuşmamıştır. Kronik lenfositik tiroiditli hastalarda, tiroid kanseri insidansı konusunda pek çok seride çok farklı sonuçlar bildirilmiştir. Bu birliktelikte immünolojik ve otoimmün mekanizmaların rolü olduğu öne sürülmektedir. Biz papiller tiroid kanserli (PTK) hasta grubumuzda kronik lenfositik tiroidit varlığını araştırmayı ve bu birlikteliğin görüldüğü hastaların tümör özelliklerini belirlemeyi amaçladık.Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesinde üç yıllık dönemde (2004-2007) medüller tiroid kanseri dışında, differansiye tiroid kanserleri nedeniyle operasyon uygulanmış olgu serimizi retrospektif olarak gözden geçirdik. Papiller tiroid kanseri nedeniyle opere edilen 58 hasta, cerrahi öncesi ve sonrası klinik verileri, laboratuvar testleri ve patolojik bulguları ile değerlendirildi.Elli sekiz hastanın 16’sında tiroid kanseri ile birlikte lenfositik tiroidit birlikte görülmekte idi. Bu on altı hastada saptanan toplam 17 tümörün histopatolojik incelemesinde; 15 tümörde PTK, 2 tümörde PTK-folliküler varyant saptandı. Tümör boyutları 11 tümörde <10mm, 6 tümörde >10 mm idi.Çalışma grubumuzda PTK ve lenfositik tiroidit birlikteliğini %27.6 (58 hastada 16 olgu) olarak saptadık. Bu çalışmada olgu serimiz sunuldu ve ilgili literatür gözden geçirildi.

 

Anahtar Kelimeler: Hashimoto hastalığı, tiroid kanseri, prevalans

 

 

 

Abstract: The etiologic relationship between thyroid carcinoma and lymphocytic thyroiditis still remains a point of dispute, because it is unclear whether thyroiditis is induced secondarily by neoplasm. The  incidence of thyroid carcinoma in chronic lymphocytic thyroiditis has been variously reported in many published series. The role of immunological and autoimmune mechanisms has been suggested about this topic. We aimed to evaluate the coexistent papillary thyroid carcinoma (PTC) with chronic lymphocytic thyroiditis, and described the tumor characteristics, in our patients with PTC. We examined the relationship by retrospectively reviewing our series of patients treated for differentiated nonmedullary thyroid carcinoma at Ankara Ataturk Training and Research Hospital over a 3-year period (2004-2007). Fifty-eight patients with PTC undergoing surgery were examined. The clinical data, laboratory tests and pathologic findings performed before and after surgery were evaluated. There were 16 patients of thyroid cancer associated with lymphocytic thyroiditis. Fifteen PTC and 2 PTC-follicular variant were determined in 17 tumors of 16 patients histopathologically. Tumor size were <10 mm in 11, and >10mm in 6 tumors. We estimate the coexistence of PTC and lymphocytic thyroiditis in 27.6% (16 of 58) in our study group. In this study, we present our case series and also review the associated literature.

 

Key Words: Hashimoto disease, thyroid neoplasms, prevalence

49. Tertiary adrenal insufficiency in an astmatic patient on streoid treatment 2007

Karalezli, A., E. Ş. Parlak, S. Soytaç, M. Er, H. C. Hasanoglu ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Solunum Hastalıkları 18:122-125, 2007
ABSTRACT

Özet: Astım hastalarındaki steroid tedavisi birçok yan etkiye sebep olur. Sistemik steroid tedavisinin yan etkisi olarak Cushing sendromu adrenal yetmezlikten daha sıktır. Yaklaşık 30 yıldır şiddetli astım nedeniyle oral ve inhaler glukokortikoid tedavi alan 61 yaşında bayan hasta bulantı ve kusma şikayetleri ile hastanemize başvurdu. Hasta kaşektik (43 kg) görünümdeydi. Yüzünde ve bacaklarında hiperpigmente cilt lezyonları vardı. Plazma kortizol düzeyi (0.39 µg/dL) ve ACTH (< 5 pg/mL) düzeyi normalden çok düşüktü. Kısa “synacthen” stimülasyon testi yapıldıktan sonra kortizol düzeyi artış gösterdi.Tedavi amaçlı glukokortikoid verilmesi adrenal yetmezliğin en sık nedenlerinden biridir. Bulantı ve kusma gibi semptomlar yanlış tanı konulmasına neden olabilir; çünkü astım tedavisinde kullanılan ilaçlar sıklıkla benzer yan etkilere neden olur. Hastadan şüphelenilmezse adrenal yetmezlik tanısının konulamayacağını bilmek bu açıdan önemlidir.

 

Anahtar kelimeler: Bronşiyal astım, steroid, adrenal yetmezlik

 

 

Abstract: Steroid treatment in asthma patients leads to many side effects. Cushing Syndrome is more common than adrenal insufficiency as a side effect of systemic steroid treatment. We presented the case of tertiary adrenal insufficiency secondary to steroid treatment. A 61 years old female asthmatic patient who had systemic and inhaler steroid treatment for approximately 30 years was admitted to the hospital with the symptoms of dyspnea, nausea and vomiting. The patient was very thin (43 kg) and had dark pigmented face and legs. Both plasma cortisole level (0.39 µg/dL) and ACTH level (< 5 pg/mL) were very low. A short synacthen stimulation test revealed a rising in basal cortisole levels. Therapeutic glucocorticoid administration is the most common cause of adrenal insufficiency. Symptoms like nausea and vomiting can be misdiagnosed because of the adverse effects of drugs usually used in the treatment of asthma and adrenal insufficiency may not be diagnosed if it is not suspected.

 

Key words: Bronchiale asthma, steroid, adrenal insufficiency

48. Obezite 2007

Ersoy, R., ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi 2(1), 107-116 (2007)
ABSTRACT

Özet: Obezite vücut yağ oranında artış olarak tanımlanan bir hastalıktır. Obezite prevalansı geçen birkaç dekadda dramatik olarak artış göstermiştir. Obezite diyabetes mellitus, hipertansiyon, dislipidemi ve koroner arter hastalığının da bulunduğu kardiyometabolik hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür ve tedavi edilmelidir. Bu derlemede obezite tanısı, epidemiyolojisi, etiyopatogenezi ve tedavi yaklaşımları gözden geçirilmiştir.

 

Anahtar Kelimeler: Obezite, adipoz doku, enerji harcanması, tedavi

 

 

Abstract: Obesity is a disorder of body composition defined by excess of body fat. Its prevalence has increased dramatically over the past several decades. Obesity is an important risk factor for cardiometabolic diseases, including diabetes mellitus, hypertension, dyslipidemia, and coronary hearth disease and should be treated. In this article, diagnosis, epidemiology, etiopathogenesis and treatment of obesity was reviewed.

 

Key Words: Obesity, adipose tissue, energy expenditure, treatment

47. Tip 2 Diyabetes Mellitus ve ß3 adrenerjik reseptör gen polimorfizmi arasında ilişki 2007

Çakır, B., M. Özdemir, M.H.Müslümanoğlu, O. Çilingir, S. Güler, A. Kurtuluş, H. Yurdakul, O. Topaloğlu, G. Gürsoy ve S. Artan
Ulusal Yayınlar Türk Tıp Dergisi 2(1), 55-60 (2007)
ABSTRACT

Özet: Tip 2 Diyabetes Mellitusun etiyolojisinde gen polimorfizmlerinin önemli olduğu, bir çok çalışma tarafından iddia edilmektedir. Genetik polimorfizmler toplumdan topluma değişkenlik gösterdiği için, bu çalışmada β3 adrenerjik reseptör gen polimorfizminin Türk toplumunda sağlıklı bireylerde ve Tip 2 Diyabetes Mellituslu (DM) hastalardaki genotipik dağılımını araştırmayı amaçladık. β3 adrenerjik reseptör gen polimorfizmi, çalışma grubunu oluş- turan 116 Tip 2 diyabetes mellituslu hasta ve 100 sağlıklı bireyde polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) sonrası “restriction fragment length polymorphism” (RFLP) ile tanımlandı. Genotip dağılımı ile demografik veriler arasındaki ilişki, sağlıklı bireyler ile Tip 2 DM’ lu hastalar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. β3 adrenerjik reseptör gen polimorfizmi TA, TT ve AA olarak tanımlandı. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında TA ve TT gen polimorfizmleri arasında istatistiksel olarak bir fark bulunamadı (p>0.05). (Sırasıyla %7.5 ile %9.9, ve %90.7 ile %89.1) Ancak kontrol grubunda AA polimorfizmi hiç tespit edilmezken hasta grubunda 2 olguda AA genotipi saptandı. Bu genotipe sahip hastaların obez olmayan, oral antidiyabetikler ile kan şekeri regüle olmayıp 100 ünitenin üzerinde insülin ile kabul edilebilir sınırlarda kan şekerine sahip orta yaşta iki kadın olgu olduğu görüldü. β3 adrenerjik reseptör gen polimorfizmi açısından sağlıklı bireyler ile Tip 2 DM’lu hastalar arasında bir ilişki saptanmadı. Bununla birlikte, literatürde β3 adrenerjik reseptör gen polimorfizmi açısından AA genotipine sahip diyabetik olguya rastlanmamıştır. Bu genotipe sahip vaka grubunda ileri genetik analizler yapılması gerektiğini düşüncesindeyiz.

 

Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, β3 adrenerjic reseptor geni

 

 

Abstract: The importance of the gene polymorphisms in the etiology of Type 2 Diabetes Mellitus (DM) has been claimed in multiple studies. In this study, since genetic polymorphism is a changeable feature from population to population, we aim to investigate the polymorphisms in β3 adrenergic receptor genes and genotype distribution in the healthy individuals and in the patients with Type 2 DM of Turkish population. In 116 patients with Type 2 diabetes mellitus and in control group with 100 healthy individuals, the β3 adrenergic receptor gene polymorphisms were defined with restriction fragment length polymorphism (RFLP) following polymerase chain reaction (PCR). The relation between the genotypic distribution and demographic datas among the healthy individuals and the patients with Type 2 DM was evaluated statistically. In the result of this study the β3 adrenergic receptor gene polymorphism was defined as TA, TT and AA. No statistical difference in TA and TT gene polymorphisms were detected in between healthy individuals and Type 2 DM patients (p>0.05) (7.5%, 9.9% and 90.7%, 89.1%, respectively). However AA polymorphism could not be detected in control group, AA genotype was found in two cases of patients’ group. When looking at the demographic datas of these patients who have this genotype, we saw that both of them were middle-aged female patients who were non-obese and their blood glucose levels could not be regulated by oral antidiabetics, so who had to be treated by injection of more than 100 IU insulin. We didn’t establish any relationship in the β3 adrenergic receptor gene polymorphism between the healthy individuals and the patients with Type 2 DM. But AA genotype of β3 adrenergic receptor gene polymorphism has not been detected in diabetic patients in the literature. We think that further genetic studies must be done in the patients who have this genotype.

 

Key Words: Diabetes mellitus, β3 adrenergic receptor genes

46. Werner's Syndrome presenting without hypogonadism: Differential Diagnosis 2006

Topaloğlu, O., B Çakır, C. Aydın, T. Ağaç ve A. Özkaba
Ulusal Yayınlar Türkiye Klinikleri Tıp Bilimleri Dergisi 26(6) 711-715 (2006)
ABSTRACT

Abstract: Werner's syndrome is a rare, autosomal recessive condition and is characterized by premature aging in the adult, scleroderma-like skin changes involving especially the extremities, cataract, muscular atrophy, tendency to Diabetes mellitus, aged appearance of the face, baldness, and high incidence of neoplasm. Several endocrinological abnormalities including hypogonadism and impaired glucose tolerance were reported in such patients. Here we described a 45 -year-old man with Werner's syndrome associated with left ankle osteomyelitis, extensive tendinopathy of the ankles, osteoporosis of the extremities, diabetic foot infection, typical physical appearance and without hypogonadism.

45. Follicular thyroid carcinoma in a patient with Grave’s Disease 2006

Özdoğan, M., A. Gürer, B. Çakır, S. Orhun, İ. Gömceli, S. Göğkuş ve R. Aydın
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Medical Sciences, 36(1): 57-59 2006
ABSTRACT

Abstract: Thyroid cancer is detected in a small proportion of patients surgically treated for hyperthyroidism. Graves’ disease has the least incidence of co-existing thyroid cancer among the different forms of hyperthyroidism (1) and it is almost always papillary cancer when it occurs. In this paper we describe a rare occurrence of follicular cancer in a patient with Graves’ disease.

 

Key Words: Follicular cancer, Graves’ disease

44. Case Report: A Testiculer Regression Syndrome Presenting with Feminisation 2005

Çakır, B., S. Güler, R.U. Ersoy, K. Gül, O. Topaloğlu, G. Gürsoy ve B. Gökmen
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism, 2: 69-71, 2005
ABSTRACT

Abstract: Testicular regression syndrome is a kind of genital abnormality associated with cessation of testicular function. In the patients with 46 XY karyotype, genital elements are absent, and development of genital duct, urogenital sinus and external genitalia is heterogeneous. Here we described a female patient with the complaint of primary amenorrhea and absence of breast development. After imaging studies, dynamic tests, karyotype analysis and laparoscopic investigation the diagnosis was testicular regression syndrome.

 

Key Words: Testicular regression syndrome, XY karyotype, female fenotype

43. İki farklı oral antidiabetik ajanın diabet takibinde önmeli biyokimyasal testler üzerine etkileri 2002

Aykut, Ö., A. Kıyıcı, S. Güler, A.Ş. Kılınç, B. Çakır ve D. Yücel
Ulusal Yayınlar Türk Biyokimya Dergisi, 27(3), 83-88 (2002)
ABSTRACT

Özet: Diabet; erken ve geç komplikasyonlarının yüksek morbidite ve mortalite göstermesi nedeniyle, erken tanı, tedavi iyi takip gerektiren hastalıklardandır. Biz çalışmamızda iki farklı antidiabetik ajan kullanan hasta grubunda hastalığın kontrol düzeyinin ve vasküler komplikasyonların erken belirteçlerinin farklı olup olmadığını araştırdık. Çalışmamız SB Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dahiliye Polikliniği' ne başvuran menapozdaki kadınlar üzerinde yapıldı. Hastalar 20'şer kişilik üç gruba ayrıldı. 1.Grup Gliklazid (yaşları 57.35±9.56), 2.Grup Metformin (yaşları54.45±9.50) kullanan diabetik hastalardan oluşuyordu. Kontrol grubunu ise diabeti olmayan kadınlar (yaşları 53.9±5.83) meydana getiriyordu. Grupların açlık kan glukoz düzeyi, lipid profili, glikozile hemoglobin (HbAlc). insülin ve 24 saatlik idrarda mikroalbumin düzeyleri ölçüldü. Gruplarda ortalamalar arası farklar karşılaştırıldığında kan glukozu ve HbA1c düzeyleri her iki ilaç grubunda da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). HbA1c, total kolesterol ve trigliserid düzeyleri l. grupla karşılaştırıldığında 2. grupta anlamlı olarak daha düşük, HDL kolesrerol düzeyleri ise daha yüksek bulundu (p<0.05). Trigliserid düzeyleri karşılaştırıldığında l. grupta kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Mikroalbumin düzeyleri ise her iki grupta da kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Ölçülen diğer parametreler için ilaç gruplarıyla kontrol grubu ve her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı(p<0.05). Sonuç olarak çalışma bulguları Metformin kullanımının Gliklazid kullanımına göre tedavi açısından daha efektif olduğunu göstermektedir.

 

Anahtar Kelimeler: Gliklazid, Metformin, diabetes mekkitus, lipid, glikozile hemoglobin, mikroalbumin

 

Abstract: Diabetes mellitus (DM), because of its early and late complications which cause high morbidity and mortality rates, is a frequently encountered disease which needs early diagnosis and treatment and a good follow up. In this study, we compared whether the disease is in control and the early markers of vascular complications are different in the patient groups who takes different oral antidiabetic agents. The post menapousal women who visited the S.B.Ankara Education and Research Hospital Outpatient Clinics of Internal Medicine are taken to our study The patients are divided into three groups. First group who takes Gliclazide preparates (57.35±9.56 years), second group who takes Metformin preparates (54.45±9.50 years) and the third group is formed from non diabetic women (53.9±5.83 years). We analysed the fasting blood glucose, lipid profile, glycosylated hemoglobin (HbAlc), insulin levels and the amount of microalbumin in 24 hour urine specimens, When the differences between the means of the groups are compared we determined that either of the drug groups have significantly higher levels of fasting blood glucose and HbAlc levels than the control group (p<0.05). HbAlc total cholesterol, and triglyceride levels significantly decreased in the second group compared with the first group; on the other hand, HDL cholesterol levels are higher in the second group than the first one ( p<0.05). Triglyceride levels are higher in the first group than the control group and the difference is also statistically significant (p<0.05). Each of the drug groups have higher microalbumin levels than the control group(p<0.05). For the other parameters analysed we have found no statistically significant difference (p>0.05). As a result, findings of our study show that Metformin therapy is more effective for treatment of type 2 diabetes mellitus than Gliclazide therapy.

 

Key Words: Gliclazide, Metformin, diabetes mellitus, lipids, glycated hemoglobin, microalbumin.

42. Ghrelin 2002

Güler, S., G. Gürsoy ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism , 2: 59-68 (2002)
ABSTRACT

Abstract: Growth hormone secretagogues are synthetic peptidyl and non- peptidyl molecules that possess growth hormone releasing activity. Ghrelin is an endogenous natural ligand for the growth hormone secretagogue receptor that has recently been isolated from the rat stomach. Ghrelin administration stimulates growth hormone secretion but also causes weight gain by increasing food intake. Ghrelin’s structural features, secretion patterns, secretion sites, mechanisms of action and interactions and its possible involvement in obesity are still investigated.


Key Words: Ghrelin, growth hormone, growth hormone secretagogues

41. Paratiroid Hormon İlişkili Protein 2002

Çakır, B., G. Gürsoy ve S. Güler
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler&Doktor, 8(2), 172-176 (2002)
ABSTRACT

Özet: Paratiroid hormon ilişkili protein kanserli hastalardaki hiperkalseminin en önemli nedenlerinden biridir. Bu etkisine ek olarak birçok biolojik görevi vardır. Paratiroid hormon ilişkili proteinin, endokrin, jukstrakrin, parakrin ve intrakrin etkileri vardır. Bu makalede düşünülen etkileri ve yerleri özetlenmiştir.

 

Anahtar Kelimeler: Paratiroid hormon ilişkili peptid, Paratiroid hormon ilişkili protein.

 

 

 

Abstract: Parathyroid hormone related protein is the predominant cause of hypercalcemia in patients with cancer. In adition to this effect it has many biological actions. Paratiroid hormon ilişkili protein has endocrine, paracrine, juxtacrine and intracrine effects. In this text its proposed actions and their sites are summarized

 

Key Words: Parathyroid hormone related peptide, Parathyroid hormone related protein

40. Tip 2 Diabetes Mellitus ve Adacık Amiloidi 2002

Çakır, B., G. Gürsoy ve S. Güler
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor, 8(1), 28-32 (2002)
ABSTRACT

Özet: Tip 2 Diabetes mellitus ciddi komplikasyonlar ve azalmış hayat beklentisi ile ilişkili heterojen ve mutifaktoriyel bir sendromdur. Histopatolojik olarak Langerhans adacıklarında adacık amiloidi ismıni alan bir protein birikimi ile karakterizedir 1896  da keşfedilen adacık amiloid polypeptidi(AAP) adacık amiloidinin esas yapısıdır Son yıllardaki çalışmalar, adacık amiloidinin hastalığın ek bir etyolojik faktörü olduğu kadar sonucu da olduğunu ortaya koymuştur. Adacık amiloidi ve AAP'nin artık, β hücresi ölümü ve insulin yapım kapasitesinde azalma ile ilişkili olduğuna inanılmaktadır, fakat son zamanlarda AAP'nin diabetes mellitusta faydalı etkilerinin olabileceği konusunda makaleler yayınlanmaktadır. Bu yazıda birbiriyle çelişen fikirleri göz önüne alarak adacık amiloidi ve AAP hakkındaki bilgilerimizi özetlemeye çalıştık.

 

Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diabetes mellitus, adacık amiloidi, adacık amiloid polipeptidi

 

 

Abstract: Type 2 diabetes mellitus is a heterogeneous and mullifactorial syndrome accompanied by severe complications and a reduced life expectancy. Histopathologically, it is characterized by deposition of protein in the islets of Langerhans in the pancreas, which is called islet amyloid. Islet amyloid polypeptide (IAPP) was discovered in 1986 as the building block of islet amyloid. In the past few years, experiments have shown that islet amyloidosis is a consequence as well as an additional ethiological factor in the pathogenesis of type 2 diabetes. Islet amyloid and IAPP is now believed to be a pathogenic factor, which is accompanied by death of beta-cells and reduction of the insulin producing capacity. But recently it was reported that IAPP has beneficial features in diabetes mellitus. In this text we tried to summarize our knowledge about islet amiloid and IAPP considering conflicting ideas.

 

Key Words: Type 2 Diabetes mellitus, islet amyloid, islet amyloid polypeptide.

39. Advances in the Treatment of Acromegaly 2001

Demirbaş, B., S. Güler ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism 3: 91-95 (2001)
ABSTRACT

 Abstract: Growth hormone (GH) secreting adenomas account for 20% of the functional pituitary tumors. Hypertension, diabetes mellitus, sleep apnea and cardiomyopathy are more prevalent in patients with acromegaly than in the general population. People wi1h acromegaly have mortality rates that are 2 to 3 times higher than in the general population. Although surgical resection of GH secreting pituitary adenomas is still considered by many to be the treatment of choice, it is now clear that surgery fails to cure a significant number of patients, particularly patients with macro adenomas, which respresent the majority of GH secreting pituitary tumors. Medical therapy has gained a more improtant role in the management of patients with acromegaly as the limitations of pituitary surgery and radiation have become apparent. This article focuses on a developments in the treatment options for acromegaly.


Key Words: Acromegaly, treatment, somatostatin analogues, dopamine agonists, radiotherapy

38. Tümör Belirleyicileri 2001

Çakır, B., G. Gürsoy ve S. Güler
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor, 7(6), 757-762 (2001)
ABSTRACT

Özet: Son zamanlarda kanser tedavisi konusunda çok büyük gelişmeler olmasına rağmen tüm kanser mortalitesi henüz azalmamıştır. Kanserin erken tanısı ve efektif tedavisi önemlidir Erken tanınan kanserin potansiyel olarak tedavi edilebilir olduğu kabul edilmektedir. Amaç, cerrahi tedavi ile kür sağlanabilecek erken evrede kanseri teşhis etmektir, Ne yazık ki, çoğu kanseri erken evrede teşhis etmek zordur İlk tanı konulduğunda %30-35 oranında metastaz tesbit edilebilir. Cerrahi tedavi dışındaki terapilerden radyoterapi veya kemoterapinin kür sağladığı tümörler de mevcuttur.Tümör belirleyicileri; bir tümör içinde mevcut olan veya tümör tarafından yahut tümör varlığına cevap olarak tümörün ev sahibi tarafından üretilen, normal dokudan tümörün ayırımını yapmak ya da tümörün varlığını ortaya koymak için kullanılan, hastanın doku, kan veya diğer vücut sıvılarında kantitatif veya kalitatif olarak ölçülebilen maddelerdir. Tümör belirleyicilerinin duyarlılık ve özgüllüklerinin düşük olması nedeniyle tarama ve tanıda değerleri yoktur. Tümör belirleyicilerinin asıl kullanımı prognoz ve kanser progresyonunu belirleme amacına yöneliktir. Bu yazıda günümüzde sık olarak kullanılan tümör belirleyicileri özetlenmiştir

 

Anahtar Kelimeler: Kanser, Tümör belirleyicileri.

 

 

 

Abstract: In spite of the enormous efforts in the treatment of cancer patients, overall mortality of cancer has not changed yet. Early detection and effective treatment of cancer is important. It is believed that cancer that is detected early can potentially be cured. The goal to diagnose cancer when a tumor is still small enough to be completely removed surgically. Unfortunately, it is hard to have diagnosis at an early stage in most cancers. Metastasis can be present in 30-35% at the time of diagnosis. Besides surgery, there are also some tumors that can be cured with radiotherapy or chemotherapy.A tumor marker is a substance present in or is produced by a tumor or by the tumor's host in response to the tumor's presence, that can be used ro differentiate a tumor from normal tissue or to determine Ihe presence of a tumor, and can be measured qualitstively or quantitatively in cells, tissues or blood fluids. Tumor markers do not have a role in the screening or diagnosis due to their low sensitivity and specificity. They are particularly helpful in the determination of progression and prognosis of cancer. In this paper we tumor markers that are used extensively nowadays are summarized.

 

Key Words: Cancer, Tumor markers

37. Tiazolidindionlar: Diabetes Mellitus Tedavisine Güncel Yaklaşım 2001

Gürsoy, G., ve B. Çakır
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler&Doktor, 7(6), 769-773 (2001)
ABSTRACT

Özet: Yeni bir antiadiyabetik ilaç grubu; tiazolidindionlar, son zamanlarda diabetes mellitus tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır, Etki mekanizmaları tam olarak bilinmemekle birlikte peroksizom proliferatör-aktive reseptör gamaya bağlanıp aktive ederek insülin sensivitesini arttırdıklarına inanılmaktadır Ayrıca, birçok sitokin, glukoz taşıyıcıları ve leptin üzerine etkileri de öne sürülmektedir. Bu ilaçları kullanırken yan etkileri de dikkatle takip edimelidir. Tiazolidindionların diyabetes mellitus tedavisinde avantaj ve dezavantajları olduğundan, yeni araştırmalar bu ilaçların kaderini tayin edecektir.

                                             

Anahtar Kelimeler: Tiazolidindionlar, diyabetes mellitus tedavisinde ilaçlar

 

 

Abstract: Thiazolidinediones, a new group of antidiabetic medication, has recently been found to be effective in diabetes mellitus. Although the mechanism of action of this group is still uncertain, it is believed that they enhance insülin sensitivity by binding and activating the nuclear receptor peroxisome proliferator activated receptor gamma. It is also speculated that they have effects on a great number of cytokines, glucose transporters and leptin. When using these drugs, careful consideration of adverse events is necessary. As thiazolidindiones have advantages and disadvantages in the management of diabetes mellitus, new studies will determine the fate of these drugs.

 

Key Word: Thiazolidinedions, drugs in the therapy of diabetes mellitus.

36. Diabetik Ayaklı 124 Hastanın İncelenmesi 2001

Demirbaş, B., S. Güler, B. Çakır, C. Çulha, İ. Şahin, R.Serter, G. Gürsoy ve Y. Aral
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler&Doktor 7(6), 730-732 (2001)
ABSTRACT

Özet: Diabetes mellitus'lu hastalarda nöropati, iskemi ve artropati sonucunda gelişen diabetik ayak sık karşılaşılan bir durumdur. 1995-1998 yılları arasında Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğine yatırılarak tedavi edilen 124 diabetik ayak tanısı alan hasta retrospektif olarak incelendi. 79'u erkek, 45'i kadın olan hastaların 13'ünde (%10.5), tip I diabet, 111 'inde (%89.5) Tip 2 diabet vardı. Hastaların yaş ortalamaları Tip I diabetik hastalarda 24.3±4.4, Tip 2 diabetik hastalarda ise 54.01±7.2 idi. Hastaların 10'u (%8.1) diyet, 46'sı (%37.1) oral antidiabetik, 68'i (%54.8) insülin kullanmaktaydı.

Diabet süreleri 8.4±5.0 yıl olan hastaların %55.6'sında (69 hastada) diabetik nöropati. %52.4'ünde (65 hastada) diabetik nefropati, %70.2 'sinde (87 hasta) diabetik retinopati tespit edildi. Wagner sınıflamasına göre hastaların diabetik ayak grade'leri 6 hasta (%4.8) grade I, 74 hasta (%59.7) grade 2, 14 hasta (%11.3) grade 3 ve 30 hasta (%24.2) grade 4 idi. Hastaların %33.1 'inde (41 hasta) osteomiyelit tespit edildi. Hastaların %71 8'i (89 hasta) medikal tedavi ile iyileşirken %28.2'sine (35 hasta) amputasyon uygulandı. Bu bulgular diabetik ayak infeksiyonunun diabetli hasta popülasyonunda hala yaygın ve ciddi bir problem olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, diabetik ayak, mikrovasküler komplikasyonlar.

 

 

Abstract: Foot infection is a frequently encountered condition caused by neuropathy, ischemia and arthropahty in patients with diabetes mellitus. 124 patients with diabetic foot infection who are hospitalized and treated from 1995 to 1998 in Endocrinology clinic are evaluated retrospectively. Of these 13 (%10.5) were type 1 DM (age 24.3±44), 111 (%89.5) were type 2 DM (age 54.0±7.2). Ten (8.1%) of the patients were on diet therapy, 46 patients (37.1%) on oral antidiabetics, and 68 (54.8%) on insulin. Mean duration of diabetes was 8.4±5.0 years. 69 (55.6%) had neuropathy, 65 (52.4%) had nephropathy, and 87 (70.2%) had retinopathy. Diabetic foot infections were grade 1 in 6 patients (4.8%), grade 2 in 74 (59.7%), grade 3 in 14 (11.3), and grade 4 in 30 (24.2%) patients. 41 of the patients (33.1%) had osteomyelitis. Foot infections healed with medical treatment in 89 patients, and amputation has been performed in 35 (28.2%). In conclusion our data shows that diabetic foot infection is still a common and serious problem

 

Key Words: Diabetes mellitus, diabetic foot. microvascular complications.

35. Postmenopozal Kadınlarda Sigara İçiminin Kemik Mineral Yoğunluğuna Etkisi 2001

Odabaşı, E., S. Güler, B. Çakır, M. Turan ve M. Kutlu
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor, 7(2), 144-147 (2001)
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Kadınlarda kemik kaybının başlıca nedeni östrojen hormon eksikliğidir ve çoğunlukla menopozla birliktedir. Ostrojen eksikliğinden başka, metabolik hastalıklar , tümörler, ilaçlar ve diğer durumlar da kemik kaybına neden olurlar Sigara içimi de kemik kayıp hızını artırıp osteoporoz oluşumuna neden olan bir risk faktörü olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada postmenopozal kadınlarda kemik mineral yoğunluk değerinin sigara içimi ile etkilenip etkilenmediğini araştırdık.

Gereç ve yöntem: Çalışma osteoporoz polikliniğine başvuran 1068 (966 sigara içmeyen ve 102 sigara kullanan) postmenopozal kadın hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ile gerçekleştirildi. İki grubun menopoz yaşı ve menopoz süresi benzerdi. Osteoporoz ve osteopeni tanısı lomber kemik mineral yoğunluğu (KMY) değeri ile saptandı.

Bulgular: Sigara için grubun yaş ve beden kitle endeksi ortalamaları sigara içmeyenlerden daha düşük idi (sırasıyla 56.0±9.2 'e karşı 59.0±8.9, p<0.0001 ve 27.3±4.3'e karşı 29.2±4.6, p<0.001). Sigara içen grupta kemik mineral yoğunluğu (KMY) değeri anlamlı olarak düşük saptandı (0.797±0.114 'e karşı 0.832±0.153 g/cm², p=0.02). Sigara alışkanlığı olan hastalarda sigara kullanma süresi ve günde içilen sigara sayısı ile KMY arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı (sırasıyla r= -0.316, p=0.001; ve r= -0.371, p<0.001).

Sonuç: Verilerimiz sigara kullanımının postmenopozal kadınlarda kemik mineral yoğunluğunu hem kullanım süresi hem de içilen sigara miktarına bağlı olarak azalttığını göstermektedir.

 

Anahtar Sözcükler: Sigara, osteoporoz, kemik mineral yoğunluğu

 

 

Abstract:

Aim: In women, the major cause of bone loss and osteoporosis is estrogen withdrawal. most commonly associated with the menopause. There are many conditions other than estrogen deficiency that cause bone loss, such as metabolic abnormalities, malignancies and exposure to certain drugs. Smoking is also considered as a risk factor that may lead to accelerated bone loss with consequent osteoporosis. In this study we investigated whether bone mineral density is effected with cigarette smoking in postmenopausal patients.

Materials and methods: The study is performed with the retrospective analysis of 1068 (966 non-smoker, and 102 smoker) patients currentyl on follow-up in our osteoporosis outpatient clinic. Two groups were similar with regard to age at menopause and duration of menopause. Diagnosis of osteoporosis and osteopenia was based on lumbar bone mineral density (BMD) levels.

Results: The mean age and mean body mass index of the smoker group was Iower than that of the non-smokers (56.0±9.2 vs. 59.0±8.9, p<0.0001 and 27.3±4.3 vs. 29.2±4.6, p<0.001, respectively). Bone mineral density was significantly lower in smokers (0.797±0.114 vs. 0.832±0.153 g/cm², respectively; p=0.02)Bone mineral density was significantly negatively correlated to duration of smokins and number of cigarettes comsumed per day (r= -0.316, p=0.001; and r= -0.371, p<0.001;respectively).

Conclusion: Our data Show that cigarette smoking decreases bone mineral density depending on both the duration of smoking and number of cigarettes comsumed per day in postmenopausal women,

 

Key Words: Smoking, osteoporosis, bone mineral density

34. Postmenopozal Kadınlarda Farklı Tedavi Şekillerinin Kemik Mineral Yoğunluğu Üzerine Etkisi 2001

Odabaşı, E., S. Güler, B. Çakır, M. Turan ve M. Kutlu
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler&Doktor, 7(5), 591-594 (2001)
ABSTRACT

Özet:

Amaç:Bu çalışmada postmenopozal osteoporozlu hastalarda alendronat, etidronat ve kalsitoninin bir yıl süre ile kullanımının kemik mineral yoğunluğu (KMY) üzerine etkisini incelemeyi amaçladık.

Gereç ve yöntem: Kemik mineral yoğunluk ölçüm değeri ile osteoporoz tanısı konmuş toplam 184 postmenopozal hastadan 10 mg/gün alendronat kullanan 128 hasta, 400 mg siklik etidronat kullanan 27 hasta, 100 ünite/gün salmon kalsitonin kullanan 29 hastanın başlangıçta ve bir yıl sonunda ölçülen KMY ölçümleri retrospektif olarak incelendi.

Bulgular: Alendronat kullanan hastaların başlangıç KMY değerleri ortalama 0.719±0.09 gr/cm², bir yıl sonraki KMY değerleri ise ortalama 0.758±0.10 gr/cm² idi. KMY değerlerindeki % 5.9 artış anlamlı idi (p<0.001). Etidronat kullanan hastaların başlangıç KMY değerleri ortalama 0.800 gr/cm², bir yıl sonraki KMY değerleri ise ortalama 0.829±0.06 gr/cm² idi. KMY değerindeki % 4.4 artış anlamlı bulundu (p=0.02). Kalsitonin kullanılan hastaların başlangıç KMY değerleri ortalama 0.763±0.09 gr/cm², bir yıl sonraki KMY değerleri ortalama 0.753 ± 0.08 gr/cm² idi. KMY değerinde gözlenen % 0.4 azalış istatistiki olarak anlamlı değildi (p>0.05).

Sonuçlar: Çalışmamızda postmenopozal osteoporoz tedavisinde alendronat ve siklik etidronat tedavisinin kalsitonin tedavisine göre daha etkili olduğu saptandı.

 

Anahtar Kelimeler:Osteoporoz alendronat, etidronat, kalsitonin.

 

 

 

Abstract:

Aim: Our aim was to investigate the effects of one year treatment with alendronate or etidronate or calcitonin on bone mineral density (BMD) in postmenopausal women with osteoporosis.

Materials and methods: 184 postmenopausal women with osteoporosis whose diagnosis had been made with BMD received different therapy regimens. Among these 184 patients with postmenopausal osteoporosis 128 had received 10 mg alendronate, 27 had received 400 mg cyclic ethidronate, and 29 had received 100 U calcitonin daily for one year. The pre- and post-treatment BMD values of the patients are investigated retrospectively.

Results: Pretreatment BMD values were 0.719±0.09 gr/cm², 0.800±0.09 gr/cm², and 0.763±0.09 gr/cm² in the alendronate, ethidtronate, and calcitonin groups, respectively. Posttreatment BMD values were 0.758±0.10 gr/cm², 0.829±0.06 gr/cm², and 0.753±0.08 gr/cm² in the alendronate, ethidronate and calcitonin groups, respectively.While there were significant increases in BMD in the alendronate (p<0.001) and the ethidronate (p=0.002) groups, there was an insignificant decrease in BMD in patients who had received group used calcitonin (p>0.05).

Conclusions: Our results show that alendronate and etidronate are more effective than calcitonin in the treatment of postmenopausal osteoporosis.

 

Key Words: Osteoporosis, alendronate, ethidronate. calcitonin

33. Tip 2 Diabetes Mellitus ve Postmenopozal Osteoporoz 2001

Güler, S., E. Odabaşı, B. Çakır, M. Turan, M. Kutlu ve Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler&Doktor 7(4), 434-346 (2001)
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Tip I diabetes mellitusun osteoporozla ilişkisi iyi bilinmesine karşın tip 2 diabetes mellitusun kemik mineral yoğunluğuna (KMY) etkileri halen tartışmalıdır. Bu retrospektif çalışmada tip 2 diabetes mellitusun osteoporoz üzerine etkisi olup olmadığını araştırmak amacıyla yapıldı.

Gereç ve yöntem: Çalışmaya osteoporoz polikliniğinde takip altında olan 20 tip 2 diabetes mellituslu hasta ve bu hastalarla yaşları uyumlu 131 nondiabetik postmenopozal osteoporozlu hasta alındı. Her iki gruptaki hastalara bifosfonat ve kalsiyum tedavisi verilmişti. Grupların tedavi başlangıcı ve tedavinin birinci yılı sonunda kemik mineral yoğunluğu değerleri grup içinde ve gruplar arasında karşılaştırıldı.

Bulgular: Her iki grup yaş, beden kitle indeksi, menopoz yaşı ve menopoz süresi yönünden benzer idi. Tedavi öncesi diabetik grubun spinal KMY değeri ile nondiabetik kontrol grubun KMY değerleri arasındaki fark anlamlı değildi (sırasıyla 0.762±0.104 ve 0.768±0.110, p>0.05). Bir yıllık antirezorptif tedavi sonunda KMY diabetik (%5,4, p=0.007) ve nondiabetik (% 6.4, p<0.001) gruplarda anlamlı artış gösterdi. İki grup arasında tedavi ile oluşan KMY artışları arasındaki fark (∆ KMY) anlamlı bulunmadı (p=0.75).

Sonuç: Tip 2 diabetes mellitus varlığı postmenopozal osteoporozlu hastalarda osteoporoz ağırlığını ve antirezorptif tedavinin etkinliğini etkilememektedir.

 

Anahtar Sözcükler: Tip 2 diabetes mellitüs, postmenopozal osteoporoz

 

 

Abstract:

Aim: Although the relation between type I diabetes melitus and osteoporosis is well established the effect of type 2 diabetes mellitus on bone mineral density (BMD) is still controversial. This study is performed in order 10 evaluate the effects of type 2 diabetes mellitus on osteoporosis.

Material and methods: From postmenoposal osteoporotic patients curently on folow-up in the osteoporosis outpatient clinic twenty patients with type 2 diabetes mellitus and 131 age-matched nondiabetic control patients are involved in the study. Both of the groups had received biphosphonate and calcium Pre-and one year post-treatment bone mineral densities of the lumbar spine are compared within and berween the groups.

Results: Two groups were similar with regard to age, body mass index, age at menopause and duration of menopause. The difference in bone mineal density values between the diabetic and nondiabetic group was not significant (0.762±0.104 vs 0.768±0.110, respectively; p>0.05). One year antiresorptive treatment resulted in significant increases in spinal BMD in both diabetic (% 5.4, p=0.007) and nondiabetic (% 64, p<0.001) groups. The change in BMD (∆ BMD) with treatment was not different between the two groups (p=0.75).

Conclusion: Presence of type 2 diabetes mellitus does not effect the severity of osteoporosis or the efficacy of antiresorptive treatment in postmenopausal osteoporotic patients.

 

Key Words: Type 2 diabetes mellitus, posmenopausal osteoporosis.

32. Postmenopozal Osteoporozlu Hastalarda Levotroksin-Sodyum Tedavisinin Kemik Mineral Yoğunluğuna Etkisi 2001

Çakır, B., E. Odabaşı, S. Güler, M. Turan, M. Kutlu ve Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor, 7(3), 301-304 (2001)
ABSTRACT

Özet:

Amaç: Levotiroksin tedavisinin kemik mineral yoğunluğuna etkisi halen tartışmalıdır. Osteoporotik postmenopozal hastalarda levotiroksin kullanımı hususu da netlik kazanmamıştır. Bu retrospektif çalışmada amacımız levotiroksin tedavisinin kemik mineral yoğunluğuna etkisini ve osteoporoz tedavisinin sonuçlarını etkileyip etkilemediğini araştırmaktı.

Gereç ve yöntem: Çalışmaya halen levoriroksin tedavisi almakta olan 26 postmenopozal osteoporotik hasta ve yaşları uyumlu, levotiroksin kullanmayan 146 postmenopozal osteoporotik kontrol hasta alındı. Osteoporoza yönelik tedavi başlanmadan önceki veriler bir yıllık tedavi sonrası elde edilen verilerle karşılaştırıldı.

Bulgular: Levotiroksin kullanan hastalar ile kontrol grubu yaş (sırasıyla 59.2±6,3 'e karşı 59.9±8,4 yıl; p>0.05), menopoz yaşı (sırasıyla 44.6±5.9 'a karşı 46.8±6.2 yıl; p>0.05), menopoz süresi (sırasıyla 14.5±10.2 'e karşı 14,3±7.3 yıl; p>0.05), ve tedavi öncesi kemik mineral yoğunluğu (KMY) (sırasıyla 0.780±0.080 'e karşı 0.770±0.110 g/cm²; p>0.05) yönünden benzer bulundu. Tüm hastalara bifosfonat ve kalsiyum tedavisi verilmişti, Tedavi ile levotiroksin grubunda KMY %7.3 (0.780±0.080'den 0.840±0.160 g/cm² 'e; p<0.001), kontrol grubunda ise %5.8 (0.770±0.110'den 0.810±0.100 g/cm² 'e; p<0.001) artış gözlendi. İki grup arasında KMY 'daki değişim (∆ BMD) farklı değildi (p<0.05).

Sonuç: Sonuçlarımız postmenopozal hastalarda levotirokin tedavisinin ne KMY düzeyini ne de bifosfonatların terapötik etkinliğini etkilemediğini göstermektedir.

 

Anahtar Sözcükler: Postmenopozal osteoporoz, osteoporoz, levotiroksin-sodyum, tiroid hormonları

 

 

 

Abstract:

Aim: The effect of levothyroxine treatment on bone mineral density is still controversial. There is also a controversy in using levothyroxine in osteoporotic postmenopausal patients. In this retrospective study we aimed to investigate the effect of levothyroxine treatment on bone mineral density.

Materials and methods: Twenty-six postmenopausal osteoporotic patients who were currently on levothyroxine treatmet, and 146 age-matched control patients are involved in the study. Data recorded before the initiation of treatment for osteoporosis are compared with the data obtained after one year of treatment.

Results: Patients on levothyroxine treatment were similar 10 to the control group with regard to age (59.2±6,3 vs. 59.9±8,4 years, respectiveıy; p>0.05), age at menopause (44.6±5.9 'a vs. 46.8±6.2  years, respecrively,p>0.05), duration of menopause (14.5±10.2 'e vs. 14,3±7.3 years, respectively; p>0.05), and pretreatment bone mineral density (BMD) (0.780±0.080 'e karşı 0.770±0.110 g/cm respectively;). All of the patients were given biphosphonate plus calcium treatment. Treatment resulted in 7.3% increase in BMD (∆BMD) in the levothyroxine group (from 0.780±0.080 to 0.840±0.160 g/cm²; p<0.001) and 5.8% increase in the control group (from 0.770±0.110 to 0.810±0.100 g/cm²; p<0.001). The D BMD was not different between the two groups (p<0.05).

Conclusion: Our results indicate that levothyroxine treatment neither affects BMD levels nor interferes with the therapeutic efficacy of the biphosphonates in postmenopausal patients.

 

Key Words: Postmenopausal osteoporosis, osteopororsis, levothyroxine-sodium, thyroid hormones

31. Postmenopozal Kadınlarda Spinal Kemik Mineral Yoğunluğu ile Dehidroepiandrosteron Sülfat Arasındaki İlişki 2001

Turan, M., E. Odabaşı, S. Güler, B. Çakır, M. Kutlu ve Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor, 7(2), 153-156 (2001)
ABSTRACT

Özet: 

Amaç: Osteoporoz postmenopozal kadınlarda morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebidir. Osteoporoz önlenebilir bir hastalık olduğu için gelişip gelişmeyeceğini tahmin etmek önemlidir. Postmenopozal osteoporozun prediklörlerinden biri olarak dehidroepiandrosteron sülfat (DHEAS) gösterilmektedir. DHEA-S'nın osteoporozlu kadınlarla osteoporozu olmayan kadınlar arasında farklı olup olmadığı halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı postmenopozal kadınlarda osteoporoz ile DHEA-S düzeyi arasında ilişki olup olmadığını araştırmaktır.

Gereç ve yöntem: Çalışmamıza postmenopozal osteoporozu olan 33 kadın alındı. Yaş ve beden kitle endeksleri (BKİ) uyumlu, osteoporozu olmayan 29 kadın kontrol grubunu oluşturdu. Detaylı fizik muayene yapıldıktan sonra DHEA-S düzeylerinin ölçümü için sabah açlık venöz kan örneği alındı. Elde edilen verilerin analizinde Mann Whitney U testi ve Spearman yöntemi ile çift yönlü korelasyon kullanıldı.

Bulgular: Lomber spinal kemik yoğunluğu osteoporotik hastalarda kontrol grubundan daha düşük idi (sırasıyla 0.672±0.58 ve 1.014±0.73, p<0.001). İki grup arasında ortalama DHEA-S düzeyleri arasındaki fark ise anlamlı değildi (sırasıyla 76.0±53.7 ve 92.0±65.2, p>0.05). Hasta grubunda kemik mineral yoğunluğu ile vücut ağırlığı (r=0.58; p<0,001) ve BKİ (r=0.40; p=0.019) arasında orta derecede korelasyon saptanırken, kontrol grubunda böyle bir ilişki bulunmadı.

Sonuç: Çalışmamız osteoporozu olan ve olmayan postmemopozal kadınlarda DHEA-S seviyelerinde fark olmadığını göstermiştir. Önceki çalışmalara uygun olarak kemik mineral yoğunluğu ile BKİ arasındaki pozitif ilişkinin artmış olması vücut ağırlığının osteoporoz gelişimindeki önleyici rolünü göstermektedir.

 

Anahtar Sözcükler: Postmenopoznl osteoporoz dehidroepiandrosteron-sülfat, kemik mineral yoğunluğu

 

 

 

 

Abstract:

Aim: Osteoporosis is one of the most imponant causes of morbidity and mortality in postmenopausal women. Because osteoporosis is preventable it is important to predict the development of osteoporosis. One of the hypothesized predictors of postmenopausal osteoporosis is dehydmepiandrosterone sulfate (DHEA-S). Whether DHEA-S levels are different in osteoporotic women than those without osteoporosis is still controversial. The aim of this study was to investigate whether DHEA-S levels are related to osteoporosis in postmenopausal women.

Materials and methods: Thirty-three women with postmenopausal osteoporosis are involved in the study. Twenty-nine age and body mass index (BMI) matched women without osteoporosis formed the control group. After detailed physical examination, morning fasting blood samples are obtained from each subject for the measurement of DHEA-S levels.

Results: Lumbar spinal bone mineral density was significantly Iower in the osteoporotic patients (0.672±0.58 vs. 1.014±0.73, respectively p<0.001)., The difference of DHEA-S levels between the osteoporotic patients and the control group was not statistically significant (76.0±53.7 vs. 92.0±65.2, respectively, p>0.05). Bone mineral density was significantly related to weight (r=0.58; p<0,001) and BMI (r=0.40; p=0.019) in the patient group, but not in the control group, DHEA-S showed no significant correlation.

Conclusion: Our results show that DHEA-S levels are not different in postmenopausal women with and without osteoporosis. The significant relation between BMI and bone mineral density reflects the preventive role of high body weight against osteoporosis. compatible with the previous reports.

 

Key Words: Postmenopausal osteoporosis, dehydroepiandrosterone-sulfate, bone mineral density

30. Morgagni Hernisinin Düzeltilmesinde Laparoskopik Yaklaşım 2001

Çakır, B., S. Güler, G. Bilgin, M.K. Urhan, K. Gül, O. Yanık ve G. Gürsoy
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler&Doktor, 7(4), 491-494 (2001)
ABSTRACT

Özet: Konjenital diyafragmatik hernilerin çoğunluğunu Bochdalek hernileri oluşturur. Morgagni hernilerinin oranı %5 olarak bildirilmektedir Genellikle bu hastalar doğumdan sonra asemptomatiktir ve yetişkin döneme kadar tanı konulamayabilir. 63 yaşındaki kadın hasta nefes darlığı, dudaklarda, dilde ve parmak uçlarında morarma şikayeti ile başvurdu. Hastanın oskültasyonda sağ bazalde solunum seslerinde azalma haricinde patoloji mevcut değildi. Kan gazı tetkikinde ise fizik muayene ile uyumlu olarak ileri derecede arteriyel hipoksisi mevcut idi. Posteroanterior akciğer grafisinde sağ alt zonda infiltrasyon mevcuttu. Bilgisayarlı toraks tomografisinde sağ hemitoraksta hiler seviyenin distalinde anteriorda orta mediastene kadar yükselen adipoz doku dansitesinde kitle tesbit edildi. Tanımlanan doku alanının abdominal boşluktan toraksa hernie olan adipoz dokuya ait olduğu düşünüldü ve hastanın kliniği ile birlikte değerlendirildiğinde Morgagni hernisi tanısı konuldu. Hastaya laparoskopik mesh hernirafi operasyonu uygulandı. Operasyon sonrası hastanın kan gazları belirgin olarak düzeldi ve klinik olarak siyanozu geçti. Erişkin dönemde siyanoz ve dispne ile gelen hastalarda ayırıcı tanıda Morgagni hernisinin akla gelmesini düşünmekteyiz. Morgagni hernisinin tedavisinde laparoskopik yöntemin kullanılması nedeni ile olguyu sunuyoruz.

 

Anahtar Kelimeler: Morgagni Hernisi, laparoskopi, hernirafi, siyanoz dispne

 

 

 

Abstract: Bochdalek hernias constitute the majority of congenital diaphragm herrnias. Among these Morgagni hernias account for the 5 % of these. These patients are generally asymptomatic after birth, and the diagnosis may be delayed until adulthood. A 63 years old female patient applied with the complaints of shortness of breath, cyanosis of the lips, tongue and fingertips. On physical examination breath sounds were decreased on right basal hemithorax, and cyanosis of the lips, tongue and fingertips were noted. Arterial blood gases yielded severe hypoxia appropriate to the physical examination. There has been observed an infiltration in the basal zone of the right lung on X-ray. Computer tomographic examination revealed the herrniation of an adipose tissue from abdominal cavity to thorax, and the diagnosis of Morgagni hernia has been established. A laparoscopic mesh herniorrhaphy operation has been performed. Arterial blood gases normalized and clinical cyanosis disappeared after the surgery. Here, we presented an adult case of Morgagni hernia treared with endoscopic mesh herniorrhaphy. We suggest that Morgagni hernia must be kept in mind in the differential diagnosis of adult patients with cyanosis and dispnea.

 

Key Words: Morgagni hernia, laparoscopy, herniorrhaphy, cyanosis, dispnea

29. Gaucher Hastalığı: Tanısal Yaklaşımda Kemik İliği Aspirasyonunun Önemi 2001

Çakır, B., S. Güler, A.S. Yılmaz, T. Güler, O. Yanık, Y. Acar, G. Gürsoy ve C. Ekinci
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor, 7(2), 176-180 (2001)
ABSTRACT

Özet: Cerebroside lipidosis olarak da bilinen glikoserebrosidaz enzim aktivite yokluğu nedeni ile dalak, karaciğer, lenf düğümleri ve kemik iliğinde retikulum hücreleri içinde serebrozit (kerazin) toplanması ile giden kronik ailevi bir hastalık olan Gaucher hastalığı (GH) bir lipid depo hastalığıdır. Biz hepatosplenomegali etyolojisi araştırılmak üzere yatırılan ve tanıyı kemik iliği aspirasyonu ile koyduğumuz bir olguyu takdim ediyoruz.11 yaşında kız çocuğu karında kitle, büyüme ve gelişme geriliği nedeni ile başvurdu. Fizik muayenesinde boy: 131 cm (percentil 8.5 yaşın %50’ si), ağırlık: 35.5 kg (11 yaşın %50 'si) idi. Kulaç mesafesi: 129 cm, vertex-pubis: 66 cm, pubis-topuk: 65 cm idi. Pubik ve aksiller kıllanma mevcut değil ve meme gelişimi Tanner Evre I idi. Diğer fizik muayene bulguları normaldi. Sedimentasyon hızı 63 mm/saat, Hb: 11.9 g/dl, Htc: %35, BK: 5300/mm3, trombosit: 107000/mm3 idi, periferik yaymada eritrositler hipokrom mikrositer idi. Kan Biyokimyası, tam idrar tetkiki, ASO, CRP, Latex, Vitamin B12, Folat ve Ferritin normal idi. Antinükleer antikor ve Anti-DNA negatif idi. Batın ultrasonu: Karaciğer parankimi belirgin heterojen, uzun aks 17 cm, dalak 18 cm den büyük ve aksesuar dalak mevcut idi. Serum bakır, seruloplasmin ve idrarda bakır düzeyi normaldi. Karaciğer biyopsisinde reaktif değişiklikler ve hepatositlerde şişme dışında bir özellik mevcut değildi, ve PAS boyaması negatif idi. Splenoportografide portal sistem ve splenik ven normal bulundu. Kemik iliği aspirasyonunda dev Gaucher hücreleri tesbit edildi ve PAS boyaması pozitif idi. Serum glikozil seramidaz enzim aktivitesi 0 (sıfır) nmol/saat/mg protein olarak geldi ve Gaucher hastalığı tanısı konuldu.  Bu vaka hepatosplenomegali etyolojisi araştırılırken, Gaucher hastalığında karaciğer biyopsisinde PAS boyamasının negatif olabileceğini ve hastalığı ekarte ettirmeyeceğini, bu yüzden kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisinin özellikle depo hastalıkları açısından araştırılmasının önemini göstermektedir. Enzim replasman tedavisi (Alglucerase ve Imiglucerase) ile organomegali %50 oranında azalmakta ve daha kaliteli bir yaşam sunulma imkanı olabilmektedir. Ancak enzim infüzyonlarının çok pahalı olması tedavinin dezavantajını oluşturmaktadır. Semptomatik olarak da olsa kaliteli yaşam sağlanabilen bir hastalık durumuna gelen Gaucher tanısı için kemik iliği aspirasyonu mutlaka yapılmalıdır.

 

Anahtar Kelimeler: Gaucher hastalığı, cerebroside lipidosis, kemik iliği aspirasyonu.

 

 

 

Abstract: Defficiency of glycocerebrosidase enzyme activity, alsa known as cerebroside lipidosis, is a chronic familial lipid storage disease characterized by deposition of cerebroside (keratin) in the reticulum cells of the spleen, liver, lymph nodes and bone marrow. In this report we present a case of Gaucher disease hospitalized for the identification of the etiology of hepatosplenomegaly in whom diagnosis was made with bone marrow aspiration. An eleven year old girl applied to our dinic with the complaints of abdominal mass, abdominal distension and growth retardation. Physical examination revealed: height: 131 cm (50 percentile of 8.5 years), body weight: 35.5 kg (50 percentile of 11 years), arm span: 129 cm, vertex-pubis: 66 cm, pubis-heals: 65 cm. There were no pubic or axillary hair, and breast development was at Tanner stage l. Other physical findings were normal. Laboratory data were as follows: erythrocyte sedimentation rate 63 mm/h; hemoglobin: 11.9 g/dl; hematocrit 35%; WBC: 5300/mm3; platelets: 107000/mm3. Erythrocytes were hypchromic and microcytic on peripheral blood smear. Blood biochemistry, urinalysis, ASO, CRP, Latex RF, vitamin B12, folate and ferritin were normal. Antinuclear antibody and Anti-DNA were negative. On ultrasonographic examination longitudinal axis of the liver was 17 cm with a prominemly heterogenous paranchyma; the spleen was longer than 18 cm, and an accessory spleen was noted. On histopathologic examination of the needle aspiration biopsy of the liver there was reactive changes and swelling of hepatocytes, but PAS staining was negative. Portal system and splenic vein were normal on splenoportography. Bone marrow aspiration biopsy revealed Gaucher cells which stained positively with PAS. Serum glycosyl ceramidase enzyme activity was found to be 0 (zem) nmol/h/mg protein and the diagnosis of Gaucher disease was established.  This case shows that negative PAS staining in liver biopsy can not discard the diagnosis of Gaucher disease, and thus bone marrow aspiration and/or biopsy must be performed especially for the detection of storage diseases when investigating the etiology of hepatosplenomegaly. Enzyme replacement therapy (Alglucerase ve Imiglucerase) decreases organomegaly by 50 % and provides a more qualified life. But, expensiveness of enzyme infusion is a major diasadvantage of tis treatment modality. Examination of bone marrow aspiration must be performed for the diagnosis of Gaucher disease which has became a discase for which treatment may increase the quality of life at least symptomatically.

 

Key words: Gaucher disease, cerebroside lipidosis, bone marrow aspiration

28. Olgu Sunumu: Santral Sinir Sistemi Tutulumunun Eşlik Ettiği Wilson Hastalığı 2000

Okuyucu, E. A., Ö. Coşkun, H. T. Atasoy, B. Çakır, G. Gürsoy ve L. E. İnan
Ulusal Yayınlar S.B Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi. 33(1-4), 182-185 (2000)
ABSTRACT

Özet: Wilson hastalığı (WH) nadir görülen otozomal resesif geçiş gösteren, karaciger, beyin, böbrek ve korneayı etkileyen bakır metabolizması bozukluğudur. Olguların &40’ ı karaciğer hastalığı ile %40’ ı nörolojik tutulumla, %20' si ise psikiyatrik problemlerle kliniklere başvururlar. Biz nörolojik tutulumla başvuran bir Wilson hastasından bahsedeceğiz.

 

Anahtar Kelimeler: Wilson hastalığı, Magnetik rezonans görüntüleme.

 

 

 

Abstract: Wilson's disease is a rare, autosomal recessively inherited disease of copper metabolism which affects primarily the liver, brain, kidneys and cornea. About 40% of patients present with hepatic disease, 40% with neurological form and 20% with psychiatric disturbances. We presented a case with the neurologic involvement of  Wilson's disease.

 

Key Words: Wilson's disease, Magnetic resonance imaging.

27. Aplastic Anemia Due to Asymptomatic Mumps Infection in a Patient with no Underlying Disease 2000

Çakır, B., S. Güler, E. Okuyucu, K. Gül, Z. Ecemiş, Y. Acar ve G. Gürsoy
Ulusal Yayınlar S.B Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi. 33(1-4), 200-204 (2000)
ABSTRACT

Özet: Paramyxovirus ailesine baglı infeksiyonlar çocukluk çağında sıktır. Ancak erişkinlerde, kabakulak enfeksiyonunun kliniği oldukça atipiktir ve genellikle orşit veya pankreatitle birlikte kendini gösterir. Paramyxovirus enfeksiyonları genellikle orta derecede lenfositozla seyreder. Biz bu yazıda sadece aplastik anemiyle seyreden asemptomatik giden atipik kabakulak enfeksiyonunu literatürde ilk kez sunuyoruz. Altmışdokuz yaşında bayan hasta halsizlik, güçsüzlük, kusma, iştahsızlık ve ates şikayeti ile başvurdu. Fizik muayenesinde vücut 39.5 nabız 104/dk ritmik, karaciğer midklavikuler hata kosta yayını 1 cm geçiyor, dalak ele gelmiyordu. Diğer system muayeneleri normaldi. Baslangıç laboratuvar değerleri, periferik yaymada orta derecede lenfopeni ve trombositopeni, kemik iliğinde ciddi hipoplazi gösteriyordu. Daha sonra pansitopeni gelişti ve hastanın yüksek ateşi ortaya çıktı. Nöttropenik hastamızdaki bu ateş, amikasinle beraber seftazidim kullanılarak 3 haftada kontrol altına alındı. Enfeksiyona ait prodromal evre veya klinik bulgu olmamasına rağmen, serolojik analiz akut kabakulak enfeksiyonunu ortaya çıkardı. Bizim vakamız göstermiştir ki, kabakulak enfeksiyonu aplastik anemili hastalarda etyolojik faktörlerden biri olarak düşünülmelidir.

 

Anahtar Kelimeler: Aplastik anemi, kabakulak enfeksiyonu.

 

 

Abstract: Infections due to paramyxovindae are frequent In childhood period. But in adults, clinical picture of mumps infections are quite atypical and usually present with pancreatitis or orchitis. Paramyxoviridae infections generally result in moderate lymphocytosis. In this paper we present for the first time in the literature a case of atypical mumps infection that showed an asymptomatic course but only aplastic anemia. A sixtynine ear old female patient has applied to our outpatient clinic with the symptoms of weakness, malaise, loss of appetite, vomiting and fever. On physical examination body temperature was 39.5 ºC, radial pulse: 104/min, liver was 1 cm palpable at the midclavicular line, and the spleen was nonpalpable. Initial laboratory examination revealed thrombocytopenia and moderate lymphopenia in the peripheral smear, and severe hypoplasia in the bone marrow. After then, pancytopenia developed and patient had fever. This fever in our neutropenic patient is controlled in three weeks by using ceftazidim and amikacin. Although we did not observe a prodromal period and clinical signs of infection, serological analysis revealed acute mumps infection. Our case shows that paramyxovirus infection must also be considered as a cause of etiological factor in patients with aplastic anemia.

 

Key words: Aplastic anemia, mumps infection.

26. Tip 2 Diabetes Mellituslu Hastalarda Triseps Ciltaltı Doku Kalınlığının Motor Sinir İleti Hızları ile İlişkisi 2000

Aykut, Ö., S. Güler, B. Çakır, H. Tuğrul Atasoy, M. Uğurlu ve M. Duranay
Ulusal Yayınlar S.B Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi. 33(1-4), 95-100 (2000)
ABSTRACT

Özet: Amaç: Diabetik nöropatide boy veya diğer antropometrik ölçümler ile sinir İleti hızları arasındaki ilişkiyi araştıran önceden yapılmış olan çalışmalar çelişkili sonuçlar vermiştir. Bu çalışmanın amacı tip 2 diabetes melituslu hastalarda antropometrik ölçümlerle elektronöromyografik bulgular arasında ilişki olup olmadığını saptamaktı.

Materyal ve metod: Çalışmaya 40 tip 2 diabetes mellituslu hasta ve 14 nondiabetik sağlıklı kontrol alındı. Çalışmaya katılan tüm bireylerde beden kitle indeksi, bel/kalça oranı ve triseps ciltaltı doku kalınlığı ölçüldü. Elektronöromyogafik çalışmada ortodromik olarak ulnar (duyusal ve motor), median (duyusal ve motor), fibular (motor), tibial (motor), ve sural (duyusal) sinirlerde ileti hızlar ölçüldü.

Bulgular: İki grubun yaş, beden kitle indeksi ve bel/kalça oranı ve triseps ciltaltı doku kalınlığı ortalamaları benzerdi. Diabetik hastalarda triseps ciltaltı doku kalınlığı ile ulnar (r=0.6, p<0.001), fibular (r=0.35, p<0.03), ve tibial (r=0.43, p<0.01) motor sinir İleti hızlan ile anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Diabetik hastalarda vücut ağırlığı (sırasıyla r=0.37, p=0.02 ve r=0.35, p<0.03) ve VKİ (sırasıyla r=0.5, p=0.001 ve r=0.35, p<0.03) ile ulnar ve tibial motor sinir ileti hızları arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Kontrol grubunda hiçbir parametre arasında anlamlı ilişki saptanmadı.

Sonuç: Çalışmamızda tip 2 diabetes mellituslu hastalarda, beden kitle indeksinden bağımsız olarak, triseps ciltaltı doku kalınlığı ile motor sinir ileti hızları arasında direkt bir ilişki olduğunu saptadık. Vaka sayımız az olduğundan dolayı çalışmamız öncül bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Ancak sonuçlarımız, triseps ciltalti doku kalınlığının motor sinir ileti hızlarının bir göstergesi olduğuna karar verebilmek amacıyla geniş hasta gruplarında ileri çalışmalar yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

 

Anahtar Kelimeler: Tip 2 diabetes mellitus, ciltaltı doku kalınlığı, nöropati, elektronöromyografi

 

 

 

Abstract:Aims: Previous studies investigating the relation between anthropometric measures and nerve conduction velocities yielded conflicting data. The aim of this study was to evaluate any relation between anthropometric measures and electromyographic findings in patients with type 2 diabetes mellitus.

Materials  and methods: Forty patients with type 2 diabetes mellitus and 14 nondiabetic healthy controls formed the study group. Body mass index, waist/hip ratio and triceps subcutaneous tissue thickness are recorded. Orthodromic ulnar (sensory and motor), median (sensory and motor), fibular (motor), tibial (motor) and sural (sensory) nerve conduction velocities are measured in the electroneuromyographic study.

Results: The two groups were similar with regard to age, body mass index, waist/hip ratio and triceps subcutaneous tissue thickness. Triceps subcutaneous tissue thickness had significantly positive correlations with ulnar (r=0.6, p<0.001), fibular (r=0.35, p<0.03), and tibial (r=0.43, p<0.01) motor nerve conduction velocities in diabetic patients. Body weight (r=0.37, p=0.02 and r=0.35, p<0.03 respectively) and body mass index (r=0.5, p=0.001 and r=0.35, p<0.03, respectively)  were positively correlated with ulnar and tibial motor nerve conduction velocities in the diabetic group. There were no relations between any of the parameters in the control group.

Conclusion: We observed a direct relation between triceps subcutaneous tissue thickness and motor nerve conduction velocities independent of body mass index in patients with type 2 diabetes mellitus. Our study can be regarded as a preliminary report due to low number of cases. But our results suggest a need for further studies in large patient groups to determine whether triceps subcutaneous tissue thickness is a marker of motor nerve conduction velocities.

 

Key Words: Type 2 diabetes mellitus, subcutaneous tissue thickness, neuropathy, electroneuromyography

25. Polikistik Over Sendromunda Flutamid ve Etinil Estradiol + Siproteron Asetat’ın Lipid Profiline Etkisi 2000

Karakurt, F., S. Güler, B. Demirbaş, İ. Şahin, C. Çulha, B. Çakır, R. Serter ve Y. Aral
Ulusal Yayınlar S.B Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi. 33(1-4), 42-50 (2000)
ABSTRACT

Özet: Östrojenlerin ve antiandrojenlerin, polikistik over sendromunda (PCOS) görülen hirsutizmin tedavisindeki etkinlikleri çok iyi bilinmesine rağmen metabolik etkileri hakkında yeterince bilgi yoktur. Biz bu çalışmamızda etinilestradiol+siproteron asetat (E+SA) ve flutamidin (F) lipid profiline etkilerini araştırdık. Bu amaçla PCOS tanısı almış 29 hastadan rastgele 13'üne flutamid (250 mg/gün) l ay süreyle, 16'sına da etinilestradiol+siproteron asetat 1x1 tablet 6 av süreyle verdik. Tedavi öncesi ve sonrasında (l. ve 6. ay) lipid profili için kan örnekleri alındı. Her iki grupta total kolesterolde aynı oranlarda düşüş saptadık. F grubunda trigliserit ve VKİ' de değişiklik saptanmazken E+SA alan grupta serum trigliserid ve vücut kitle indeksinde (VKİ) artış mevcuttu. Sonuç olarak düşük doz flutamidin kan kolesterolüne olumlu etkisinin yanında kilo artışına neden olmaması önemli bir avantajıdır. Metabolik sendromun bir komponenti olan PCOS'un tedavisinde flutamid yalnız veya kombine tedavide bir seçenek olarak görülmelidir.

 

Anahtar Kelimeler: Polikistik over sendromu, lipid profili, flutamid ve etinil estradiol+siproteron asetat

 

 

Abstract: Though the effectiveness of estrogens and antiandrogens in the treatment of hirsutism in PCOS is well known, the knowledge about their metabolic effects is not enough. In this study we investigated the effectiveness of ethynil estradiol+cyproterone acetate versus flutamide in the treatment of hirsutism and their effects on the lipid profiles. For this purpose from 29 PCOS patients 13 were randomly selected and given flutamide (250 mg/day) for 6 month and 16 were given estradiol+cyproterone for 6 months. Blood samples for lipid profile were drawn before treatment and at the end of treatment (lst and 6th months). In both groups the decrease rate in total kolesterol was the same. In the ethynilestradiol+cyproterone acetate group there was an increase in the serum triglyseride and body mass index values. In the flutamide group there was no change in the BMI. Besides, flutamide has the advantage of not causing weight gain along with its positive effect on blood cholesterol. Flutamide should be regarded as a treatment choice in the treatment of PCOS part of the metabolic syndrome.

 

Key Words: Polycystic over syndrome, lipid profile, flutamide and etinilestradiol+siproteroneacetat

24. Önceden Polikistik Over Sendromu Olan Gebelerde Diyabetes Mellitus 2000

Kelekçi, S., B. Çakır, S. Güler, M.Ö. Erhan, S. Tokuçoğlu, M.C. Tatar
Ulusal Yayınlar S. B Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dergisi, 38(4), 287-290 (2000)
ABSTRACT

Özet: Toplam 90 hasta iki ayrı merkezde prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. 42 hasta daha önceden polikistik over sendromu olup gebe kalanlardan, 48 hastada sağlıklı gebe kalanlardan oluşmaktaydı.Her iki grup 1.trimester ve 24-26 hafta arası olmak üzere 50 gram glukoz tarama testine tabi tutuldu. Test sonucu pozitif olanlar 3 saatlik glukoz tarama testine tabi tutuldu. İki ve daha fazla değeri yüksek olanlar test sonucu pozitif olarak değerlendirildi. Birinci trimesterde test sonucu pozitif olanlar çalışma grubunda %23.8 iken kontrol grubunda %4.2 olup aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi.24-26 hafta arası pozitif test sonucu çalışma grubunda ve kontrol grubunda benzerdi. Çalışma grubunda birinci trimester test sonucu %23.8 olup 24-26 hafta arası %3.1 idi. Fark istatistiksel olarak anlamlı idi. Polikistik over sendromlu kadınlar gestasyonel diabet açısından yüksek riskli kabul edilip glukoz taraması gebeliklerinin daha erken döneminde yapılmalıdır.

 

Anahtar Kelimeler: Diyabetes mellitus, ovulasyon indüksiyonu,polikistik over sendromu

 

 

Abstract: 90 patients at two center were included in this prospective study. 42 had previous polycystic ovary syndrome and pregnant  women,48 patients were healthy pregnat women. Both groups had 50 gram glukose screening test in the first trimester and 24-26 weeks.Those who had positive results were given a 3 hours glukose loading test.Those who had result of two or higher were accepted as positive.While positive results fort he study group were 23.8% in the first trimester,the result were 4.2% in the control group and the difference was found to be statistically significant.Positive results at 24-26 weeks were similar in the study and control group.Test results in the study group were 23.8% at the first trimester and 3.1% at 24-26 weeks.Pregnant women with polycystic ovary syndrome as high risk group for gestasyonel diabetes mellitus and glukose screening test should be given earlier stage of pregnancy.

 

Key Words: Diabetes Mellitus, Ovulation induction, Polycystic ovary syndrome

23. Electrophysiological Changes in Patients with Impaired Glucose Tolerance 2000

Güler, S., D. Berker, H.T Atasoy, B. Çakır, H. Uysal ve Y. Aral
Ulusal Yayınlar Turkısh Journal of Endocrinology and Metabolism, 4, 123-128 (2000)
ABSTRACT

Abstract: The effect of impaired glucose tolerance on neuropathy is not well characterized. This study is performed to clarify the status of peripheral neuropathy in patients with impaired glucose tolerance with no symptoms of neuropathy. Twenty-two patients with impaired glucose tolerance with no signs of neuropathy, and 11 healthy controls are examined with electromyoneurography. We have found electrophysiological changes in 13 of 22 patients with IGT, and in only one case of the 11 subjects in the control group. Mean H reflex latencies of the right and left medial vastus muscles were significantly longer in the patient group than the control group (17.0±1.7 vs. 15.6±2.5 msec, p<0,02; and 17.1±1.8 vs. 15.7±2.4 msec; p<0,01, respectively). Our results indicate that electrophysiological changes of the peripheral nerves are very common in patients with impaired glucose tolerance. Early diagnosis and management of impaired glucose tolerance may be particularly important in order to prevent the development of chronic complications.

 

Key Words: Impaired glucose tolerance, polyneuropathy, electromyoneurography, electrophysiological studies, electrophysiological abnormalities

22. Diabetes Mellitusta Yenilikler: Tanı, Sınıflandırma ve Testler 2000

Çakır, B., G. Gürsoy ve S. Güler
Ulusal Yayınlar S.B Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi. 33(1-4), 249-257 (2000)
ABSTRACT

Özet: Diyabetes mellitus (DM) insulin sekresyonu, insülin aksiyonu veya her ikisi ile ilgili defektler sonucunda oluşan hiperglisemi ile karakterize hastalıklar grubudur Diyabetin kronik hiperglisemisi; değişik organlarda, özellikle göz, böbrek, sinirler, kalp ve kan damarlarında uzun süreli hasar, disfonksiyon ve yetmezliğe sebep olabilir. Diyabetes mellitusa ait tanımlama ve diagnostik kriterler ile ilgili değişik raporlar yayınlanmış olmasına rağmen, genel olarak kabul edilen sistemik bir sınıflandırma 'National Diabetes Data Group (NDDG)' tarafından geliştirilmiş ve 1979 yılında yayınlanmıştır (l). Bu klasifikasyon 1980 yılında World Health Organızation (WHO) tarafından da kabul görmüştür (Tablo I) (2). Farmakolojik tedavi tiplerine dayanan klasifikasyonu baz alan sistemden, mümkün olduğu kadar hastalığın etyolojisi üzerine dayanan sisteme geçmenin önemi üzerinde son yıllarda yoğun olarak durulmaktaydı. Bu amaçla ‘American Diabetes Association’ sponsorluğunda kurulan bir Uluslararası Uzman Komitesi, 1979'dan beri yayınlanan yayınları gözden geçirmek ve diyabet klasifikasyon ve teşhisinde değişikliğin gerekli olup olmadığına karar vermek üzere Mayıs 1995'den başlayarak peryodik aralıklarla toplanmış ve bulgularını ve tavsiyelerini 1998'de yayınladıkları bir yazıda sunmuşlardır. Ayrıca Uzmanlar Komitesinin raporu 2000 Ocak ‘Diabetes Care’de yayınlanmıştır (3). Bu raporda yeni bir diyabet klasifikasyonu mevcuttur (Tablo 2). Bu yeni sınıflandırma ile ilgili saptamalar şunlar olabilir: …

21. Hiperkolesterolemi Tedavisinde Hangi Statin Seçilmeli? 1999

Yönem, A., B. Çakır ve İ.Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar Türkiye tıp dergisi, 6(1), 33-36 (1999)
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmada aterosklerotik hastalarda atorvastatin, fluvastatin, lovastatin ve simvastatinin düşük dansiteli lipoprotein (LDL) kolesterol konsantrasyonunu Amerikan Ulusal Kolesterol Eğitim Programı (NCEP) tarafından tavsiye edilen düzeylere (≤100 mg/dl) indirmek için etkinlik ve güvenilirlikleri karşılaştırılmıştır. NCEP ileri aterosklerozu olan hastalarda LDL kolesterolü ≥130 mg/dl ise lipid düşürücü ilaç verilmesini önermektedir. LDL kolesterolü 130-250 mg/dl ve trigliseridleri ≤400 mg/dl olan aterosklerotik 318 hastada 54 haftalık çok merkezli çalışmaya katılmıştır. Hedef LDL düzeylerine ulaşan hastalar ve kullandıkları dozlar değerlendirilmiştir. Başlangıç dozlarında atorvastatin 10 mg diğer tedavilerle karşılaştırıldığında LDL düzeylerini daha fazla düşürmüştür (p<0.05). Başlangıç dozu ile hedef LDL düzeylerine ulaşan hasta yüzdesi atorvastatin grubunda %32, fluvatastin grubuna %1, lovastatin grubunda %10 ve simvastatin grubunda %22 bulunmuştur. Atorvastatin ile tedavi edilen hastalar daha düşük medyan ilaç dozuna gereksinin duymuşlardır. Tedavinin 54. haftasında medyan dozlar atorvastatin için 20 mg/gün, fluvastatin için 40 mg/gün + kolestipol 20 gr/gün, lovastatin için 80 mg/gün ve simvatastin için 40 mg/gün olarak belirlenmiştir. Sonuçta fluvastatin ve lovastatinle tedavi edilen hastalarla karşılaştırıldığında, atorvastatin ile tedavi edilen aterosklerotik hastaların istatiksel olarak anlamlı bir bölümü başlangıç dozu ile hedef LDL düzeylerine ulaşabilmiştir (p<0.05) ve atorvastatin ile tedavi edilen hastaların önemli oranda daha azı, hedef LDL düzeylerine ulaşmak için kolestipol ile kombinasyona gereksinim göstermiştir.

20. Effects of Hormone Replacement Therapy on Insulin Resistance in Postmenopausal Women 1999

Yönem, A., Ö. Azal, B. Çakır, Z. Polat, M. Kutlu, A. Çorakçı
Ulusal Yayınlar T Klin J Medical Research, 17(2), 91-95 (1999)
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmada amacımız, hormon replasman tedavisinin (HRT) postmenopozal kadınlarda insuline direnç üzerine etkilerini incelemekti. Postmenopozal dönemde olan 39 olgu çalışmaya alındı. Olguların çalışmaya dahil edilebilmeleri için diabètes mellitus, glukoz tolerans bozukluğu, obezite ve sistemik hastalığı bulunmaması ve daha önceden HRT yapılmamış olması koşulları arandı. Çalışmaya alınan 39 hastanın 15inde insuline direnç tesbit edildi. İnsüline direnç saptanan 15 hastaya 3 ay süreyle konjüge östrojen (0.625 mg/gün) ve medroksiprogesteron asetat (10 mg/gün) verildi. Tedavi öncesi ve sonrası hiperinsülinemik öglisemik klemp tekniği kullanılarak insüline direnç araştırıldı. Çalışmaya alınan olguların yaş ortalaması 50.6 ±6.4 (37- 59) idi. Incelenen parametreler olan M değeri, serum insülin ve C-peptid, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), yüksek dansiteli lipoprotein kolesterolü (HDL-K) ve düşük dansiteli lipoprotein kolesterolü (LDL- K) düzeyleri sırasıyla şöyle idi; 3.3 ± 0.6 mg/kg/dk, 39.0 ±10.1 mIU/ml, 3.0 ±1.1 ng/ml, 230 ± 43 mg/dl, 152 ± 65 mg/dl, 41.8 ± 6.1 mg/dl ve 188 ± 6.4 mg/dl. Aynı parametrelerin 3 aylık HRT sonrası düzeyleri ise, yine sırasıyla, 4.54 ± 0.9 mg/kg/dk, 26.6 ± 10.1 mIU/ml, 3.57 ± 0.6 ng/ml, 209 ± 27 mg/dl, 132 ±37.9 mg/dl, 48.4 ±3.9 mg/dl ve 161 ± 8.2 mg/dl idi. HRT ile M değeri ortalama %28 artma gösterdi (p<0.001). Ayrıca, LDL-K %2 (p<0.044), TK %9.1 (p<0.016) ve insülin düzeyi %33 (p<0.022) azalma, HDL-K ise %17 (p<0.009) artma gösterdi. Buna karşılık, TG, C-peptid ve glisemi düzeylerinde anlamlı ölçüde bir değişme olmadı (p>0.05). Çalışmamızda HRT ile hem insülin direncinde hem de serum insülin düzeyinde anlamlı bir iyileşme sağlandığını tesbit ettik. Bu nedenle, eğer ciddi bir kontrendikasyon yoksa, postmenopozal kadınlarda HRT uygulanmasının yararlı olacağını söyleyebiliriz.

Anahtar Kelimeler: Hormon replasman tedavisi, insüline direnç, Postmenopozal dönem

 

Abstract: Our aim was to investigate the effect of hormone replacement therapy (HRT) on insulin resistance in postmenopausal women. Initially, 39 postmenopausal women were enrolled in the study. Fifteen patients out of 39 were found to have insulin resistance, and placed on hormone replacement therapy, consisting of conjugated equine oestrogen (0.625 mg/day) and medroxyprogesterone acetate (10 mg/day) for 3 months. Euglycaemic hyperinsulinemic clamp technique was used to determine insulin resistance before and after HRT. The mean age was 50.6±6.4 (ranged between 37- 59) years. The mean pretreatment level of M value was 3.3 ±0.6 mg/kg/min while the same value after 3 months hormone replacement therapy was 4,54 ±0.9 mg/kg/min (p<0.001). The M value, which was the main objective of our study, was increased 28% by HRT (p<0.001). Additionally, HRT caused significant decreases in the levels of low density lipoprotein cholesterol (p<0.044), total cholesterol (p<0.016), serum insulin (p<0.022), and an increase in high density cholesterol (p<0.009) level while there were no statistically significant changes in the levels of C-peptide, glycaemia and triglyceride (p>0.05). Our study showed that HRT improves insulin resistance and hyperinsulinemia, both of which have important role in the progression of atherosclerosis. Additionally, HRT offers a number of other advantages such as improvements in serum lipids and reduction in menopausal symptoms. As a result, HRT is beneficial in postmenopausal women who do not have contraindications to use these agents.

Key Words: Hormone replacement therapy, Insulin resistance, Postmenopause

19. Postmenopozal Hastalarda Alendronat Kullanımının Böbrek ve Karaciğer Fonksiyon Testlerine Etkisi 1999

Odabaşı, E., A. Yönem, B. Çakır, M. Turan ve M. Kutlu
Ulusal Yayınlar Klinik Bilimler & Doktor 5(3), 316-318 (1999)
ABSTRACT

Özet: Amaç:  Bu çalışmada postmenopozal osteoporozlu kadınlarda alendronat kullanımının karaciğer ve böbrek fonksiyon testlerine etkisini incelemeyi amaçladık.

Yöntem:  Tip I osteoporozu olan 65 hastaya 6 av süre ile günde tek doz 10 mg alendronat verildi. Çalışmaya alınan tüm hastaların tedavi öncesi ve 6 aylık tedavi sonrası serum SGOT, SGPT, total protein, albümin, üre, kreatinin düzeyleri incelendi. Ölçümler bir otoanalizör yardımıyla gerçekleştirildi.

Bulgular: Tedavi öncesi albümin değerleri 4.29±0.20, total protein 6.93±0,31, SGOT 23.40=5.62, SGPT 22.22=7.49, üre 28.96±7.18 ve kreatinin 0.80=0.15 olarak saptandı. 6 aylık değerlendirmenin sonunda albumin değerleri 4.29±0.22, total protein 6.88±0.28. SGOT 23.84±4.68. SGPT 21.60±6.26, üre 29.12±7.39 ve kreatinin 0.83±0.13 olarak bulundu (p<0.05).

Sonuçlar: Alendronat kullanımının serum SGOT, SGPT, total protein, albümin, üre ve kretinin düzeylerinde anlamlı bir değişiklik oluşturmadığı gözlendi.

 

Anahtar Kelimeler: Alendronat, Böbrek fonksiyonları, Karaciğer fonksiyonları, Osteoporoz

 

 

 

Abstract: Purpose: Our aim was to investigate the effects of alendronate on serum levels of SGOT, SGPT, total protein, albumin, urea, creatinine in postmenopausal women with osteoporosis.

Materials and methods: Sixty-five postmenopausal women with osteoporosis were given 10 mgr alendronate phosphate daily for 6 months. Serum levels of SGOT, SGPT, total protein, albumin, urea and creatinine were investigated before and after the treatment. Measurements were made by using an autoanaliser.

Results: Pretreatment serum levels of SGOT, SGPT, total protein, albumin, urea and creatinine were respectively as follows 23.40=5.62 IU/ml, 22.22=7.49 IU/ml, 6.93±0,31 gr/dl, 4.29±0.20 gr/dl, 28.96±7.18 mgr/dl and 0.80=0.15 mgr/dl Postreatment levels of the same parameters were respectively, as follows 23.84±4.68 IU/ml, 21.60±6.26, 6.88±0.28, 4.29±0.22, 29.12±7.39 and 0.83±0.13. There was no significant difference between pre and posttreatment values (p<0.05).

Conclusions: Our study showed that alendronate has no significant effect on liver and kidney functions. But we need long-term studies to support this suggestion.

 

Key Words: Alendronate, Renal and hepatic functions, Osteoporosis

18. Tip 2 Diyabetes Mellitusta Mikrovaskuler Komplikasyonların Endotelin 1 Düzeyi ile İlişkisi 1999

Demirbaş, B., S. Güler, B. Çakır, G. Gürsoy, R. Serter ve Y. Aral
Ulusal Yayınlar Year Book of Turkish Diabetology, 167-176 (1998-1999)
ABSTRACT

Özet: Diabetik mikroanjiopati patogenezinde kan akımının otoregülasyonunda bozulmanın önemli faktör olduğuna dair deliller vardır. Vasküler endotel, vasküler tonüsün regülasyonunda rol almaktadır. Endotelin-1 vasküler endoteliyal hücrelerde sentez edilen 7 aminoasitli uzun etkili potent bir vazokontstrüktör polipeptid olup vasküler tonüsün artışına katkıda bulunur. Endojen endotelin-1 ile ortaya çıkan vazokonstrüksiyon mikrovasküler hasara neden olmaktadır. Bu düşünceden yola çıkarak 76 normotansif Tip II diabetik hastanın plazma endotelin-1 düzeylerine bakılarak endotelin-1 ile mikrovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmaya alınan hastaların 53'ü kadın 13'ü erkek olup ortalama endotelin-1 düzeyleri 1.37±0.41 pg/ml idi. Kontrol grubu 8 kadın, 5 erkek 13 sağlıklı kişiden oluşmuş olup ortalama endotelin-1 düzeyleri 1.04±0.15 pg/ml idi. Diabetik hastalar ile kontrol grubunun endotelin-1 düzeyleri arasındaki bu fark anlamlı bulundu(p<0.01). Diabetik hastaların 33 ünde mikrovasküler komplikasyon olarak diabetik retinopati tespit edildi. Bunların 12'sinde retinopati, nöropati ve nefropati; 2 hastada retinopati ve nefropati; 4 hastada retinopati ve nöropati; 5 hastada ise sadece retinopati vardı 43 hastada herhangi bir komplikasyon görülmedi. Mikrovasküler komplikasyonları olan ve olmayan diabetik hastaların endotelin-1 düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi. Birçok çalışmada endotelin-1 düzeyi diabetik mikrovasküler komplikasyonları olan hastalarda olmayanlara oranla yüksek bulunmuştur. Bazı yayınlarda yüksek endotelin-1 düzeyi mikroanjiopatinin göstergesi olarak kabul edilmiştir. Bizim çalışmamız ise endotelin-1 düzeyleri ile mikroanjiopatik komplikasyonlar arasında belirgin bir ilişki saptanmayan diğer grup çalışmalar arasında yer almaktadır.

17. Genç Obezlerde Kan Viskozitesi ve Vizkozitenin Plazma Fibrinojen ve Kolesterol Düzeyiyle İlişkisi 1999

Yönem, A., B. Çakır, M. Yazıcı, M. Günay, M. Kutlu ve Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar Year Book of Turkish Diabetology, 56-61 (1998-1999)
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmada obezite dışında patolojisi olmayan genç erişkinlerde, kan viskozitesinde meydana gelen değişiklikleri ve bunların kardiyovasküler risk faktörlerinden olan plazma fibrinojen ve kolesterol düzeyiyle ilişkisini araştırdık. Çalışmaya ortalama 22.24±3.94 yaşlarında 38 obez hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak, hastalarla aynı yaş ve cins grubunda 30 sağlıklı olgu incelendi. Olguların beden kitle indeksi, total kolesterol ve plazma fibrinojen düzeyleri belirlendikten sonra tam kan ve plazma viskoziteleri koniplak modelindeki bir viskozimetre ile iki ayrı hızda ölçüldü. Çalışmamızda hem tam kan, hem de plazma viskozitesinin obezlerde sağlıklı kişilere göre anlamlı derecede (p<0.05) artmış olduğunu, viskozitedeki bu artışın beden kitle indeksi ve plazma fibrinojen düzeyiyle pozitif korelasyon gösterdiğini belirledik. Sonuç olarak viskozitedeki bu artış, obezlerdeki kardiyovasküler hastalıklara bağlı morbidite ve mortalite artışının açıklanmasına katkıda bulunabilir.

 

Anahtar Kelimeler: Kan viskozitesi, obezite, plazma fibrinojen, kolesterol

 

 

Abstract: In the present study we investigated blood viscosity changes and its relationship with plasma fibrinogen and cholesterol, two of well-established cardiovascular risk factors in young obese patients. Our study group consisted of 38 young obese patients with the mean age 22.24±3.94 years. Thirty healthy subjects were investigated as control. In both study and control groups body mass index (BMI), heamatocrit, total cholesterol and plasma fibrinogen levels, whole blood and plasma viscosity were measured. We have shown that in young obese patients both whole blood and plasma viscosity were significantly increased when compared with in healthy subjects and the increase in viscosity was well correlated with BMI and plasma fibrinogen level. As a result, we may suggest that haemorheological disturbances may partly explaine the increased cardiovascular morbidity and mortality in obese patients.

 

Key Words: Blood viscosity, obesity, plasma fibrinogen, cholesterol

16. A Case of Osteoporosis Associated with Thalassemia Minor 1999

Odabaşı, E., A. Yönem, B. Çakır, S. Güler ve M. Kutlu
Ulusal Yayınlar S.B Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Dergisi, 32(4), 229-231 (1999)
ABSTRACT

Özet: Bu yazıda nadir görülen bir durum olan, thalassemia minör ve osteoporoz birlikteliğinin tesbit edildiği 19 yaşındaki bir bayan olguyu sunmaktayız. Hasta bel ağrısı yakınması ile başvurdu. Anamnez ve fizik muayenede hastanın bu yakınmasını açıklayabilecek bir patolojik bulgu tesbit edilemedi. Çekilen düz bel grafilerinde osteoeporotik bir görünüm ve lomber kemik mineral dansite ölçümünde osteoporoz (BMD 0.786 gr/cm², T-skoru -2.50) tesbit edildi. Yapılan ayrıntılı laboratuvar tetkiklerinde hastada thalassemia minör dışında başka bir bozukluk tesbit edilemedi. Buna dayanarak, olgudaki osteoporozun thalassemia minörle ilgili olabileceğini düşündük Ancak, thalassemia minör osteoporoz için bir risk faktörü olmakla beraber, asemptomatik her thalassemia minör olgusunun osteoporoz yönünden araştırılması gerekliliği tartışmalıdır.

 

Anahtar Kelimeler: Thalassemia minör, osteoporozi

 

Abstract: In this article we reported a case of a 19 year-old female with osteoporosis in association with thalassemia minor trait that is a very rare condition. She came to us complaining with low-back pain. History and physical examination revealed no abnormality explaining her symptom. X-ray of her lumbosacral spine showed osteoporotic appearance, and bone mineral densitometry also showed reduced bone mineral density (BMD 0.786 gr/cm², T-score -2.50) at the level of L2-L4. She was found to have thalassemia minor trait but there was no other finding that help us to explain the cause of osteoporosis of our case. We thought that thalassemia minor of our case was responsible for her osteoporosis. So, thalassemia minor is possible to consider as a risk factor for the development of osteoporosis but the suggestion that screening of all asymptomatic subjects with thalassemia minor for the presence of osteoporosis with bone densitometry need to be clarified

 

Key Words: Thalassemia minor, osteoporosis

15. Familyal Homozigot Hiperkolesterolemi Tip II A: Olgu Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi 1999

Çakır B, A. Yönem, Ö. Azal, M. Kutlu ve İ.Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar Türkiye Tıp Dergisi, 6(3), 170-176 (1999)
ABSTRACT

Özet: Homozigot ailevi familyal hiperkolesterolemi nadir bir hastalıktır. Temel patoloji LDL reseptör defekti veya yokluğudur. Plazmada aşırı miktarda LDL birikimi ortaya çıkmakta ve ölümcül koroner arter patolojileri ile sonuçlanmaktadır. Diz, dirsek ve aşil tendonundaki sarımtırak ksantomlar nedeni ile başvuran 21 yaşındaki erkek hastada yapılan rutin tetkiklerinde total kolesterol 830 mg/dl ve LDL kolesterol 782 mg/dl   olarak tesbit edilmesi üzerine aile taraması yapıldı. Anne, baba, 3 erkek kardeş ve vakanın kızında total kolesterol değerleri 239-426 mg/dl arasında; LDL kolesterol ise 178-352 mg/dl arsında değişiyordu. Vakanın EKG’sinde yaygın anterior iskemi bulunması üzerine yapılan koroner anjiografide sol ana koroner arterin tamamen tıkalı, diğer koroner arterlerin ise büyük ölçüde daralmış olduğu görüldü. Vakanın 23 yaşındaki kız kardeşinin miyokard enfarktüsünden vefat ettiği öğrenildi. Aile anamnezi olması, total kolesterolun 400 mg/dl üzerinde bulunması ve ksantomları ile vakamız homozigot, diğer aile üyeleri ise heterozigot ailevi familyal hiperkolesterolemi olarak kabul edildi. Hastaya diyet, statin ve resin grubu; aileye diyet ve statin grubu antilipidemik tedavi başlanıldı. Nadir görülen bir hastalık olması nedeni ile vakayı ve aileyi sunmayı uygun gördük.

 

Anahtar Kelimeler: Familiyal hiperkolesterolemi, homozigot, heterozigot

 

Abstract: Homozygous familial hypercholesterolemia is a rare disease. Basic pathology is absence or deficiency of LDL receptors. Excess accumulation of LDL in plasma occurs and results in lethal coronary artery pathologies. Twentyone years-old male patient applied with yellowish xanthomas over knees, elbows and achilles tendons. Routine biochemical investigations revealed a total cholesterol level of 830 mg/dl and LDL cholesterol level of 782 mg/dl. Biochemical investigation of other family members revealed total cholesterol values between 239-426 mg/dl and LDL cholesterol values between 178-352 mg/dl in mother, father, 3 brothers and daughter of patients. Coronary angiography was performed due to presence of diffuse anterior ischemia in ECG. Left main coronary artery was completely occluded and other coronaries were significantly narrowed. Sister of patient had died of myocardial infarct at 23 years of age. The patient was considered as homozygous familial hypercholesterolemia due to presence of family history, total cholesterol levels above 400 mg/dl, and xanthomas, and other family members were considered as heterozygous. Proper diet and statin and resin group antilipidemic drugs were prescribed to patient and statin group antilipidemic drugs were prescribed to other family members. We considered worthful to present the case and family since was a rare disease.

 

Key Words: Familial hypercholesterolemia, homozygous, heterozygous

14. Werner’s Syndrome 1999

Güler, S., B. Çakır, R. Serter, G. Gürsoy ve Y. Aral
Ulusal Yayınlar Turkish Journal of Endocrinology and Metabolism, 2 , 95-98 (1999)
ABSTRACT

Abstract: Werner’s syndrome is a rare disorder resembling premature a ging. This autosomal recessive disorder is frequently associated with endocrinological problems, particularly diabetes mellitus and hypogonadism. Although the diagnosis is not difficult when it is kept in mind it may be so because of its rarity. In this report we present a case of Werner’s syndrome who was hospitalized in our clinic because of diabetic foot. Detailed physical and laboratory examinations revealed that this 53-year-old male patient also had hypergonadotropic hypogonadism, gynecomastia and mental deficiency. Details of the syndrome with regard to clinical characteristics, diagnosis and therapeutic modalities are discussed.

 

Key Words: Werner’s syndrome, early aging

13. Multiple Endokrin Neoplazi Tip 1 ( Olgu sunumu) 1999

Yönem, A., B. Çakır, Ö. Azal, M. Kutlu ve İ.Ç. Özdemir
Ulusal Yayınlar İnsizyon Cerrahi Tıp Bilimleri Dergisi , 2(3), 148-152 (1999)
ABSTRACT

Özet: Hipofiz tümörü tanısıyla izlenmekte olan hastada 15 yıl sonra ilk kez spontan hipoglisemi oluşması üzerine, insülinoma yönünden araştırıldı; batın ultrasonografisi, yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi, oktreotid sintigrafisi ve inferior kaval ven örneklemesi teknikleriyle pankreaste lezyon varlığı ortaya konulmadı. Hastanın hipoglisemik yakınmaları bir kaç ay süreyle sekonder adrenal yetmezliğe bağlanıp, steroid replasmanı yapılarak izlendi. Başlangıçta hipoglisemi semptomlarının bu tedaviye olumlu yanıt vermesine rağmen, bir süre sonra hastada tekrar hipoglisemi oluşmaya başladı ve hipoglisemi anında uygunsuz olarak kan insülin düzeyi yüksek bulundu. Bunun üzerine hasta yeniden pankreas adacık hücre tümörü açısından incelendi, tekrarlanan görüntüleme yöntemleri yine negatif sonuç verdi. Buna rağmen, klinik bulguların kuvvetle insülinoma lehine olmasına dayanarak, hataya laparatomi yapıldı ve bu işlemle pankreastaki lezyon ortaya konuldu.

 

Anahtar Kelimeler: Insulinoma, Hipoglisemi.

 

 

 

Abstract: Because of the occurrence of spontaneous hypoglyceamia, the patient was evaluated to uncover the existence of a tumor, causing hypoglyceamia, namely insulinoma. All imaging techniques, induding abdominal ultrasonography, high resolution tomography, octreoide scintigraphy, mesenteric arteriography and venous sampling, failed to demonstrate any abnormality in the pancreatic tissue. The patient's complaints was thought to due to secondary adrenal insufficiency and was placed on steroid replacement therapy. But, after a short period, hypoglyceamic symptoms recurred while the patient was still given steroid agent. During the hypoglyceamic period, we found that blood insülin levels was inappropriately high. Upon this finding, the patients was reevaluated to demonstrate che hypoglyceamic tumor, but again all imaging options, mentioned above were failed. Nonetheless, since clinical findings was strongly in favour of an insulinoma, the patient was performed on laparotomy, and distal portion of the pancreas was resected. Histopathological examination of the surgical specimen confirmed the existence of islet tumors.

 

Key Words: Insulinoma, Hypoglyceamia.

12. Vitiligo ve Hashimoto Tiroiditi Birlikteliği 1998

Gül, Ü., F. G. Aksoy, B. Çakır ve Ş. Atahan
Ulusal Yayınlar MN Klinik Bilimler & Doktor, 4(5), 666-668 (1998)
ABSTRACT

Özet: Vitiligoda tiroid otoantikorlarına normal popülasyona göre sık rastlanır, az bir kısmında ise otoimmün tiroid hastalığı tespit edilir. Bu hastalıklar arasında Hashimoto tiroiditi, Graves hastalığına göre daha az sıklıkla gözlenir. Yayınlarda Vitiligo ile Hashimoto tiroiditi arasındaki nedensel ilişki, her iki hastalığın da otoimmün etyopatogeneze sahip olması ile açıklanmıştır.

Bu yazıda, vitiligo nedeni ile tetkik edilirken Hashimoto tiroiditi tespit edilen 35 yaşında bir olgu sunuldu.

 

Anahtar Kelimeler: Vitiligo, Hashimoto Tiroiditi

 

 

 

 

Abstract: In Vitiligo thyroid autoantibodies are seen more frequently than normal population. In some vitiligo cases autoimmune thyroid diseases are seen more common. Among these diseases Hashimoto’s thyroiditis is observed less frequently than Grave’s disease. In articles the causal relationship between vitiligo and Hashimoto’s thyroiditis is explained by their common etiopathogenesis; autoimmunity.

In this a case of a 35 year-old male patient has been presented that was diagnosed as Hashimoto’s thyroiditis while undergoing a research with a diagnosis of Vitiligo.

 

Key Words: Vitiligo, Hashimoto’s Thyroiditis

11. Gebelikte Portal Ven Trombozu (Olgu Sunumu) 1998

Ünlü, R., M. Cindoruk, F. Yakaryılmaz, B. Çakır, Ü.B. Doğan, İ.S. Yıldırım
Ulusal Yayınlar MN Klinik Bilimler & Doktor, 4(2), 16-18 (1998)
ABSTRACT

Özet: Ekstrahepatik portal ven tıkanıklığı, nadir görülen önemli bir portal hipertansiyon nedenidir. İntrahepatik, ekstrahepatik veya idiyopatik nedenlerle gelişebilir. Portal ven trombozunun nedeni genellikle siroz, abdominal malignite, intraabdominal enfeksiyon, abdominal cerrahi ve hematolojik hastalıklardır. Gebelik ve gebelikte gelişen pıhtılaşmaya eğilim sık olarak venöz trombozlara ve tromboembolik komplikasyonlara yol açar. Gebelikte tromboembolik komplikasyonlar mortalite ve morbiditedeyi artırdığı için önemlidir. Bu yazıda gebelikte gelişen bir portal ven trombozu olgusu sunulmuştur.

                                                            

Anahtar Kelimeler: Portal ven trombozu, gebelik

 

 

 

 

Abstract: Extrahepatic portal vein obstruction is a rare but important cause of portal hypertension which may be attributed to intrahepatic extrahepatic or idiopathic causes. Common causes of portal vein thrombosis are cirrhosis, abdominal malignancy, intraabdominal infection, abdominal surgery and hematological disorders. Pregnancy and its hypercoagulable stat emay often lead to venous thrombosis and associated thromboembolic complications. Thromboembolic complications in pregnancy are important because of the increased mortality and morbidity. In this paper a case of portal vein thrombosis which developed in pregnancy was presented.

 

Key Words: Portal vein thrombosis, pregnancy

10. Diyabetik Hastalarda Kan Viskozitesi ve Viskozitenin Diabetin Kronik Komplikasyonlarıyla İlişkisi 1998

Yönem, A., B. Çakır, Ö. Azal, M. Kutlu ve A. Çorakçı
Ulusal Yayınlar Türkiye Tıp dergisi, 5(5), 283-289 (1998)
ABSTRACT

Özet: Bu çalışmada, diabete bağlı komplikasyonları bulunan ve henüz  bu sorunları oluşmamış olgularda hemoreolojik bozuklukları araştırıp, bunların kronik komplikasyonlarla ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya, diabete bağlı kronik komplikasyonları bulunan, 47-71 yaşlarında (ortalama 60.15±6.45 yıl), 14’ü erkek 18’i kadın olan 32 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak, komplikasyonlu diabetiklerle aynı yaş ve cinste komplikasyonsuz diabetik hastalar ve sağlıklı bireylerden oluşan iki grup ele alındı. Diabetin kronik komplikasyonlarına ilişkin çeşitli tetkikler ve incelemelerden sonra, tam kan ve plazma viskoziteleri ölçüldü. Komplikasyonlu diabetik olgularda diabet süresi ortalama 11.9±3.5 yıldı. Komplikasyonlu olguların hemen hepsinde metabolik kontrol kötü idi. İki ayrı hızda ölçülen tam kan viskoziteleri komplikasyonlu olgularda sırasıyla, 6.04±0.64 cP ve 4.40±0.68 cP; komplikasyonsuz diabetiklerde sırasıyla, 5.62±0.50 cP ve 4.01±0.38 cP; sağlıklı bireylerde sırasıyla, 5.45±0.48 cP ve 3.84±0.50 cP olarak bulundu. İki ayrı hızda ölçülen plazma viskozitesi komplikasyonlu olgularda sırasıyla, 1.84±0.45 cP ve 1.65±0.36 cP; komplikasyonsuz diabetiklerde sırasıyla, 1.73±0.26 cP ve 1.52±0.18 cP; sağlıklı bireylerde sırasıyla, 1.65±0.17 cP ve 1.45±0.14 cP olarak tesbit edildi. Komplikasyonlu olgularda viskozite artışı diabetin süresi, komplikasyonların sayısı, metabolik kontrol derecesi ve plazma fibrinojen düzeyi ile anlamlı derecede korelasyon gösteriyordu (p<0.05). Sonuç olarak, diabetin kronik komplikasyonlarının etyolojisinde hemoreolojik bozuklukların katkısı bulunmaktadır. Diabetin kronik komplikasyonlarının tedavisi ve bu komplikasyonların önlenmesinde hemoreolojik sistemdeki bozuklukların düzeltilmesinin faydalı olacağını ileri sürebiliriz. Ancak, bu konuda geniş olgulu ve uzun süreli prospektif çalışmaların yapılması gereklidir.

 

Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, kronik komplikasyonlar, hemoreoloji

 

Abstract: Blood Viscosity in Diabetic Patients and Its Relationship with Chronic Complications of Diabetes

The etiopathogenesis of chronic complications in diabetes is multifactorial, being one of them hemorheological disturbances. In the present study, we investigated viscosity changes and their role in the development of diabetic complications in patients with and without these complications. Thirty-two diabetic patients with various diabetic complications, 14 males and 18 females, aged 47-71 (mean 60.15±6.45) years were evaluated. Two groups, the first one composed of 30 diabetic patients without any chronic complications, and the second one composed of 30 healthy subjects, were evaluated as controls. After having performed various clinical and laboratory tests to establish the presence of chronic complications of diabetes, 10 mL of blood was withdrawn by venopuncture from each subject for the measurement of viscosity. From this blood sample, both whole blood and plasma viscosity were measured at two different shear rates at 36.5 ˚C using a cone-plate viscometer. Whole blood viscosity, at two different shear rates, in patients with complications was 6.04±0.64 cP and 4.40±0.68 cP, respectively; in patients without complications 5.62±0.50 cP and 4.01±0.38 cP, respectively; in healthy subjects 5.45±0.48 cP and 3.84±0.50 cP, respectively. Plasma viscosity, at two different shear rates, in patients with complications was 1.84±0.45 cP and 1.65±0.36 cP, respectively; in patients without complications 1.73±0.26 cP and 1.52±0.18 cP, respectively; in healthy subjects 1.65±0.17 cP and 1.45±0.14 cP, respectively. Both whole blood and plasma viscosity in patients with complications were increased when compared with patients without complications and healthy subjects (p<0.05). Viscosity rise in patients with complications was correlated with the duration and number of complications of diabetes, the levels of metabolic control and plasma fibrinogen (p<0.05). Briefly, we conclude that hemorheological disturbances may play an important role in the pathogenesis of diabetic complications.

 

Key Words: Diabetes mellitus, chronic complications, haemorheology

9. Portal Ven Trombozlu On Hastanın Değerlendirilmesi 1997

Ünlü, R., M. Cindoruk, Ü.B. Doğan, N. Bulut, B. Çakır ve İ.S. Yıldırım
Ulusal Yayınlar TCDD Hastaneleri Tıp Bülteni, 1(2), 19-23, (1997)
ABSTRACT

Özet: Portal ven trombozu (PVT). nadir görülen önemli bir portal hipertansiyon nedenidir. Bu çalışmada, kliniğimizde takip edilen 10 portal ven trombozlu olgu etiyolojik faktörler ve klinik bulgular yönünden incelenmiştir. 10 olgunun ikisinde siroz, birinde hepatosellüler ca., birinde gebelik, birinde Protein S eksikliği ve birinde de geçirilmiş akut kolesistit atağı PVT’ undan sorumlu tutulmuştur. 4 olguda ise PVT nedeni saptanamamıştır. Hastaların hepsinde karın ağrısı, 6 hastada şişkinlik, 5 hastada halsizlik. 4 hastada kilo kaybı, 3 hastada iştahsızlık, 3 hastada bulantı ve kusma, 2 hastada gece terlemesi ve iki hastada kabızlık yakınması saptanmıştır. Hastaların doktora başvurma nedeni 5 hastada karın ağrısı iken 3 hastada özafagus varis kanaması ve 2 hastada aside bağlı karında şişlik yakınmasıdır. Fizik muayenede hastaların hepsinde karıda hassasiyet bulumnuştur. 8 hastada splenomegali. 4 hastada asit, hepatosellüler ca.'lı bir hastada ise karında kitle saptanmıştır. Hastaların 7’ sinde trombositopenin de bulunduğu bir anemi tablosu göze çarpmaktadır.

 

Anahtar Kelimeler: Portal ven trombozu

 

 

Abstract: Portal vein thrombosis (PVT) is a rare but important cause of portal hypertension. In this study, we investigated 10 patients with portal vein thrombosis by means of etiological factors and clinical manifestation. Cirrhosis in two of 10 patients, hepatocelluler ca, pregnancy, Protein S deficiency and previous attack of acute cholecystitis in different patients were the responsible factors. In 4 patients no etiolojical factor was found. Abdominal pain in all patients, distension in 6 patients, weakness in 5 patients, weight loss in 4 patients, lack of appetite in 3 patients, nausea and vomiting in 3 patients, night sweat in 2 patients and constipation in 2 patients were found. Admission to doctor of patients was abdominal pain in 5, oesaphagial variceal hemorrhage in 3, and abdominal distension with ascites in 2 patients. At physical examination, abdominal tenderness was found in all patients. Splenomegaly in 8, ascites in 4, and abdominal mass in one patient who had hepatocelluler carsinoma were found. In seven patients, anemia with trombocytopenia was noticeable.

 

Key Words: Portal vein thrombosis.

8. Psödo-Psödohipoparatiroidizm: Bir olgu sunusu 1996

Ünüvar, N., F. Hasırcıoğlu, R. Serter , B. Çakır ve B. Yalçın
Ulusal Yayınlar MN Klinik Bilimler, 2(9) , 188-189 (1996)
ABSTRACT

Özet: Hipoparatiroidizm paratiroid hormon eksikliğine bağlı olarak gelişir ve düşük serum kalsiyumu ve yüksek serum fosforu ile karakterizedir. Psödohipoparatirodizm (PH) ise paratiroid hormon eksikliği ile değil homona hedef organ direnci ile tanımlanır. Psödo-psödohipoparatiroidizm (PPH) PH’ in kan biyokimya değerleri normal olan inkomplet genetik varyasyonudur. Fiziksel görünüm ve kemik grafilerinin özellikleri PH ile aynıdır. Her iki hastalık da kadınlarda erkeklere göre iki kez sık görülür. Fizik bulgular kısa boy ve 4. metakarpal kemik kısalığını içerir. Serum kalsiyum, fosfat ve paratiroid hormon konsantrasyonları normaldir.

 

Anahtar Kelimeler: Paratiroid hastalıkları, Hipoparatiroidizm, Psödohipoparatirodizm, Psödo-psödohipoparatiroidizm

 

 

Abstract: Hypoparathyroidism is resulting from parathyroid hormone deficiency, characterized by low serum calcium and high serum phosphorus levels. Pseudohypoparathyroidisim (PH) is characterized not by deficiency of parathyroid hormone but by end-organ reststancc to its action. Pseudopseudohypoparathyroidisim (PPH) is an incomplete genetik manifestation of pseudohypoparathyroidisim in which the blood chemistry values are normal. The physical appearance and bony x-ray features may be identical to those of PH. Both conditions affect ttiwice as many females as males. It’s physical signs includes short stature, and short fourth metacarpals. Serum calcium and phosphate and parathyrol hormone concentrations are normal

 

Key Words: Parathyroid discases, Hypoparathyroidism, Pseudohypoparathyroidisim, Pseudopseudohypoparathyroidisim

7. Psikotrop İlaçların Nöroendokrin Etkileri 1995

Sarıoğlu, M., B. Çakır ve F. Bayram
Ulusal Yayınlar MN Doktor, 3(6), 404-407 (1995)
ABSTRACT

Özet: Psikotrop ilaçların özellikle yüksek dozlarda kullanıldığında, ortaya çıkabilen bazı klinik durumlar hastaların tedaviye uyumunu bozabilmektedir. Psikotrop İlaçların nöroendokrin etkilerinden bazı yayınlarda hiç bahsedilmezken; bazı araştırıcılar hastanın uyumunu bozan bu klinik durumlardan bir kısmının bu etkilerden kaynaklandığını ortaya koymuşlardır.

Psikotrop ilaçların nöroendokrin etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi için, bilinen nörotransmitterlerin hipotalamus ve hipofiz üzerindeki etkilerini bilmek önemli olacaktır.

Dopamin, Prolaktin (PRL) sekresyon inhibisyonu ve Growth Hormon (GH) sekresyon stimülasyonu yapmaktadır. Hayvan deneylerinde norepinefrinin santral salınımı Tiroid Stimüle edici Hormon (TSH). Growth Hormon (GH), Lutenize edici hormon (LH) ve Follikül Stimule edici hormon (FSH)’ un sekresyonunu artırırken; Adrenalkortikotropin (ACTH), Oksitosin ve Vazopressin’ in salınımını azaltmaktadır. PRL sekresyonundaki etkisi ise belirsizdir. Epinefrin GH sekresyonunda önemlidir. Serotenerjik boşalma, PRL sekresvonunu artırırken, adrenal sekresyon ve pineal sekresyonda düzenleyici etkiye sahiptir. Arginin Vazopressin (AVP), ACTH ve GH' nun kolinerjik kontrol altında olması muhtemeldir. Optoid peptidler insanlarda ACTH, LH ve Vazopressin sekresyonunu inhibe ederken, PRL sekresyonunu artırırlar. GH ve TSH üzerindeki etkileri belirsizdir. Adrenal medullada sekresyonu düzenleyen transmitter asetilkolin' dir. Parasimpatik innervasyon insülin ve glukagon düzeyinde eksitatör etkiye sahiptir. Simpatik innervasyon ise, insülin üzerinde alfa inhibitör mekanizmalarla, glukagon üzerinde beta eksitatör mekanizmalarla baskın etki yapar.

6. Nötropenik Hastada Ateşe Yaklaşım 1995

Altunbaş, M., N. Zengin, B. Çakır ve K. Altundağ
Ulusal Yayınlar MN Doktor , 3(6), 358-363 (1995)
ABSTRACT

Nötropenik hasta enfeksiyon oluşumu ve gelişimi açısından ciddi riskler altındadır. Başta nötropeninin kendisi olmak üzere vücudun savunma mekanizmasını bozan pek çok faktör bu hastalarda enfeksiyonların fatal seyretmesine zemin hazırlar. Bu nedenle bu hastaların enfeksiyon yönünden değerlendirilmesi ayrı bir antite olarak ele alınmaktadır. Ateş nötropenik bir hastada tek enfeksiyon bulgusu olabilmektedir. Ateşi çıkan her nötropenik hasta enfeksiyon yönünden acil olarak değerlendirilmeli ve enfeksiyon olmadığı gösterilemezse derhal ampirik antibiyotik başlanmalıdır. Bu yazıda nötropenik bir hastanın enfeksiyon yönünden taşıdığı riskler ve ateşi çıkan bir nötropenik hastanın nasıl değerlendirilmesi gerektiği tartışılmıştır.

5. Karaciğer Sirozlu Hastalarda Hepatik Venlerin Doppler Sonografisi 1995

Taşkesen, S., B. Çakır, N. Zengin, B. Yalçın ve M. Bulur
Ulusal Yayınlar MN Doktor 3(5) , 333-335 (1995)
ABSTRACT

Özet: Hepatik venler, karaciğer kanını sistemik dolaşıma taşıyan damarlardır. Karaciğer sirozunda gelişen fibrozis ve rejenerasyon nodülleri etkisi ile, normal dolaşım bozulur ve kan, portosistemik şanılar ile kalbe döner. Bu durumda azalan hepatik ven kan akımının doppler sonografi paternini de değiştirmesi beklenir. Bu düşünceden hareketle biz 50 karaciğer sirozlu hastada ve 50 normal bireyde hepatik ven doppler sonografi paternini inceledik ve karşılaştırdık. Beklendiği gibi hasta grubunda hepatik ven çapları ve akım hızları değerleri, kontrol grubuna göre belirgin düşüktü. Ayrıca, kontrol grubunda gözlenen multifazik dalga patterni hastaların sadece %20’ sinde tespit edildi. Hastalarda gözlenen hepatik ven doppler sonografi patternleri 3 gruba ayrıldı ve hastaların child-Pugh skorlaması ve dağılımları ile birlikte değerlendirildi. Non invaziv bir yöntem olan doppler sonografi sirozlu hastalarda hepatik ven incelemesi ile tanı yanında takibinde faydalı bilgiler verebilir.

 

Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, Hepatik venler, Doppler sonography

 

 

Abstract: Hepatic veins are the veins carrying liver blood to systemic circulation. In cirrhosis. Normal blood circulation is disturbed and the blood is carried to the heart by the postosystemic shunt as a result of formed fibrosis and regenerated nodules. Therefore, deereased hepatic vein flow changes the doppler sonographic pattern with this point of viev, we have researched hepatic vein dopplers sonography patterns in 50 cirrhotic pattents and compared with 50 normal ones. İn patent group the diameter of the hepatic veins and the rate of flow values are prepectably low in comparison to the control group as it is expected. İn adduion to that, the multiphasic wave pattern which is observed in control group is diagnosed only %20 in patterns. Hepatic vein doppler sonographic wave patterns observed in pattens is classified  as 3 groups and evalualed with the dispersion according to the Child-Pugh’s score Doppler sonography whic is a non invasive method can be useful in the research, diagnosts and the follow-up of the hepatic vein with the cirrhotic pattents.

 

Key Words: Hepatic cirrhosis, Hepatic veins, Doppler sonography

4. Hepatit B Surface Antijenemili Hastalarda HLA Doku Fenotipleri 1995

Çakır, B., B. Yalçın, S. Taşkesen, N. Zengin ve M. Haberal
Ulusal Yayınlar MN Klinik Bilimler 1(9), 193-197 (1995)
ABSTRACT

Özet: Viral hepatitlerde, konakçının virusa karşı immun cevabı hastalığın seyrini belirleyen en önemli faktördür. HLA doku fenotipi ise özellikle hücresel immunite olmak üzere immun yanıt belirlenmesinde etkilidir ve bazı hastalıklarla ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada HLA doku fenotipinin B hepatit enfeksiyonu seyri üzerine etkisi araştırıldı. Çalışmaya B hepatite bağlı kronik karaciğer hastalığı gelişmiş 36, B hepatit taşıyıcı 14 hasta alındı. Hastaların HLA doku fenotipleri çalışıldı ve sonuçlar sağlıklı 50 kişilik kontrol grubu sonuçları ile karşılaştırıldı. Kronik karaciğer hastalığı gelişenlerde HLA-B35 ve B62 , taşıyıcı grupta ise HLA-A23 ve B38 diğer gruplara göre anlamlı derecede sık bulundu. Sonuçlar B hepatit virusu ile infekte olan kişinin HLA doku fenotipinin, hastalığın daha sonraki seyrinde belirleyici faktör olabileceğini düşündürmektedir.

 

Anahtar Kelimeler: B-Hepatit, HLA-doku fenotipi

 

 

Abstract: Host immun response to virus is most important factor in viral hepatitis determining course of the disease. HLA tissue fenotype particularly important in cellular immunity and have proveded to connection to some diseases. In current investigation was researched the effect of HLA tissue fenotype in couse of the hepatitis B infections. Thirtysix patients that developed chronic liver disease due to hepatitis B and fourteen hepatitis B porters included to investigation. Patients HLA fenotype compare with control group consist of normal fifty person. HLA-B35 and B62 in patientsn with chronic liver disease, and HLA-A23 and B38 in porters provided significantly frecuent according to control group. Results suggestion that HLA fenotype of person with infected to hepatitis B virus is important to course of the disease.

 

Key Words: Hepatitis B, HLA-Tissue Fenotype

3. Karaciğer Sirozunda Seks ve Tiroid Hormonları Metabolizması 1994

Erdil, E., H. Akbulut, İ. Soykan , İ.S. Yıldırım, B. Çakır ve S. Haznedaroğlu
Ulusal Yayınlar Gastroenteroloji , 5(4), 607-610 (1994)
ABSTRACT

Özet: Karaciğer sirozlu erkek olgularda seks hormanları ve tiroid hormonları metabolizmasındaki değişikliklerin araştırılmasının amaçlandığı bu çalışmaya sirozlu erkek hasta (ort yaş: 49,6 [26-68] ve kontrol olarak da 42 sağlıklı erkek (ort yaş: 44,3 [24-66] alınmıştır. Her iki grupta serum testosteron, östradiol, DHEA-S, T3, T4, TSH, prolaktin, LH, FSH,progesteron düzeyleri ve testis hacimleri ölçüldü. Sirozlu vakalar hem kontrol grubu ile ve hem de kompanze dekompanze olmak üzere kendi aralarında karşılaştırıldı.

Karaciğer sirozlu vakalarda serum DHEA-S ve T3 düzeyleri ve testis hacimleri kontrol grubundakine göre daha düşük (sırasıyla 42.57±39.81 vs 273.4±100.34 ng/dl, p<0.005; 72.27±31.45 vs 139.0±19.2 ng/dl p<0.05; 22.40±4.10 ml vs 41.89±2.82 ml, <0.05) bulunurken serum prolaktin progesteron düzeyleri ise daha yüksek (sırasıyla 14.17±8.89 vs 9.66±4.15 ng/ ml, p<0.05; 0.26±0.15 vs 0.46±0.28 ng/ml, p<0.05) bulundu. Serum testosteron, östradiol, T4, TSH, LH ve FSH düzeyleri bakımından her iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Dekompanze sirozlu hastalarda serum testosteron ve T3 düzeyleri kompanse sirozlu hastalardakine göre daha düşük (sırasıyla 6.34±4.04 vs 9.91±5.61 ng/dl, p<0.05; 67.06±28.83 vs 99.07±32.81 ng/dl, p<0.05) bulundu. İki grup arasında serum östradiol, T4, TSH, LH ve FSH, prolaktin, progesteron, DHEA-S düzeyleri ve testis hacimleri yönünden anlamlı fark bulunamadı. Karaciğer sirozlu hastalarda testis hacminde ve serum testosteron düzeylerindeki azalmaya rağmen serum gonadotropin düzeylerinin normal olması bu vakalarda hipotalamo-hipofizer bir defekt bulunduğunu düşündürmektedir. Ayrıca serum testosteron ve T3 düzeyleri takibinin karaciğer sirozlu vakalarda yararlı bir prognostik indeks olabileceği kanaatine varılmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, tiroksin, triiyodotironin, DHEA-S, östradiol, progesteron gonadotropinler, prolaktin, testis.

 

 

Abstract: In this controlled study, we studied the changes in sex and thyroid hormone metabolism in male patients with liver cirrhosis. Forty-three patients with liver cir- rhosis, 7 compansated and 36 decompansated, and forty-two healthy men were included. Serum testosterone, estradiole, DHEA-S, T3, T4, TSH, prolactin, LH, FSH and progesterone levels and testes volumes were measured. While serum DHEA-S T3 levels in patients were significantly lower than that of the control group (42.57±39.81 vs 273.4±100.34 ng/dl, p<0.005; 72.27±31.45 vs 139.0±19.2 ng/dl, p<0.05, respectively), the serum prolactin and progesterone levels were significantly higher in the patients group (14.17±8.89 vs 9.66±4.15 ng/ml, p<0.05; 0.26±0.15 vs 0.46±0.28 ng / ml, p<0.05, respectivel). There were no significant difference in serum levels of testosterone, estradiole, T4, TSH, LH, and FSH between two groups. Serum testosterone and T3 levels were also significantly lower en dccompansated cirrhotic patients compared to compansated ones (6.34±4.04 vs 9.91±5.61 ng/dl, p<0.05; 67.06±28.83 vs 99.07±32.81 ng/dl, p<0.001, respectively).

In spitce of the decrase in serum testosterone levels and testes volumes in cirrhotic patients, the normal serom gonadotrophine levels suggest a defect in hypothalamus-hypophysis axis. Also it is concluded that thc serum testosterone and T3 levels may be a prognostic indcx in the management of patients with liver cirrhosis.

 

Key Words: Liver cirrhosis, thyroxine, triiodothyronine,THEA-S, estradiole, progesterone, gonodotrophines, prolactin, testes

2. Diyabetes Mellitusun Metabolik Bozukluklarının Tümör Markeri CA 19-9’ a Etkileri 1993

Yetkin, İ., S.L. Dinçer, S. Taşkesen, B. Çakır, Ş.K. Gürlek ve N. Tülek
Ulusal Yayınlar Ankara Hastanesi Tıp Dergisi, 28(1), 15-17 (1993)
ABSTRACT

Özet: Kliniğe başvuran 57 Tip I ve Tip-II Diabetli vakada ve 12 sağlıklı kişinin serumlarında CA 19-9 düzeyi tayin edildi. Diabetli olguların % 22.22'sinde CA 19-9 düzeyinde yükselme tesbit edildi. Bu yükselme normal sınırlar içinde olup; ancak sağlıklı gruba göre anlamlı bir artışı ifade ediyordu.

 

Anahtar Kelimeler: diabetes mellitus, tümör markerleri, CA 19-9

 

 

Abstract: Serum CA 199 levels have been assayed in 57 Type I and Type II subjects and 12 healthy controls. CA 19-9 levels increased in 22.22 % of diabetic patients. This rise in the level of CA 19-9 have been found to be within normal ranges but were sicnificantly high compared to the controls.

 

Key words: diabetes mellitus, tumor markers, CA 19-9

1. Karaciğer Kitle Lezyonlarında Ultrasonografi Eşliğinde İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi 1992

Soykan, İ., İ.S Yıldırım, M. Cindoruk, B. Çakır, H. Akbulut, F. Aksoy ve S. Haznedaroğlu
Ulusal Yayınlar Gastroenteroloji. 3(2), 631-633 (1992)
ABSTRACT

Özet: Ultrasonografi eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi, karaciğerde yer kaplayan lezyonlarda sitolojik inceleme için örnek elde etmekte kullanılan oldukça etkin bir yöntemdir. Bu çalışmada 33 hastaya ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulandı. Olguların %87’ sinde  bu yöntemle tanı konuldu. Hastalarda biyopsi sonrası  herhangi bir komplikasyon gelişmedi.

 

Anahtar Kelimeler: Ultrasonografi eşliği, ince iğne aspirasyon biyopsisi

 

 

Abstract: Ultrasonically guided fine needle aspiration biopsy, is weel established method for obtaining material for cytological examination in the focal lesions of the liver. In this study ultrasonically guided fine needle aspiration biopsy were performed in 33 patients. Exact diagnosis were made in 87 pcr cent of patients after fine needle biopsy.

 

Key Words: Ultrasonography guidance, fine needle aspiration biopsy